Elçi Hanı Tarihçesi, Mimari, Özellikleri, Hakkında Bilgi

31

Elçi Hanı. İstanbul’da yabancı elçilerin ikametine ayrılan, günümüze ulaşmamış XV. yüzyıl hanı.

İstanbul Çemberlitaş’ta Atik Ali Paşa Camii ve Külliyesi’nin parçası olarak ya­pılmıştı. Şehrin eski ana caddesi olan Divanyolu (şimdi Yeniçeriler caddesi) tam önünden geçiyordu. Atik Ali Paşa Külli­yesi’nin cami, türbe ve zaviye-imareti Çemberlitaş’ın doğu tarafında, medre­se ile han ise caddenin karşı tarafında yan yana inşa edilmişti. Balyos denilen Venedik elçileri başka yerde ikamet et­tikleri için İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın buranın Balyos Hanı olduğu yolundaki düşüncesi yanlıştır.

Elçi Hanı, IV. yüzyıl başlarında aynı yer­de bulunduğu bilinen Constantinus Forum’unun (Forum Constantini) yeri üze­rinde inşa edilmiştir. Ancak bütün Bizans dönemi içinde bu forumun ne gibi deği­şikliklere uğradığı bilinmemektedir. Bu­rada kalan bazı Batılılar, hanın yerinde bir kilise ve hatta manastır bulunduğu­nu yazarlar. XVII. yüzyılda Evliya Celebi de hanın bir Bizans yapısı olduğunu kay­deder: “Kefere zamanında dahi han imiş, badehu 860 tarihinde tarz-ı İslâm üze­re bina olunmuştur, Ykyal (?) Paşa’nın hayratıdır”. J. von Hammer, Viyana’daki bir yazmadan Seyahatnâme’yi İngiliz­ce’ye çevirirken bu adı İkbal Paşa şek­linde kaydetmiştir. Ancak Elçi Hanı Ev­liya Çelebi’nin yazdığı gibi 860 (1456) yı­lında değil daha sonra yapılmıştır ve ku­rucusu da Sultan II. Bayezid dönemi ve­zirlerinden Atik Ali Paşa’dır. Han eski bir Bizans eseri olmayıp hangi yapıya ait olduğu bilinmeyen, belki de forumdan kalan birtakım tonozlu kalıntıların üs­tünde bütünüyle bir Türk eseri olarak yapılmıştır.

Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde, Sul­tan Bayezid’in tuğrasını taşıyan ve Edir­ne’den 916 (1510-11) yılında yazılan bir fermanda, “Veziriazam Ali Paşa’nın… kendinin camii kurbünde vâki olan mülk evini kervansaray etmek isteyip..,” kay­dı bulunmaktadır. Arkasından da, “… ve büyürdüm ki pâşâ-yi mumaileyh zikrolunan mülk evini kervansaray edip diler ise sata ve ister ise bağışlaya ve diler ise vakfeyleye, bi’l-cümle ne veçhile is­ter ise malikâne mutasarrıf ola” cümleleri bulunmaktadır. Fer­manda ayrıca hanedandan, vezirlerden hiçbir kişinin bu kararı bozamayacağı da belirtilmiştir. Böylece Elçi Hanı denilen kervansarayın İstanbul, Edirne, Yassıören, Çatalca ve Yanbolu’da (Bulgaristan) pek çok hayrat ve evkafı olan Atik Ali Paşa tarafından 1510-1511 tarihine doğru inşa ettirildiği anlaşılmaktadır. Ali Paşa 907-909 (1501-1503) ve 912-917 (1506-1511) yılları arasında iki defa sadrazam olmuş, 917 yazında Karabıyıkoğlu Ha-san’a karşı yapılan Gökçay çarpışmasın­da şehid düşmüştür. Atik Ali Paşa Elçi Hanı’nı, 1509 yılı zelzelesinde büyük öl­çüde hasar gören konağının yerinde, camiinin karşısında ve medresesinin yanın­da, hayratına gelir getirecek bir kervan­saray olarak yaptırmayı düşünmüş ola­bilir. Hanın yapım İzni 916 Muharremin­de çıktığına göre Ali Paşa şehid düştü­ğünde inşaat bitmese bile hayli İlerlemiş olmalıydı. Bu handa 1553-1555 yılların­da kalan Hans Dernschvvam, hanın ku­rucusunun İranlılar’a karşı bir çarpışma­da öldüğünü yazmak suretiyle bu bilgi­yi destekler. Karabıyıkoğlu Hasan bir Şiî olduğu için Alman seyyahı onu İranlı ola­rak kabul etmiştir.

XVI. yüzyıldan itibaren İstanbul’a ge­len birçok yabancı elçi bu hanı gördüğü gibi bir kısmı da burada ikamet etmiş­tir. Albili Pierre Gylli (Cyllius), 1544-1547 yılları arasında İstanbul’da bulunduğun­da handa yabancıların kaldığını yazar. Hans Dernschvvam, bir elçilik heyetiyle birlikte 1553-1555 yıllarında Anadolu’­ya yaptığı seyahat sırasında geldiği İs­tanbul’da burada oturduğu için hayli ay­rıntılı bilgi verir. Ona göre hanın bulundu­ğu yerde elli yıl Öncesine kadar güzel bir kilise varmış; ancak Ali Paşa onun yerin­de temelden itibaren bu binayı hayratına vakıf olarak inşa ettirmiştir. Dernschvvam, 1539 yılı Aralık ayında Valpovo’da yeni­len Katzian kuvvetlerinden 6000’den faz­la esirin burada barındırıldığını bildirir. Bu esirler hanın duvarlarına işaretler, salibler ve harfler çizmişlerdir. Aynı sey­yahın, hanın ahırında görüp kopya etti­ği kitabe ise Önemli bir tarih belgesidir. Kitabenin metni şu şekilde çevrilebilir: “… 1515 yılında bunu yazdılar. Kral Las-lo’nun beş elçisini burada beklettiler. Bi-lâyi Barlabaş iki yıl burada kaldı… Hü­kümdar Kedeyi Se’kel Tamaş bunu yaz­dı. Hükümdar Selim Bey buraya (onu) yüz at ile koydurdu”. Bilayi Barlabaş (Bilâyli Barnabas). Macar Kralı Ulasko tarafın­dan elçi olarak II. Bayezid’e gönderilmiş, fakat İstanbul’a vardığında Osmanlı Dev-leti’nin başında Yavuz Sultan Selim’i bulmuştur. Selim bu heyeti bir süre ker­vansarayda tutmuş, arkasından da bü­tün seferlerinde yanında dolaştırdıktan sonra ancak 1519’da geri dönmelerine izin vermiştir. Han yıktırıiırken kaybolan bu kitabe, hanın Yavuz Sultan Seüm’in 1512 Nisanında tahta çıkışı sırasında içinde oturulabilir durumda olduğuna işaret eder. Böylece Elçi Hanfnın 1509-1512 yılları arasında yapıldığı kesinlikle söylenebilir.

Elçi Hanı’nda çok sayıda Orta Avrupa elçisi kalmıştır. Bunlardan seyahatna­me ve hâtıralarını yazanların kitapların­da bu han veya kervansaraya dair ol­dukça etraflı bilgi bulunur. Flaman asıllı elçi Busbeke. 1555-1562 yılları arasında İstanbul’da bulunduğu sırada bu handa yaşamıştır. Hanın Marmara’ya bakan ar­ka tarafındaki pencerelerinden deniz görünmekteyse de bunlar demir parmak­lıklı ve tahta kepenklerle kapatılmıştır. Bina tam bir kare şeklindedir. Ortada bü­yük bir avlu ile bir kuyu bulunur. İkamet yalnız üst kattadır. Arkadaki odaların önlerini fırdolayı bir revak çevirir. Oda­ların hepsi manastır hücreleri gibi eşit biçimde ve küçüktür. Bina iç kemerler üzerine kurulmuş ve üstü kurşun kap­lanmıştır. “Birçok bakımdan çok rahattır, fakat birçok da mahzuru vardır. Bu­rada her şey zaruri ihtiyaçları temin için yapılmış, keyif ve zarafet hiç düşünül­memiştir. Güzelliği yahut yeniliği ile gö­zü çekecek hiçbir şeye tesadüf edemez­siniz” diyen Busbeke, binanın başlıca mahzuru olarak içinde bol rastlanan ha-şerat ile gelincik, yılan, kertenkele, ak­rep gibi bazı zararlı hayvanları sayar.

Elçi Hanı’nın mimarisine dair en ay­rıntılı bilgiyi ise Hans Dernschwam ve­rir. Onun yazdığına göre, dört tarafı açık olan hanın duvarları 1,5 Viyana arşını kalınlığında ve 6 lachter (12 m. kadar) yüksekliğindedir. Ortada, her bir kenarı 50 adım (yaklaşık 37,50 m.) uzunluğunda bir iç avlu vardır. Dışarıdan avluya, yük­lü birer arabanın geçebileceği kadar yük­sek ve geniş üç kapıdan girilir. Alt kat­ta ahırlar vardır. Buranın dışarıya pen­ceresi olmayıp avluya açılan mazgallar­dan hava ve ışık alır. Ahırların ortasında altı kalın paye tuğladan yapılmış yedi tonozu taşır. Giriş dehlizinde sağlı sollu yirmi bir basamaklı iki merdiven yukarı çıkışı sağlar. Her basamak sekiz ayak genişliğindedir. Sokaktan avluya kadar binanın derinliği otuz bir adım, galeri­nin her kenarı kırk sekiz adım, böylece çepeçevre 192 adımdır. Galeride revak payeleri dibinde dokuz ayak eninde ve 11/4 ayak yüksekliğinde, üzerinde ya­zın yatmaya ve oturmaya mahsus bir set bulunur. Birbirinden on iki ayak ara­lıklı, yirmi iki adet kareye yakın paye avluyu çevreler. Bunların üzerlerine her cephede altı kemer atılmıştır ki toplamı yirmi dört kemer yapar. Bu payeler ge­rideki duvarlara yedi (toplam yirmi sekiz) kuvvetli kemerle bağlanmış, aralarına üç parmak kalınlığında demir gergiler kon­muştur. Revaklarda meydana gelen bö­lümler, kurşun kaplı yirmi sekiz kubbe ile örtülmüştür. Bu revağın gerisinde dört tarafta kırk iki hücre sıralanır. Bunların her biri on altı ayak eninde ve boyunda olup içlerinde birer ocak vardır. Zemin­leri tuğla döşelidir ve biri revağa, diğeri dışarıya açılan ikişer pencereleri bulu­nur. Dışarıya bakan pencerelerin demir parmaklık ve tahta kepenkleri vardır. Revaktan ışık alan pencereler ise kepenk-sizdir. Bunların hiçbirinde cam yoktur; kapı kanatlan ise ahşaptır. Hanın üstü kubbelidir. Cadde üzerindeki cephede ka­pının iki yanında, kurşun kaplı 3 lachter (6 m.) genişliğinde bir saçağın koruduğu on dükkân bulunur. Dernschvvam’a gö­re hanın içinde mutfak yoktur.

Graf Sinzendorffun elçilik heyetiyle 1578 yılı Ocak ayı başlarında İstanbul’a gelen elçilik papazı Salomon Schweigger. binayı hemen hemen aynı şekilde tarif ederek isten kararmış duvarlardan, ya­kacak odunun azlığından ve haşereler­den şikâyet eder. Kitabında hanın çok basit, fakat yeteri kadar bilgi veren bir de krokisini vermiştir. Schvveigger, hanın bir köşesine elçi David Ungnad’ın kendi parasıyla bir oda yaptırdığını söyler. Kapılarda bir çavuş ile yasakçı denilen dört yeniçeri nöbetçi vardır. Elçi, her yıl de­ğişen yasakçılara yılda 50 duka ile bir el­bise vermektedir. Sürekli olarak buradan mesul çavuşa ise yılda 100 duka ve ayrı­ca hediyeler verilmesi usuldendi. Elçi Da­vid Ungnad’ın maiyetinde 1574-1578 yıl­ları arasında İstanbul’da yaşayan Step-han Gerlach, burada âdeta hapis hayatı yaşayan elçilik mensuplarının iaşelerinin Osmanlı Devleti’nce karşılandığını belir­tir ve listesini de tam olarak verir.

İstanbul’da 1573-1589 yılları arasın­da bulunan Königsberg’li Reinhold Lu-benau, Rumlar’dan kaynaklanan bir söy­lentiye göre hanın alt katındaki ahırların aslında Aziz loannes manastırının hüc­releri olduğu yolundaki rivayeti tekrar­lar. Handa üç hücre elçiye tahsis edil­mişti; tercümanların da birer odaları vardı. Diğer bir odada bir Türk hoca. el­çilik hizmetlilerine günde iki saat Türk­çe okuma yazma dersi veriyordu. Öteki hücreler berber, eczacı, terzi, cizvit pa­pazı, boyacı (ressam ?) ve kuyumcuya tah­sis edilmişti. İki hücre içki yeri, bir ta­nesi yemekhane olarak, üçü hediyeleri getiren Nuntius’a ayrılmış, ikisi kançı­larya olmuş, bir tanesi de kâhyaya verilmişti. İçki yerinin yanındaki hücre ise bir şapel (ibadet yeril haline getirilmişti. Diğer hücrelerde elçilik maiyeti ikişer, üçer hatta dörder kişi olarak kalıyordu. Galerinin bir kısmını kapatıp çepeçevre duvarları resimler ve yazılarla süslenmiş büyük bir yemek salonu haline getirten elçi Ungnad, buraya küçük bir org ile bir de piyano koydurmuştu. Fakat 23 Tem­muz 1587 günü çıkan bir yangında bü­tün Çemberlitaş çevresi kül olmuş, hanın kubbelerindeki kurşunlar da eriye­rek akmış, bina ise bu ateşin ortasında kale gibi kalmıştır.

1585-1587 yıllarında esir olarak İstan­bul’da bulunan Bretten’li Michael Heberer, hıristiyan elçilerden Fransız, İngi­liz ve Venedik temsilcilerinin Galata’nın dışında yaşamalarına karşılık Alman el­çisinin şehrin içinde hiç de rahat sayılamayacak şartlar altında ikamete mec­bur tutulduğunu yazar. Osmanlı Devleti, o sıralarda en fazla münasebeti olduğu Orta Avrupa elçilerini bu handa hem bir bakıma rehin tutuyor, hem de tecrit ede­rek casusluk yapmalarını, esirleri kaçır­maya kalkışmalarını ve şüpheli birtakım temaslar kurmalarını önlüyordu.

Elçi Hanı, XVII. yüzyıl başlarına kadar elçilere barınak olmaya devam etmişse de İstanbul’a gelen (1677-1678) Leh tem­silcisi Jan Gninski burayı beğenmediği­ne, bu yüzden de kendisinin Panayoti’-nin konağına yerleştirildiğine göre artık hanın elçilerin barındığı bir yer olmak­tan yavaş yavaş çıktığı anlaşılmaktadır. Nitekim Sultan İbrahim zamanında Sa­lih Paşa’nm sadâreti sırasında 1056’dan (1646) itibaren elçilerin karşı yakada ya­ni Galata’da kalmaları kararlaştırılmış­tır. Naîmâ’nın yazdığına göre, 1058’de (1648) Galata Sarayı ace­mi oğlanları isyan ederek Elçi Hanı’nı iş­gal etmişler, yine Naîmâ’ya göre 1067’de (1656-57) İstanbul’a ulu­fe almak üzere gelen kapıkulu sipahile­ri. Atmeydanı Hanı ve Elçi Hanı’nı işgal ederek buralara yerleşmişler, fakat az sonra bu binalardan çıkarılmışlardır. An­laşıldığına göre bu yıllarda Elçi Hanı ar­tık eski Önemini kaybetmiştir.

1062’de (1652) Esir Hanı’ndan veya bedestenin Mahmud Paşa Camii tara­fından çıkan büyük bir yangın Elçi Hanı ile birlikte pek çok binanın yanmasına sebep olmuştur. 1070’te (1660) Ayazma Kapısı dışından başlayan yangın üç gün sürmüş ve tekrar Elçi Hanı’ndan geçerek tahribat yapmıştır. Hanın XVIII. yüzyılda bir süre. Osmanlı Devleti’ne bağlı Eflâk, Boğdan, Ragusa vb. eyaletler halkına mahsus olduğu ileri sürülmüsse de her­halde Eflâk, Boğdan voyvodaları burada oturmuyorlardı. Çünkü her ikisinin de Karagümrük ile Haliç arasındaki yamaçta geniş bahçeler İçinde mükellef sarayları vardı. Elçi Hanı’nın, İstanbul’da çok bü­yük tahribat yapan ve Atik Ali Paşa Ca­mii’ne de zarar veren 1766 yılı zelzele­sinde harap olduğu, hatta kısmen yıkıl­dığı da tahmin edilmektedir.

J. von Hammer’in yazdığına göre XIX. yüzyıl başlarında Elçi Hanı artık Tatar Hanı olmuş ve posta tatarlarına barı­nak yapılmıştır. Sekip Eskin posta tari­hi hakkındaki eserinde. Sultan I. Abdülhamid devrinde (1774-1789) Tatârân Ocağı’nın kurulduğunu ve bir fermanla El­çi Hanı’nın Tatârân Ocağı’na verildiğini kaydetmektedir. 1830’a doğru İstanbul’­da bulunan R. VValsh, “Tavukpazarı de­nilen yerdeki, bir vakitler Avrupalı elçi­lere, bu arada Busbeke’ye tahsis olu­nan bu hanın artık dar, kasvetli ve pis bir harabe” durumunda olduğunu bildi­rir. Kitabı 1855’te yayımlanan L. Enault. bu harap hanın yıkıntıları arasında fakir kervancıların develerini barındırdıklarını yazar.

Elçi Hanı, 27 Rebîülâhir 1282de çıkarak on dokuz saat süren Hocapaşa yangınında bir daha harap ol­muş ve uzun süre perişan bir yıkıntı du­rumunda kalmıştır. W. J. J. Spry adın­daki bir İngiliz, büyük yangından beri Çemberlitaş çevresinin harabe halinde olduğunu, burada yer yer yeni binalar yükseldiğini ve aynı yerde pitoresk bir harabenin durduğuna işaret eder: “Elçi Hant harabesi, sarmaşıklar ve çatlamış taşlar, duvarlar arasına kök salan incir ağaçları ile kaplı, muhteşem kemerle­ri yeşil otlar ve çalılarla sarılı olarak he­nüz durur”. Bu satırlardan da Elçi Ha­nı’nın bu yangından önce kısmen yıkıl­mış olduğu anlaşılır. İngiliz Kırım şapeli rahibi C. G. Curtis. 1876’da hanın o sı­ralardaki durumunu gösteren iki resmi­ni çizmiştir. Bunlarda hanın, cadde ve Beyazıt tarafındaki iki cephesinin yıkık olduğu görülür. Ali Emîri’nin yazdığına göre aynı yerde bir kütüphane yapılma­sı 1287’de (1870) kararlaştırılmıştı. An­cak, projesi Staye adında bir yabancı mi­mara çizdirilen ve halktan toplanacak paralarla 20.000 altına çıkacağı anlaşı­lan bu kütüphane yapılamamıştır.

Elçi Hanı bir müddet sonra II. Abdül-hamid’in serkarîni Osman Bey’in mül­kiyetine geçirilmiş, o da 1880’de (veya 1883) hanın kalıntısını tamamen yıktıra­rak yerine Matbaa-i Osmâniyye denilen büyük binayı inşa ettirmiştir. “Matbaacı” lakabıyla tanınan Osman Bey’in bu dav­ranışı pek hoş karşılanmamış ve 1890′-da ölümü dolayısıyla aleyhine yayınlar yapılırken bu tarihî eseri mülkiyetine ge­çirip yok edişi de kınanmıştır.

Elçi Hanı hakkında mimari bakımdan bir araştırma 1910’da Cornelius Gurlitt tarafından yapılmış, 1918’de de F. Lut-tor bir makale yayımlamıştır. Hanın ye­rinde inşa edilen Matbaa-i Osmâniyye bir ara Çemberlitaş Sineması adıyla si­nema olmuş, nihayet o da 1965’te yık­tırılarak yerine şimdiki iş hanı yapılmış­tır. Bu sırada açılan çok derin temel çu­kurunda Bizans devrine ait duvarlarla kemer, tonoz kalıntıları, daha derinde de antik Byzantion şehrinin mezarlığına ait mezar stelleri bulunmuştur.

Elçi Hanı’nın en eski resimleri S. Schvve-igger’in (ö. 1622) seyahatnamesinde gö­rülür. Bunlardan birinde, ortasında ku­yusu ile iç avlu etrafındaki iki katlı han odaları tasvir edilmiştir. Üst katın sol tarafındaki revaklardan ikisinin arasının camekânla kapatılmış olduğu görülür. Hanı dışarıdan ve içeriden iki ayrı yön­den tasvir eden üç değerli resim Avus­turya Millî Kütüphanesi’nde bulunmak­tadır (cod. 8615). Bunlarda tarihî bina bütün ayrıntıları ile mükemmel şekilde görülmektedir. Gurlitt’in, aslının nerede olduğunu belirtmeksizin yayımladığı re­sim daha iyi fakat belki daha az doğru­dur. Curtis’in 1876’da çizdiği resim, El­çi Hanı’nı harap ve yarı yıkık durumda tasvir eder. Bu krokiden K. Kos tarafın­dan kopya edilerek yeniden çizilen re­sim ise Curtis’inkinin tekrarından baş­ka birşey değildir. Hanın herhalde 1855′-lerde çekilmiş fotoğrafları da olmalıdır; bunlar şimdiye kadar ele geçmemiştir. Büyükelçi Hulusi Fuat Togay’a (o. 1967) ait bir tabloda da Elçi Hanı avlusunda düzenle­nen kalabalık bir tören tasvir edilmiştir.

1970’te bu satırların yazarı tarafından Elçi Hanı’na dair neşredilen makalede. hanın alt (ahırlar) ve üst katlarının plan­lan ile cephesi ve üstten rölövesi Ara Altun tarafından çizilerek yayımlanmıştır.

Osmanlı dönemi Türk tarihinde ve ay­rıca İstanbul şehir tarihinde büyük bir yeri olan Elçi Hanı. 150 yıldan beri “imar” adı altında bu şehirde yapılan yanlışlıkların kurbanlarından biridir. Onun yok olması ile, şehrin en eski Türk eserlerin­den biri olan Atik Ali Paşa Külliyesi de çevresinden bir elemanının eksilmesiyle güdük kalmıştır.

Türkiye Diyanet Vakfi Islam Ansiklopedisi