Eleştirel Teori Frankfurt Okulu

Eleştirel Teori Frankfurt Okulu

 

“Eleştirel Teori’ teriminin kaynağı Frankfurt Üniversitesi’nde 1923’te kurulan Frankfurt Sosyal Teori Okulunda birlikte çalışan bir grup Marksist akademisyenin ve ayrıca 1980’ler ve 1990’larda Jürgen Ha- bermas ve arkadaşlarının yazıları ve yayınlarıdır. Eleştirel Teori asla tek bir düşünce okulu olmasa, sürekli aynı üyelerden oluşmasa bile, onları birleştiren noktalar geleneksel Marksist düşüncenin çağdaş olaylar ışığında yeniden değerlendirilmesi ve özelde totalitarizmden nefret, Nazi Almanyası ve Sovyet komünizminin otoriter rejimlerinin bireysel özgürlüklere ve insanlığa karşı yarattıkları tehditler ve savaş- sonrası kapitalizmin baskıcı ideolojisidir. Okulun önde gelen temsilci­lerinin çoğu, özellikle Max Horkheimer, Erich Fromm, Herbert Marcu- se ve T.W. Adorno bizzat siyasal sığınmacıydı. Marksistler ve Yahudi- ler 1930’larda Nazi Almanya’sından göç etmek zorunda kaldılar ve Enstitü 1934’te Columbia Üniversitesi’ne taşındı ve 1949’a kadar faaliyetlerini orada sürdürdü.

Savaş-sonrası dönemde Frankfurt Okulu, onun neo-Marksist eleş­tirel teorisi, kapitalizm karşıtlığı ve Amerika karşıtı polemikleri, benzer şekilde radikaller ve öğrencilere ilham kaynağı oldu ve Yeni Solun öncüsü konumuna geldi. Asıl okulun faaliyetleri 1973’te Adorno ve Horkheimer’in ölümleriyle dursa da, Jürgen Habermas’ın yazıları eleştirel okulun çalışmaları ve fikirlerine ilgiyi yeniden canlandırdı.

Eleştirel teoriyi tek ve birleşik bir sosyolojik düşünceler topluluğu olarak sınıflandırmak zordur. Daha ziyade o, teorik bir çerçeveyi, Marksizm’i Freudcu kavramlarla, felsefeyi psikanalizle, ekonomik araştırmayı -aileden kitle iletişim araçlarına, ekonomi ve devlete kadar birçok sosyolojik alanla ilişkili- tarihsel ve kültürel analizlerle birleştirmeye çalışan disiplinler-arası bir yaklaşımı temsil eder. Eleşti­

 

rel teori, otoriter bir devlet veya bir tüketim toplumunun ihtiyaç duyduğu ruh veya kişilik tipi hakkında güçlü bir psikolojik analiz içerir. Bunun ürünleri, Erich Fromm’un çalışmaları ve Theodore Adorno’nun Otoriteryan Kişilik (1950) ve Herbert Marcuse’un Tek Boyutlu İnsan (1964) adlı eserleridir.

Bütün bunlara rağmen, eleştirel teorinin ana hedefi modern top­lumdaki tüm egemenlik biçimlerinin ‘eleştirel’ bir analiziydi.

Bu özel ilgi Frankfurt Okulu teorisyenlerinin içinde yaşadıkları dö­nemin -totaliter toplumların ortaya çıkışı, Nazi toplama kampları ve Stalin’in tasfiyelerinin yarattığı korkular, otoriteryanizm ve bireysel düşünce ve özgürlüğün bastırılmasının- bir yansımasıydı. Gelişmiş kapitalizm ve Sovyet sosyalizmi, o döneme kadar insanlar tarafından geliştirilmiş, kalabalık tüm nüfuslarının ihtiyaçlarını karşılayabilen, ancak aynı zamanda insanları kitlesel düzeyde kontrol edip güdüm- leyebilen -Orvvell’in 1984 adlı romanındaki bütün korkularını gerçek­leştirir görünen- en güçlü sosyal sistemlerdi.

Yeni komünist devletler Marksizm’i kitleler üzerindeki ideolojik hâkimiyetlerinin (buna fiziksel güç ve terör de dâhildir) temeli olarak kullanırlarken, Batı kapitalizmi Amerika, Britanya ve Batı Avrupa’daki emekçi sınıfları bir ‘yanlış bilinç’ ve maddî tatmin duygusu içinde etkisizleştirmek için tüketimcilik ve bireycilik gibi daha incelikli ideo­lojilere başvurmaktaydı. Eleştirel teori taraftarları bu egemen ideolo­jileri analiz etmeye ve yönetici sınıfların gücünü veya devletin hâki­miyetini -devrimler veya demokrasiyle- kırma girişimlerinin niçin başarısızlıkla sonuçlandığını açıklamaya çalıştılar.

Eleştirel teori, böylece, Marx’ın ‘yabancılaşma’, Durkheim’ın ‘anomi’ ve VVeber’in ‘çelik kafes’iyle aynı gelenek içinde yer alıyordu: bu gelenek bürokrasi, teknoloji, medya ve devletin her yere sızan ve baskıcı güçleri ortasında boğulan bireyin özgürlük çığlığıydı. Onlara göre, modern dünya, bireyin maddî bolluk ortasında anlam ve bilgi arayışı ruhunu ve teknik ilerleme, bürokrasi ve kitle kültürünün yüzü­nü göstermeyen güçleri karşısında bireysel özgürlük ve kontrol için mücadele ruhunu kaybettiği manevî bir çöldür. Frankfurt Okulu teo- risyenleri, gerçek olmaktan çok uzak olan modern dünyanın yönetici sınıfın gücünü gözlerden saklayan ve meşrulaştıran ideolojik bir çarpıtma olduğunu göstermeye çalıştılar. Onlara göre, rasyonel, özgür ve ilerlemeci olmaktan oldukça uzak mevcut toplum, temel İnsanî özgürlükleri -seçme, ortaklaşa ve rasyonel kararlar verme yeteneğini- zayıflattığı veya yıktığı için, irrasyonel ve baskıcıdır. Yap­tıkları propagandaların aksine, bireysel özgürlüğün kaleleri olmaktan uzak olan Batılı toplumlar, lânetleyip eleştirdikleri komünist toplum-

 

lara benzer biçimde, ‘tek boyutlu insanlar’ yaratarak ‘toplumu tama­men yönetme’nin güçlü örneklerini oluşturdular.

Eleştirel teorinin amacı modern toplumdaki bireyi özgürleştir­mekti: bu da, onlara göre, söz konusu baskıcı güçleri eleştirel analize tâbi tutup zayıflıklarını teşhir etmekle ve böylece bu ideolojik şart­lanma konusunda bir sınıf bilinci yaratmakla mümkündü. Onlar ayrı­ca, gerçekte özgürleşmiş ve rasyonel bir toplumun neye benzeyece­ğini ana hatlarıyla ortaya koyarak, benzer şekilde, kitleleri devrimci düşünce ve eylem için harekete geçirmeyi umdular.

Frankfurt Okulu teorisyenleri bir yandan Marksizm’i eleştirilerinin bir temeli olarak kullanırken, öte yandan geleneksel Marksizm’i di­ğerleri gibi bir ideoloji olmakla eleştirdiler. Onlar klâsik Marksizm’i fazla determinist olduğu, ekonomik güçlere tarihsel gelişimde fazla önem tanıyıp bireyin rolünü küçümsediği, Stalin gibi tiranlar tarafın­dan kitleleri bastırmak ve hakikâtleri (!) çarpıtmak amacıyla kullanılan baskıcı bir ideolojiye dönüştürüldüğü için eleştirdiler. Fakat onların niyeti, Marksizm’i zayıflatmak değil, aksine çağdaş gelişmeler ışığında onu yeniden canlandırmak ve yaşatmak, -‘özgür bir insanlar toplu- mu’nu öngörme ve sağlamanın temeli olarak- daha bireyselci bir sosyalist toplum yaratmak ve toplumu insancıllaştırmaktı (Horkhei- mer, 1937). Eleştirel teori, böylece, neo-Marksizm’in bir kod adı, genç Marx’ın düşüncelerini Freud ve VVeber’in Marksist olmayan düşünce­leriyle birleştirerek resmi Marksizm’i liberalleştirme ve Batı toplumu- nun daha esnek, hümanist ve radikal bir yorumunu yapma girişimi haline geldi.

Tom Bottomore eleştirel teoride dört temel tema tespit eder:

  1. Pozitivizm ve empirizm eleştirisi. Modern bilimsel analizin temeli olarak, bir bilgi teorisi olarak ve modern sosyolojinin temeli ola­rak ciddi bir pozitivizm ve empirizm eleştirisi. Sırasıyla Gelenek­sel ve Eleştirel Teori (1937) ve Akıl ve Devrim (1941) gibi temel ça­lışmalarda Florkheimer ve Marcuse, pozitivizmin insan davranışı analizinin fazla determinist olduğunu öne sürerek, bir bilim ola­rak sosyoloji fikrini reddeder. Pozitivizm, insanları -oldukça de­terminist bir neden-sonuç şeması içinde- şeyler gibi ele alır, ol­gularla değerleri ayırmayı başaramaz ve toplum içinde olanları olması gerekenlermiş gibi sunarak mevcut toplumsal düzeni meşrulaştırır ve değişmeyi engeller. Özellikle bilimin gücü, tek­nolojik, ekonomik ve siyasal kararların artık ‘bilimsel’ onaya bağlandığı, bütün eleştirilerin itiraz edilemez karmaşık bilimsel bir söylemle ve teknik ayrıntılarla bastırıldığı, her ‘ilerleme’nin

 

bilim adına meşrulaştırıldığı yeni bir ‘teknokratik’ egemenlik bi­çimini desteklemek ve güçlendirmek için, bizzat yönetime dev­redilir. Yönetici seçkinler bilimi artık kendi egemenliklerini giz­lemek ve meşrulaştırmak, modern toplumu kişisellikten uzak ve tamamen güçlü bir birim kılmak, gerçekte kontrol altında tutup yönlendirmek için kullanırlar. Pozitivizm, gerek toplumsal gerek doğal hakikâti ortaya çıkartan bir araç olmak yerine, artık kapi­talist sınıfın (ve komünist devletin) insanlar ve doğayı daha faz­la sömürmek, kazançları ve kontrolleri artırmak, yönetici seçkin­leri destekleyen bir gerçeklik imgesi geliştirmek için kullandığı ‘araçsal aklın’ kaynağı haline gelmiştir. Bilim artık nükleer silâh­lar, kimyasal kirlenmeler veya uzay araştırmalarıyla ilgili kararla­rın doğruları ve yanlışları üzerine felsefî tartışmalar içermez, ak­sine sadece güçlü, insanlığın etkisine kapalı kararlara hizmet eder -ancak aynı zamanda, hakikât ve bilgi peşinde koştuğu görüntüsü verir. Horkheimer (1937) ‘diyalektik teori’yi, poziti­vizme karşı çıkan ve onu her tür bilgi üzerine düşünmenin ve insan düşüncesini özgürleştirmenin temeli olarak gören eleşti­rel bir yaklaşım olarak geliştirir. Bir argüman, olgu veya teoriyi asla tamamen doğru olarak kabul etmeyen diyalektik teorinin dünyayı eleştirmek ve değiştirmek için gerekli temeli sağlaya­cağına inanılıyordu.

  1. Gelişmiş toplumlardaki yeni egemenlik biçimlerinin analizi. We- ber gibi, Frankfurt Okulu teorisyenleri de, modern insanı yeni bir kontrol biçimi -teknik-rasyonalitenin güçleri- tarafından sindirilmiş bir varlık olarak gördüler: ister kapitalist veya komü­nist, isterse demokratik veya totaliter olsun, bütün modern sis­temler, mantıksal ilerleme adına bireysel muhalefeti, haklar ve özgürlükleri yok ederek, bilimsel teknikler ve teknolojiyi toplu­mun temel güçleri kılarlar. Bu teorisyenler, tekelci kapitalizmin gelişimi, ekonominin devletçe kontrolü ve plânlamasındaki ar­tış, bürokrasi, otomasyon ve mekanizasyonun hızla artışı gibi genel eğilimleri bu sürece örnek olarak verirler: bütün bunlar rasyonel ve görünüşte mantıklı gelişmelerdir, ancak bireyin gi­derek daha güçsüz, soyutlanmış ve hayâl kırıklığına uğramış göründüğü, kişisel ilişkilerden çok uzak yabancılaşmakta olan bir dünya yaratırlar. Sosyal kontrol ve merkezî plânlama tama­men yaygın hale gelir, kimse kontrol altında görünmez, çünkü muhalefet etkisini yitirmiştir. Horkheimer ve Marcuse, tıpkı We- ber gibi, insanın bu tahakküme direnme gücü hakkında giderek daha kötümser düşünmeye başlar. Marcuse, örneğin. Tek Boyut­lu insan’da (1964), kapitalist toplumlardaki iki temel sınıfın etkili tarihsel birimler olmaktan çıktıklarını öne sürer. Hâkimiyet artık sınıflarda değil, bilimsel-teknolojik rasyonalitenin kişisel- olmayan güçlerinin elindedir. İşçi sınıfı kitlesel tüketim ve ras­yonel üretim süreçleri tarafından asimile edilirken, ortada hiçbir muhalefet kalmaz.
  2. Kültür endüstrisi analizi. Kültür endüstrisi kitlesel yönlendirme ve aldatmanın temel bir biçimi olarak görülür: burada, bütün kültür biçimleri sadece insanlık durumu hakkında nitel bir ifa­deden, bir toplumsal eleştiriden yoksun bir eğlence tarzına ve reklâmcılık sektörü aracılığıyla yeni bir tüketiciyi kontrol biçimi­ne dönüştürülür. Adorno, özellikle bütün kültürel formları – edebiyat, sanat ve müzik eserlerini- analiz etmeye çalışır: bura­da amaç, geçmişteki büyük çalışmaların aksine, modern kültü­rün artık günümüzün eleştirel bir analizini yapmadığını veya bir gelecek vizyonu sunmadığını göstermektir. Hatta bu eserler bi­reysel yetenek ve yaratıcılığı yansıtmaz, onlar piyasada satıl­mak, kitleleri eğlendirip kontrol altında tutmak amacıyla kitlesel olarak üretilirler. Marcuse, kültür endüstrisinin tekelci sermaye­ye yeni pazarlar sağlama, tüketimcilik ve maddiyatçılığı sür­dürme ve kapitalizme karşı eleştiri ve hoşnutsuzlukları engel­leme aracı olarak ‘yanlış ihtiyaçlar’ yaratma ve bu yanlış ihtiyaç­ları doyurma biçimlerini aydınlatmaya çalışır. Modern insan haz ve lüksü devam ettirmeye özendirilir, seks artık sadece İnsanî yeniden-yeniden-üretim ve kişisel ilişkilerin bir kaynağı olma­yıp, aynı zamanda -arabalar ve magazin dergileri gibi- temel kitlesel tüketim mallarından biridir. Bir noktada, Marcuse, 1960’larda öğrenci devrimlerinin bir tür gurusu haline gelirken, cinsel özgürlüğe inancını bir karşı-kültüre ve daha özgürleşmiş bir toplumun temeline dönüştürür (1955).
  3. Modern toplumda bireyselliğin azalacağı korkusu. Horkheimer ve arkadaşları değer olarak bireyselliğe bağlıydılar. Ancak onlar, kitle toplumunun artan gücü karşısında ve ‘bireyin göreli özerk­liğinin bile neredeyse ortadan kalkma eğilimi sergilediği’, ‘ras­yonelleşmiş, otomatlaşmış, tamamen idare edilen bir dünya’ haline gelme eğiliminde olduğu bir çağda, bireyselliğin varlığı­nı sürdürebileceği konusunda daha karamsar düşünmeye baş­ladılar. Onlar psikanalizin kavramlarını kullanarak, toplumun itaati sağlamak için ürettiği özel bir trendin varlığını belirlediler. Adorno vd.nin bu konudaki klâsikleşmiş araştırmaları Otoriter- yan Kişilik (1950), faşız m, saldırgan milliyetçilik ve ırkçı önyargı­ların oluşumuna katkıda bulunan kişilik özelliklerinin -düşünme biçimi katı, klişeleşmiş, batıl inançlı ve otoriteye körü körüne bağlı standart bir kişilik tipinin- analiziydi. Aksine, geçmişte bi­reyler daha özerk ve eleştireldi. Bireyin ve güçlü kişiliklerin za­yıflaması sosyalleşme sürecindeki bir değişmenin sonucu ola­rak görülür. Kapitalizmin gelişimi sırasında, devletin gücü artar­ken ailenin rolü azalır ve özelde babanın otoritesi zayıflar. Ba­banın gücünün, özellikle evden uzak kalma süresinin artışı ne­deniyle zayıflaması, erkek çocukların devlet ve kültür endüstri­sinin yarattığı kahramanlar ve starlar gibi başka rol modelleri ve özdeşim kaynaklarına yönelmelerine yol açar. Gerçek baba fi­güründen yoksun erkek çocuk kendini daha az gösterebilir, er­kekliği konusunda daha fazla düşünür ve kaygıları vardır, ancak bu duyguyu otoriteye meydan okumaktan çok itaat ederek yenmeye çalışır. Böylece Adorno, Alman gençliğinin 1930’larda Hitler’in ve bu dönem ve sonrasında faşist demagojilerin hipno- tik gücünü göstermeye çalışır.

Gerçekte, Frankfurt Okulu teorisyenleri bu konuda giderek daha karamsar düşünmeye başladılar. Horkheimer dine dönerken, Mar- cuse tercihini öğrenci hareketleri, cinsel devrim ve cinsel özgürlükten yana koyar ve Adorno umutlarını eleştirel otantik sanatlara bağlar. Onların tümü, rasyonel ve merkezî plânlamaya rağmen, kapitalizmin batı toplumlarim -kendi temelini oluşturan aşırı-üretim, anarşi, eko­nomik çöküntüler, işsizlik ve savaş döngüsü gibi nedenlerle- yıkıma sürükleyeceği korkusunu taşıyordu.

Eleştirel teori gelişirken Marksizm’den giderek uzaklaştı ve savaş- sonrası yıllarda Horkheimer Marksizm’i, özellikle onun sınıf mücade­lesi ve proletaryanın devrimci rolü düşüncelerini tamamen terk etti. Daha ziyade, onların analizleri kapitalist toplumların otoriter devletin mutlak kontrolü altındaki gelişimine ve Marcuse’un Tek Boyutlu İn­san’da (1964) tasvir ettiği kültürel kontrollere, yani kitlesel uyum ve bilinç, kültürel beyin yıkama olgularına odaklandı. Modern toplum, onlara göre, bir tam yönetim, kitlesel tüketim ve kitlesel duyarsızlık çelik kafesi haline geldi.

Bu yüzden, geleneksel sosyoloji tarafından geliştirilen pozitivizm eleştirel teorinin hedef tahtasıydı, ancak daha ziyade bir sosyal araş­tırma yöntemi olarak değil, devlet ve medyanın teknolojik rasyona­lizmi ve sosyal kontrolünü artıran bir araç olarak. Onlar modern kül­türün insanlıktan uzaklaştığını ve kendini tüketimcilik ve devlet otori­tesinin hizmetine sunan insan aklı ve yaratıcılığının zamanla itibarını kaybettiğini düşünürler. Savaş-sonrası kapitalizm koşullarında, kitle­ler ekonomik açıdan daha iyi bir konuma gelseler (ve bu yüzden daha az devrimci olsalar) bile, zihinsel ve ruhsal açıdan yoksullaşmış­lar ve beyinleri yıkanmıştı. Adorno gibi yazarlara göre, daha da kötü­sü, modern insan otoriteye tapar ve 1930’ların totaliter rejimlerinde tanık olunduğu gibi, Nazizm ve faşizm gibi otoriter hareketlere gö­nüllü olarak destek verir görünmektedir. Avrupa baskının ve düşün­cenin kontrolünün baskın olduğu iki savaş arası dönemde karanlık bir çağa düşer görünmekteydi. Britanya ve Amerika gibi savaş- sonrasının kapitalist toplumları daha liberal ve hoşgörülü görünseler de, onlara göre bu durum bir yanılsama, Marcuse’a göre (1964) bir “baskıcı tolerans’ biçimi, yani devrimci olmayan ve ticari potansiyele sahip yeni fikirlere hoşgörüyle bakılması, hatta teşvik edilmesiydi. Böylece savaş-sonrası kapitalizmde fikirler pazarlanabilecek ve belirli bir kazanç karşılığında satılabilecek metalara dönüştürülürken, kültür sanatsal bir ifadeden yeni bir kitle endüstrisine dönüştürülmekteydi -kitleleri eğlendirecek, oyalayacak ve modern işin ve hayatın gerçek­likleri ve yabancılaşmasından uzaklaştıracak bir boş zaman endüstri­si. Bilim gibi kültür de modern kapitalizm tarafından kitleleri uyutma ve sosyal kontrol aracına dönüştürülmüştür. Bilim Aydınlanma Çağı tarafından insanı hayatın zorlukları ve yüklerinden özgürleştirme aracı olarak alınan bilim zamanla kâr amaçlı ve sosyal kontroller ve bürokrasiyi artırmaya yarayan bir başka kapitalist endüstriye dönüş­müştür. Bu yüzden, 1960’larda öğrenciler ve militanların tepkileri, modern bilimdeki bir yandan devlet ve ordunun gücünü, öte yandan piyasaların gücünü ve kimya, gıda ve petrol endüstrilerinin kârlarını artırır görünen gelişmelere karşıydı. Sosyal reformlar geliştirmeye çalışan bilim insanları bile, devletin -refah programları ve kamusal eğitimle idari kontrolü artıran- hizmetkârları olarak tasvir edilmek­teydi.

Frankfurt Okulu düşünürleri, bu yüzden, Hegel’in ‘fikirlerin gücü’ konusundaki düşüncelerini Marksist yabancılaşma kavramıyla ve VVeber’in rasyonalitenin gücü ve kullanımı konusundaki kötümser görüşleriyle birleştirmeye çalıştılar. Eleştirel teori, VVeber’in modern kapitalizmin rasyonalitesi konusundaki büyü-bozumu düşüncesinin yanı sıra, onun insanı köleleştiren çelik kafes, yani düşüncenin kont­rol altına alınmasına ve sınıf bilincinin aslında bir güç olmaktan ziya­de devlet tarafından kontrolüne dayalı bir çelik kafes konusundaki korkularını paylaşıyordu. “Akıl kapitalizm tarafından” kitle kültürünü geliştiren ve kitlesel uyumu artıran bir kitle toplumunda ‘tek boyutlu bir insan’ yaratılarak “ele geçirilmiştir” (Cuff et al., 1998:197). Bireysel seçim bir yanılsama, kişilik bir ürün ve stil bir pazarlama stratejisidir – onlar imaj, yanılsama ve Hollyvvood rüyaları temelinde yaratılan bir ‘sanal gerçeklik’; bireysellik ve bireyciliğin bir kitlesel itaat ve stan­dartlaşma dünyasındaki yanılsamalardır. Nitekim işçi sınıfı, onlara göre, savaş-sonrası kapitalizme katılmış ve kitlesel tüketimi tercih ederek tarihsel devrimci rolünden uzaklaşmıştır.

KAVRAMSAL GELİŞİM

Eleştirel Teori ve Frankfurt Okulu’nun yazıları, savaş-sonrası Avrupa ve Amerikasında, hem neo-Marksizm ve yeni sola, hem de öğrenci hareketlerine ilham kaynağı oluşturan temel bir güç haline geldi. Bu okul maddiyatçılık, kültürel yozlaşma, irrasyonalite olgularına ve nükleer silâhlanma yarışı nedeniyle çok yakın bir yıkım ihtimaline ayna tutmaktaydı. Bu okul savaş-sonrası tüm kültür ve kontrol biçim­leri üzerine birçok eleştirel araştırma, hem eleştirel teorik çerçeve hem de ideoloji ve ideolojik kontrol olarak kültür (ve bilim) düşüncesi etrafında zengin ve bir dizi analiz üretti. Bu araştırmalar, özellikle Adorno’nun sanat üzerine ve itaat psikolojisi hakkındaki çalışmaları halen modern hayatla ilgili zengin görüşler sunmaktadır.

Kitle toplumunun gelişimi, sosyal kontroller ve ideolojik şartlan­mada artış ve bireyselliğin zayıflaması onun ana konularıdır. Bu oku­lun tekelci kapitalizm, devlet, bilim ve teknolojinin rolü üzerine eleş­tirileri Batı dünyasının farklı yerlerindeki düşünce akımlarına yansımış ve onun büyük şirketler, büyük hükümet ve büyük birader karşısında bireyin durumuyla ilgili korkuları gençlerde ve hayal kırıklığına uğ­ramış diğer insan gruplarında bir yakınlık duygusu yaratmıştır.

Fakat eleştirel teori ve teorisyenlere bazı eleştiriler yöneltilmiştir:

  • Onların teorik çalışmaları bütünlük ve düzenden yoksundur, ay­rıntılı analizlerden ziyade genellemelere dayanır. Gerek 1930′- larda faşizmin yükselişi gerekse 1940’lardaki Yahudi düşmanlığı olsun, onlar olayları tarihsel bağlamına oturtamamışlardır.
  • Disiplinler-arası bir yaklaşım olma iddiasına rağmen, eleştirel teori gerçekte çağdaş toplumla sınırlı ve özünde felsefi yapıda oldukça dar bir analizdir. Tarihsel derinlik ve genişlikten yok­sundur; Friedrich Pollock ve Franz Neuman’ın katkılarına rağ­men, gelişmiş kapitalizmle ilgili ekonomik analizler konusunda zayıftır. Onlar, gerçek bireycilik dönemi olarak çoğu kez erken kapitalizmin altın çağına bakmışlar, ancak bu spekülâtif iddiayı hiçbir zaman analiz etmemişlerdir.
  • Bu teori ekonomik faktörleri ihmal etmiş ve kültür ve ideoloji­’ nin gücünü gereğinden fazla vurgulamıştır.
  • Frankfurt Okulu teorisyenleri, Marksizm’i ciddi bir yeniden de­ğerlendirmeden geçirdiklerini öne sürmelerine rağmen, Mark­sizm’in temel bir unsuru olan ‘kapitalist toplumlarda sınıf anali- zi’ni ve özellikle işçi sınıfının devrimci bir güç olarak rolünü ele almayı unuttular. Eleştirel teori ‘proletaryasız Marksizm’ olarak betimlenir. Frankfurt Okulu proleter devrime inancını yitirmişti ve sınıfların (ve bu yüzden sınıf çatışmasının) gerçek anlamda yönetilen bir toplumda ortadan kalkacağını varsayma eğilimin­deydi. Eleştirel teori Batılı toplumlarda devrimci coşkunun kay­bolma nedenlerini açıklamaya çalışırken Batı Marksizm’ini aşsa bile, Amerika’da Marcuse’un ve Avrupa’da onun arkadaşlarının harekete geçirdiği radikal öğrenci ayaklanmalarının ötesinde değişme için hiçbir alternatif güç sunamamıştır -bu öğrenciler okuldan mezun olduktan sonra çok kısa sürede uyum sağlamış­lar ve sanayinin yeni kaptanları. Amerikan kültürünün yeni tü­keticileri olmuşlardır.

Bu yaklaşım, kendi seçilmiş sosyal kontrol ve uyum alanında bile:

  • modern toplumdaki koşulların geçmiştekilerden, hatta kapita­lizmde komünizmdekinden daha kötü olup olmadığını tarihsel ve empirik olarak analiz etmemiştir. Eleştirel teori taraftarları ‘sokaktaki insan’dan ziyade orta sınıf burjuva modern insan modelini kullanma, savaş-sonrası Batı toplumunda bireysel öz­gürlüklerdeki gerçek gelişimi göz ardı etme eğilimi sergilediler. Onların sözünü ettikleri yozlaşma bütün nüfustan ziyade aydın ve eğitimli orta sınıfı ilgilendiriyordu.
  • Kültür endüstrisi ve egemen ideolojinin gücü fazlaca vurgula­nırken, onun zayıf yanları ve insanların bu koşullanmaya nasıl direndikleri ve onu nasıl engellemeye çalıştıkları ihmal edildi.
  • Savaş-sonrası dönemde işçi sınıfı ve tâbi konumdaki diğer grupların kapitalizme ve tahakküme karşı geliştirdikleri farklı di­renme girişimleri de dikkate alınmadı. Batı Avrupa’daki sosyalist ve komünist partilerin gelişimleri ve gücü, modern sendikaların gücü, kadın özgürlüğü hareketinin ortaya çıkışı ve öğrenciler, etnik gruplar veya çevreciler gibi kesimlerin devletin, büyük sermayenin, bürokrasi ya da teknolojinin gücüne karşı diğer ra­dikal hareketleri de ihmal edildi. Onlar, Marksist bir devrimin ni­çin Batıda ortaya çıkmadığını açıklamaya çalışırken, ‘sistem’in muhalefeti ezme ya da eritme, insanların düşünce ve davranış­larını kontrol gücünü fazlaca vurguladılar.
  • Son olarak, Otoriteryan Kişilik (1950) ve Tek Boyutlu İnsan (1964) gibi araştırmalar, modern insanla kitle toplumu arasındaki, sos­yal kontrolle uyum arasındaki, faşizmle önyargı arasındaki ilişki­lerin analizine büyük katkılarda bulunsa da, bu araştırmalar ay­rıntılı ve derinlemesine teorik analizlerden yoksundur.

Eleştirel teori aslında bireyselliğin bir savunusu, tekil bireyin kitle toplumu içinde ve modern sosyal teoride ele alınması yönünde bir savunuydu. Bu yaklaşımda, öznellik savunuldu ve pozitivizmin sosyo­loji ve Marksizm üzerindeki etkisine karşı saldırıya geçildi. O, modern sosyal sisteme içkin uyumculuk ve rasyonalitenin ezici güçleri orta­sındaki bireyin sesiydi. Fakat bu yaklaşım savaş-sonrasının sosyal analizlerinden sadece biri, çok farklı Marksist yeniden-yorumlama çabalarından biriydi; ve başlangıçta oldukça etkili olsa bile, artan kötümserliği ve teorik zayıflığı nedeniyle, daha radikal teoriler ve – ; Üçüncü Dünyadaki devrimler, 1968 Mayıs öğrenci devrimi ve ‘sis- i tem’i bozma veya yıkmaya yönelik- başarılı toplumsal hareketler karşısında kendi ölümüne tanık oldu. Onun kültür ve felsefeye yo­ğunlaşması, Marksist düşüncedeki ekonomik, tarihsel ve sınıfsal ana­lizlere uyumlu daha yeni gelişmelerle artık aşılmıştır. İlk Frankfurt Okulu artık ölü olsa bile, ruhu Jürgen Habermas, Clause Offe, Klaus Eder, Albert VVelImer ve diğerlerinin yeni-eleştirel yazılarında yaşa­maktadır.

Gerçekte, Frankfurt düşünürleri insanın özünde rasyonel bir varlık olduğuna, sadece rasyonel ve özgür bir toplumda gerçekten insan gibi yaşayabileceği ve nefes alabileceğine inandılar. Fakat onlar böy­le bir toplumun gerçekleşme ihtimaline inançlarını yitirdiler.