Egzistansiyalistler

Egzistansiyalistler
Husserl ilk ve temel “morfolojik özlerin” tasviri işini, geometrideki
gibi, kapalı ya da belirli çoklukları tanımlayan özlerin
tasvirinden ayırmıştı; ama gündelik algısal dünyanın ya da yaşama
dünyasının (Lebenswelt) teorik statüsünün ne olduğu sorusu
egzistansiyalistler arasında her geçen gün biraz daha fazla
tartışılmaya başlandı. Onlar bu çerçeve içinde, bütün önkabulle –
rini kendisine apaçık ya da şeffaf hâle getirmiş bir felsefe bilimi
olamayacağmı sordular. Tarihsel olarak yerleşip kökleşmiş anlam
tortularıyla birlikte, lebenswelt’ia transendental bir tarzda
izahı ve açıklığa kavuşturulması teorik bilimlerin nasıl temellendiğini
göstermek bakımından gerçekten de özsel ise eğer, fenomenolojinin,
kendisi de bir teori olduğu için, söz konusu açıklığa
kavuşturmayı tam olarak başarıp başaramayacağı çok makûl
olarak pekâlâ sorulabilir. Bu soru, Husserl’in her tür anlamın
kaynağıyla ilgili olarak idealist bir tavır gibi görünen bir konuma,
mutlak ego kabulüne doğru neredeyse fark edilemez bir
kayışıyla, daha da acil ve yoğun bir soru hâline gelmişti. Bu ego
bir şekilde bir birey olarak görülürse, o zaman başka bir bireyin, o
bu ilksel egoda kurulmuş veya konstitüe edilmiş olduğu için, nasıl
olup da öteki olan olarak varolabileceği problemi ortaya çıkar.
Husserl’in ego teorisi, Jean Paul Sartre ve Maurice Merleau –
Ponty gibi Fransız egzistansiyalistleri tarafından reddedildi.
Bunlardan Merleau-Ponty için anlamların paranteze alınması
hiçbir zaman tamamlanamaz, çünkü bilinç deneyimle ilgili bütün
güdülenmeleri kavrayabilen ve bir dünyaya anlam verebilen kapalı
bir birey değildir. Bilenler, algısal yaşamları ancak tam olmayan
bir biçimde artiküle olup gelişen ve dünyayı aşama aşama
oldukça şaşırtıcı biçimlerde açımlayan, bedenlere malik öznelerdir.
Varoluşta herhangi bir anda tahmin edilebilenden veya öngörülebilenden
daha fazla anlam bulunur ve hatta varoluşun anlamı
dahi tanımlanabilir bir anlamlar kümesine indirgenemez.
Husserl’in yaklaşımı, zaman zaman bir egzistansiyalist diye
adlandırılan bir Alman düşünürü olan Martin Heidegger için yeterince
radikal değildi. Olguların özünü koruyup, dikkatleri yavaş
yavaş olgulardan uzaklaştırabileceğini düşünürken, Husserl
bir yere kadar yine, onun şiddetle karşı çıktığı önyargılar
-psikolojik, fizikalistik ve mantıksal düalizmler- içinde kaldı.
Heidegger için anlamı kuran veya inşa eden bir bilinç alanı yoktu
ve o olguyla öz arasında keskin, ama zararsız bir çizginin çekilebileceğini
asla düşünmedi. Husserl’de tikelin anlamı olarak
“nesne” ile kendisiyle cisimsel mevcudiyeti içinde karşılaşılan
tikel olarak nesne arasındaki belirsizlik hiçbir şekilde keyfe keder
veya zararsız bir muğlaklık değildir. Bilincin bir şeyin özsel
anlamının sınırlarını bir seferinde bütün zamanlar için geçerli
olacak şekilde çizebileceğini düşünmek haklılandırılabilir bir
düşünce olamaz. Heidegger böylelikle bilinç kavramının bizatihi
kendisini bir kenara attı ve insan varlığıyla ilgili bir “temel ontoloji”
önerdi. Dünyadaki bir özne olarak insan, ona göre, “töz”
veya “neden” gibi sofistike teorik telâkkilerin nesnesi yapılamaz;
dahası, insan kendisini zaten böylesi konsepsiyonların bir
bütün olarak nesnesi yapılamayan sürüp gitmekteki bir dünyanın
içinde, ona garkolmuş bulur; işte bu garkolmuşluk ve meşgalenin
yapısı nesnelerin herhangi bir biliminin transendental koşuludur.
Söz gelimi, bir insan başka insanlarla felsefî gruplar içinde veya
hâlinde bir araya gelebilir ve, ötekilerle zaten özsel olarak birlikte
olduğu için, öteki insanların metafiziksel statüsü hakkında
düşünebilir. Bununla birlikte, o kendi düşünmesini, kişisel olmayan
bir düşünür, bir mutlak ego hâline getirecek şekilde saflaştırmayı
asla ümid edemez.
Heidegger’e göre, gerçeklik problemini kökleri içinde yeniden
düşünmek için, insanın dünya içinde olmaklığının, insanî ilgi
ve meşguliyetin temelde zamansal olan, önceden verilmiş yapılarını
yeni baştan düşünme zorunluluğu bulunmaktadır. Batıda,
gerçekliği ya da varlığı (yani, varlıkların en genel veçhesi olarak
varlık) varlıklar temeli üzerinde kuran önyargı yerle bir edilmeli
ve gerçek, “aşkın” olan problemi, içkinle aşkın, algısalla ka –
tegoryal arasındaki ayırımların yeni baştan inşa edilmiş olduğu
bir zemin üzerinde yeniden ele alınmalıdır. Dünyanın varlığı
dünyanın anlamının herhangi bir kuruluşunu aşmakta olup, o deneyimin
bir koşulu olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla, varlığın
yeni bir anlamına, nesne olarak değil, fakat bütün nesnelerin varlığının
gerçekliği için temel koşul olarak bir anlama ihtiyaç bulunmaktadır.
Heidegger hakiki bir fenomenoloji, öznel-nesnel veya fenomenal-
numenal benzeri geleneksel olarak formüle edilmiş ayırımlardan
hiçbir şeyi önceden varsaymayacak bir araştırma öne
sürmek istedi, dünyanın aşkınlığı ancak o göründükçe, yani onunla
açıkça yüzyüze gelindiği zaman, şeyler, kendilerini hem açığa vuran
ve hem de gizleyen şeyler olarak göründükçe anlaşılır. Eğitimli
olmayan kişiye güneş olduğundan daha küçük görünüyorsa
eğer, bu kişiye görünüşleri -söz gelimi, ışığın hızını ve yönünü
hesaplama- imkânı verecek bir eğitim sağlanmalıdır. Gerçek olan
görünüşlerinde ve görünüşleri aracılığıyla verilir.