Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Kimdir, Hayatı, Eserleri, Hakkında Bilgi

14

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (1878-1942) Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsiriyle tanınan son devir din âlimlerinden.

Antalya’nın Elmalı ilçesinde doğdu. As­len Burdur’un Gölhisar ilçesine bağlı Yazır köyünden olan babası Nûman Efen­di Elmalı Şer’iyye Mahkemesi’nde baş­kâtipti. Dedeleri Mehmed, Bekir, Hasan ve Bedreddin efendiler ilmiye sınıfına mensuptu. Annesi Fatma Hanım Sarlar-lı Mehmed Efendi’nin kızıdır. İlk ve orta öğreniminin yanı sıra hafızlığını Elmalı’­da tamamlayan Muhammed Hamdi, tah­siline devam etmek üzere dayısı Mus­tafa Efendi ile birlikte İstanbul’a gitti ve Küçük Ayasofya Medresesi’ne yerleşti (1895). Beyazıt Camii’ndeki derslerine devam ettiği Kayserili Mahmud Hamdi Efendi’den icazet aldı. Bundan sonra ho­cası Büyük Hamdi, kendisi de Küçük Hamdi diye anılmaya başlandı; yazıla­rında da bu imzayı kullandı. Soyadı ka­nunu çıkınca babasının köyünün ismini (Yazır) soyadı olarak aldıysa da daha çok doğum yerine nisbetle Elmalılı diye meş­hur oldu. Tahsili esnasında Bakkal Arif Efendi ile Sami Efendi’nin hat dersleri­ne devam ederek onlardan da icazet al­dı. 1904 yılında girdiği ruûs imtihanını kazandı. Bu sırada devam ettiği Mekteb-i Nüvvâb’ı birincilikle bitirdi. Bir ta­raftan da kendi gayretiyle edebiyat, fel­sefe ve mûsiki öğrendi. Ülkeyi çağdaş ilim ve medeniyet seviyesine ulaştırma­ya vesile olabileceği ümidiyle meşruti­yet idaresini hararetle savunmaya baş­ladı ve bu görüşü temsil eden İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin ilmiye şubesine üye oldu. Avrupaî tarzda bir meşrutiyet ye­rine şeriata uygun bir meşrutiyet mo­deli geliştirmek için çalışmalar yaptı. Be­yazıt Medresesi’nde iki yıl süren dersiâmlık görevinde^sonra II. Meşrutiyetin ilk meclisine Antalya-.mebusu olarak gir­di. İl. Abdülhamid’in tatman indirilmesine rızâ göstermeyen fem^emini Nuri Efendi’yi ikna edip fetva müsveddesini yazmak suretiyle bu konuda etto bir rol oynadı. Daha sonra Seyhülislâmlık Mektûbî Kalemi’nde görev aldı. Mekteb-î Nüvvâb ve Mekteb-i Kudâfta fıkıh, Med-resetü’l-mütehassısîn’de usûl-i fıkıh, Sü-leymaniye Medresesi’nde mantık, Mül­kiye Mektebi’nde vakıf hukuku dersleri okuttu. 1915-1917 yıllarında huzur ders­lerine muhatap olarak katıldı. 1918’de şeyhülislâmlık bünyesinde kurulan Dârü’l – hikmeti’l- İslâmiyye âzalığına, bir müddet sonra da bu müessesenin reis­liğine tayin edildi. İsrarlı teklifler üzeri­ne Damad Ferid Paşa’nın birinci ve ikin­ci hükümetlerinde Evkaf nâzın olarak görev yaptı. Bu görevde iken ikinci rüt­beden Osmanlı nişanı ile ödüllendirildi. 15 Eylül 1919’da ayan heyeti üyeliğine tayin edildi; ilmî rütbesi de Süleymani-ye Medresesi müderrisliğine yükseltildi. Cumhuriyet’in ilânı üzerine memuriyet yaptığı kurumlar lağvedilince açıkta kal­dı. Millî Mücadele sırasında İstanbul hükümetlerinde görev yaptığı için İstiklâl Mahkemesi’nce gıyabında idama mah­kûm edilmesi üzerine Fatih’teki evinden alınarak Ankara’ya götürüldü ve kırk gün tutuklu kaldı. Mahkeme sonunda muh­temelen İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye olması sebebiyle suçsuz bulunarak serbest bırakılınca İstanbul’a döndü. Bundan sonra camiye gitme dışında evin­den hiç çıkmadı. Bir geliri olmadığından maddî sıkıntı çektiği bu dönemde Metâ-iib ve Mezâhib adlı tercüme eserini ta­mamladı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Türkçe bir tefsir hazırlatılması kararı alınınca Diyanet İşleri Reisliği bu işi kendisine teklif etti. Elmalılı teklifi ka­bul ederek tefsiri yazmaya başladı; Hak Dini Kur’an Dili adını verdiği eserini ve­fatından önce bitirmeye muvaffak oldu. 27 Mayıs 1942’de, uzun müddet müp­telâ olduğu kalp yetmezliğinden Eren­köy’de damadının evinde vefat etti ve Sahrayıcedid Mezarlığı’na defnedildi.

Çağdaşları arasında benzerine az rast­lanan geniş kültürlü mütefekkir bir din âlimi olan Elmalılı Muhammed Hamdi aynı zamanda sanatçı bir kişiliğe sahip­ti. Türkçe, Arapça ve Farsça şiirler yaz­masına rağmen edebî yönüyle pek ta­nınmamıştır. Eserlerinde kullandığı dil üzerinde yapılan incelemelerden anlaşıl­dığına göre Elmalılı yazılarında genellik­le sade Türkçe kelimeleri tercih etmiş, ancak Türk dilinin öz malı haline gelen Arapça, Farsça ve Batı kaynaklı kelime­leri de ihmal etmemiştir. İlmî ve dinî ko­nulara ilişkin yazılarında ise oldukça ağır ve ağdalı bir üslûp kullanmış, yer yer se­çili cümleler kurmuş, mantık örgüsü sağ­lam uzun cümleler kullanmakta başarılı olmuştur.

Mûsikiye de âşinâ olan Elmalılı’nın sa­natçı kişiliği daha çok hattatlığında or­taya çıkar. Sülüs, nesih, talik ve celî tü­ründe çeşitli levhalar yazmıştır. Çoğu to­runlarına ait koleksiyonlarda  bulunan hatlarında arayış psikolojisinin hâkim karakter haline geldiği kabul edilir. Mu­hammed Hamdi rik’a ve icazet hattında da başarılı görülmüş, böylece son dev­rin seçkin hattatları arasında sayılmış­tır.

İlmî Şahsiyeti. Elmalılı, İslâm ümmeti­nin içtimaî vicdanını kaybetmesinin bü­yük felâketlere sebep olacağını, müslü-manları Avrupalılaştırmanın bir hata ol­duğunu ve kurtuluşun Avrupa’yı içimiz­de eritip kendi değerlerimizi korumakla mümkün olabileceğini yazılarında ısrar­la belirtmiştir. Ona göre Batı’nın değer­lerinden değil İlminden faydalanmak ge­rekir. Çünkü insanlar ancak İslâmî esas­lara bağlı kalmakla mutlu olabilirler. Esa­sen insanlık kendi türünü devam etti­rebilmek için bir gün mutlaka İslâmiyet’i benimsemeye mecbur kalacak ve gele­cekte İslâm dini daha iyi anlaşılıp uygu­lanacaktır. Muhammed Hamdi, İslâmî ilimlerdeki derin vukufunun yanı sıra fel­sefî düşünce ve pozitif ilimler alanında da sağlam bir anlayışa sahipti. Nitekim dinî endişelerle pozitif ilimlerin önüne engel konulmaması gerektiğini kuvvetle savunmuştur. Dini, kendi arzularıyla iyilik yapacak ve kemale erecek insanlar yetiştiren bir eği­tim müessesesi veya insanları kendi is­tekleriyle tabiatta gözlenen zorunluluk ve baskıların üstüne yükseltecek olan bir hürriyet yolu olarak görür.

Elmalılı’ya asıl ününü kazandıran ese­ri Hak Dini Kur’an Dili adlı meşhur tef­siridir. Ona göre Kur’ân-ı Kerîm hiçbir dile hakkıyla tercüme edilemez. İhtiva ettiği mânaları keşfetmek çok zor olmak­la birlikte Kur’an’ı tefsir edebilmek için kelimelerin gerçek anlamını belirlemek, lafız ve mâna bakımından ilişkili olan ke­limeler arasında bağlantı kurmak, lafız­ların yer aldığı metnin genel kompozis­yonunu dikkate almak ve neticede kas­tedilen asıl mâna ile tâli mânaları ayırt etmek gerekir. Eski ve yeni ilmî teorilerin hepsi doğru veya yanlış addedilmemeli, Kur’an tefsirini, bir za­man için geçerli görülen belli ilmî ve fel­sefî görüşlerin sınırlarına çekerek fikir­leri ve vicdanları daraltmamalıdır. Tef­sirde hem rivayet hem dirayet metodu­nu kullanan Elmalılı İbn Cerîr et-Taberî, Zemahşerî, Râgıb el-İsfahânî, Fahred-din er-Râzî, Ebû Hayyân el-Endelüsî. Şe-hâbeddin Mahmûd el-Âlûsî gibi belli baş­lı müfessirlerin eserlerinden geniş öl­çüde faydalanmış, tasavvufî konularda Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin kitaplarından alıntılar yaparak fikirlerini bazan tasvip etmiş bazan eleştirmiş, fıkhı ko­nularda genellikle Hanefî kaynakları ile yetinmiştir. Kur’an’ı tefsir ederken dö­neminin tartışma konularına da yer ve­rip bunlardan Kur’an’a uygun olan gö­rüşleri belirlemeye çalışmıştır. Aklî bir zaruret olmadıkça âyetleri mutlaka za­hirî mânada anlamayı gerekli görmüş, Muhammed Abduh’un, Fîl sûresini tef­sir ederken ebabil kuşlarının Ebrehe or­dusuna attığı taşların kızamık veya çi­çek mikrobu taşımış olabileceğini ileri sürmesi örneğinde olduğu gibi zorlama te’villeri Kur’an’ı tahrif olarak kabul et­miştir. Elma­lılı ilmî tefsir tarzına da önem vererek çiçeklerin rüzgâr vasıtasıyla aşılanma­sından söz eden âyetin çiçeklerin de erkek ve dişilerinin bulunduğuna işaret ettiğini belirtmiş, bu tür bilgileri Kur’an’ın ilâhî menşeli bir kitap olduğunu kanıtlayan mucizeler saymıştır. Hak Dini Kur’an Dili’nin umumiyetle geleneksel tefsir çizgisinde yer aldığı kabul edilmekle birlikte Hz. îsâ’nın babasız olarak dünyaya gelişini, monomer (bir analı) bir hücre­den teşekkül etmiş olabileceği şeklinde açıklayan yorumunda olduğu gibi çağdaş İlmî verilerden hareket­le Kur’an’a yeni yorumlar getiren Mu­hammed Hamdi’nin önceki âlimlerin ba­zı âyetlere verdiği mânaları isabetsiz bu­larak onlara yeni anlamlar vermesi onun orijinal tefsir yapabilen bir âlim olduğu­nu kanıtlar mahiyettedir, fıkıh ve usûl-İ fıkıh sahasında derin vukuf sahibi idi. Ona göre delillerini ve illetlerini anlamadan hükümleri ezberleyip nakletmek fıkıh bilmek demek değildir. Fıkıh bilmenin en aşağı mertebesi “mansûs bir illetin tatbikinden ibaret bir tahkik’tir. Müs­lümanlar meselelerini çözmek için mu­cize beklememeli, bunları yetiştirecekle­ri âlimlerin yapacakları ictihadlarla hal­letmelidirler. Müslümanların İslâmî esas­lara dayanmayan kanunlara boyun eğ­mesi zor olduğundan ihtiyaç duyulan ka­nunî düzenlemeler mutlaka İslâm hu­kuk felsefesine göre hazırlanmalı, bu­nun için uzmanlardan oluşan bir ilim he­yeti oluşturulmalı, bu heyet öncelikle Ha­nefî fıkhından başlayıp cem” ve te’lîf yap­malı, kanun haline dönüştürülmeye uy­gun hükümler hangi mezhebe ait olursa olsun alınmalı, hiçbir mezhepte hük­mü bulunmayan meselelerde ise Avru­pa kanunlarından aktarmalar yapmak yerine usûl-i fıkıh esasları çerçevesinde ictihadlar yapılmalıdır. Bu şekilde bütün medeniyetlerin takdir edeceği kanunla­rın hazırlanması mümkündür. Bu ame­liye mezheplerin telfîki olarak da anla­şılmamalıdır. Zira burada bir meselede İki mezhebe göre amel etmek söz ko­nusu değildir. Hanefî usûl-i fıkıh ekolüne bağlı olan Elmalılı’ya göre icmaa dayalı meselelerin esasını teşkil eden şûra müzakereleri ashap devrinden sonra Kur’an’ın konu­ya atfettiği öneme uygun şekilde geliş­tirilmemiştir. Her ne kadar bir kişinin şâz görüşlerle amel etmesi caizse de icmâl hususlarda ittifak noktaları araş­tırılmadan şâz görüşlerin dikkate alın­ması tevhid şiarına aykırıdır. Naslardaki hükümlerin değişme­si mümkün değildir. Zira bu nevi hüküm­ler insanların değişmeyen özellikleriyle ilgilidir. İçtihada dayanan hükümler ise zamana ve fertlere göre değişebilir. Hüküm koymakta kıyasın kullanılmasını Kur’an’ın bir emri olarak gören Elmalılı’nın seferle ilgili görüşleri dikkat çeki­cidir. Ona göre yolculuk sırasında namaz­ların kısaltılmasından maksat rek’at sa­yısını azaltmak değildir. Çünkü İlgili âye­te bu şekilde verilecek bir mâna akşam ve sabah namazları için geçerli olmaz. Şu halde namazları kısaltmaktan mak­sat, “kıyam” yerine “kuûd” veya “rükûb” (binekli). rükû ve sücûd yerine de ima ile iktifa ederek namazın keyfiyetinde kı­saltma yapılması olmalıdır. Tren gibi vasıtalarla üç günden az bir sûre yolculuk yapanlara seferî ruhsatı verilemez. Çünkü yolculuk için kullanı­lan nakil vasıtası kendi yolu ve kendi hı­zıyla nazarı itibara alınır. Yolculuk süre­si ise asgari üç gündür. İki gün yaya yolculuk yapan kimseye sefer ruhsatı veri­lemezken bir gün, hatta yarım gün yolculuk yapan tren yolcusuna sefer ruh­satı tanımak şeriata aykırıdır ve dolayı­sıyla günahtır. Bu görüşünden dolayı dö­nemin Diyanet İşleri Reisi Ahmed Hamdi Akseki tarafından tenkit edilen Elmalılı fikrinde ısrar ederek karşı görüşleri eleş­tirmiştir.

Muhammed Hamdi tasavvufla da ilgi­lenmiştir. Tefsirini hazırlarken vahdet-i vücûd konusunda yer yer tenkit ettiği İbnü’l-ArabFden bol miktarda iktibaslar yapması ve zaman zaman sûff meşrepli bir üslûp kullanması tasavvuf! temayü­lünün işaretleri sayılmalıdır. Ayrıca onun Şâbâniyye tarikatına mensup olduğu da söylenir. Elmalılı’ya göre insanın ferdî ve içtimaî hayatına ait hazlarını ve fıtrî ihtiyaçlarını akamete uğratacak bir ha­yat tarzı, başka bir ifadeyle insanı be­şerî ve cismanî bütün özelliklerinden ayı­rıp onu sırf ruhanî bir varlık gibi yaşat­ma eğilimi İslâm’da makbul sayılmamış­tır. Zühd ve takvanın mânası nefse ezi­yet etmek değil onu itidal çizgisine çek­mektir. “Her mevcut Allah’tır” demek şirktir. Bunun­la birlikte, “Allah’tan başka mevcut yok­tur” tarzında özetlenen vahdet-i vücûd nazariyesini Allah’ı yegâne vâcibü’ I -vü­cûd, mâsivâyı da ona bağlı olan mümkin ve izafî varlıklar şeklinde anlamakta sa­kınca yoktur. Keşfe mazhar olan havas mârifetullah konusunda ileri merhalele­re ulaşabilir. Ancak bunların görüşleri vahiy gibi telakki edilmemeli, zahir ule­mâsının her söylediği de mutlaka doğ­ru görülmemelidir. “Hakîkat-i Muham-mediyye”nin zuhuru bütün hilkatin ga­yesidir.

Üç dört yıl aralıksız felsefe ile meşgul olan Muhammed Hamdi, Batılı bazı ya­zarların mantık ve felsefe kitaplarını ter­cüme etmek, pozitivizm, materyalizm ve tekâmül nazariyesi başta olmak üzere çeşitli felsefî sistemleri eleştirmek su­retiyle felsefede de söz sahibi bir âlim olduğunu göstermiştir. Bilgiler arasın­daki ilişkileri düzenleyerek mutlak sen­teze varmayı önemli gören Elmalılı, di­ğer mütefekkir ve âlimlerden bağımsız olarak düşünebilmesi ve onları yer yer eleştirerek farklı görüşler ortaya koyma­sı açısından müslümanların tefekkür ha­yatının canlanmasına katkıda bulunmuş­tur. Elmalılı varlık şuurundan insanın açık seçik bilgisine, oradan da Allah’ın varlığına ve idealist bir âlem anlayışına ulaşabilmiş, nübüvvet konusunu felsefî problemler arasına alarak felsefe – din kavgasına köklü bir çözüm getirmeye ça­lışmıştır. Ona göre mutlak olarak dinle çatışan filozoflar gerçeğe ulaştıkların­dan değil gerçeği kavrayamadıklarından bu tavır içine girmişlerdir. Gözlem ve deneycilikte bir taassup olan pozitivizm gerçekte fikrî taassuba kapılmış ve du­yu ötesini İnkâr etmek suretiyle aklın il­kelerine, hatta tecrübî verilere aykırı düş­müştür. Zira hiçbir aklî ilkeye veya de­neye göre “tecrübe sınırlarının ötesi yok­tur” denemez; aksine bütün deneylerin verileri bize gözlemle deneyin ötesinde bilemediğimiz bazı gerçeklerin bulun­duğunu öğretir. Mukaddesatı ortadan kaldırmak isteyen ve sonunda kendi vic­danında mahkûm olarak putperestliğe yakın bir inanca sığınma ihtiyacını du­yan Auguste Comte, “üç hal kanunu” te­orisini ileri sürerek önce Allah’ın varlığı­na ilişkin bilginin kendi fıtratında bulun­duğunu itiraf etmişse de daha sonra bu selim yaratılışının sürekli olarak bozul­duğunu ilân etmiş oldu. Ancak Comte kendisindeki değişikliğin bütün insan­larda da mevcut olduğu vehmine kapıl­mıştır. Elmalılı’ya göre gerçeği kavramak için akıl tek başına yeterli değildir, onun da öte­sinde iman alanı vardır. Akıl bu alanın gerçekliğini kavrayıp doğrulayabilir. Ger­çekliğin bütününü felsefî tefekkürüne konu edinen Elmalılı tekâmül nazariye­sinin tutarlı olmadığını söyler. Zira canlı varlıkların meydana geliş biçimlerini or­taya koyarken spekülasyon yerine göz­lem ve deneye dayanmak gerekir. Ancak hiçbir gözlem ve deney, tekâmül naza­riyesinde iddia edildiği gibi bir canlı tü­rünün başka bir canlı türünden meydana geldiğini göstermemiş, aksine her can­lının kendi türünden bir canlıdan doğ­duğunu kanıtlamıştır. Bundan dolayı in­sanların maymunlardan türediği iddia­sının kesinlikle ilmî değeri yoktur. Esa­sen insanla maymun arasındaki gerçek fark kıl ve kuyruk farkı değil akıl, man­tık ve ahlâk farkıdır. Bütün hüneri tak­lit içgüdüsünden ibaret olan maymun, önünde günlerce ateş yakılsa ve kendi­sine ateş karşısında ısınma eğitimi ve­rilse bile tek başına terkedildiği soğuk bir ortamda önündeki kibritle ateş ya­kıp ısınmayı düşünme mantığını yaka­layamaz, aklın ürünü olan ahlâkî davra­nışları ise hiçbir zaman gösteremez. Ontolojik delile yönelttiği ten­kitlerden ötürü Kant’ı da eleştiren El­malılı,  onun vâcibü’l-vücûd  kavramını tahlil ederken hataya düştüğünü söyler. Elmalılı, gerçeği veya doğru olanı değil sadece faydalı olanı bulmayı amaçlayan pragmatizme de ciddi eleş­tiriler yöneltmiştir.