EĞİTİM

237

 

EĞİTİM

 

Eğitim terimi, en
genel anlamda gençlerin ya da çocukların yetiştirilmesi, zilini ve ahlaki
eğitimi; aklî meleke ve niteliklerin özellikle de okul benzeri kurumlarda
sistematik bir öğ-retîm yardımıyla geliştirilmesini İfade eder. Anlam biraz
daha genişletil irse, yetişkin yaşta edinilen eğitim ve öğrenimi de kapsar.

Bazan bu anlam tüm
toplumsal düzenleme­lerin öğretici etkileri olduğunu ifade edecek biçimde
genişletilir.

Eğitime ilişkin
tarihte ve günümüzde yer alan tüm tartışmaları burada anlatmak müm­kün değilse
de, yukarıda verdiğimiz genel tanı­mın biraz ötesine geçildiğinde zorlukların
or­taya çıktığı da açıktır.

Tabiat ve hakikat
konusundaki kavramlar, sı­nıfsal veya sınıfsal olmayan çıkarlar, dinsel
İnançlar ve benzerleri, bir kişinin veya grubun eğitimin doğası ve İşlevleri
konusundaki gö­rüşlerini toplumsal yaşamın öteki alanların­dan bir derece daha
fazla etkiler. Şu halde, eğitimin farklı tanımlan eğitimin yöntemi ve içeriği
üzerindeki farklı düşüncelerden kay­naklanmaktadır. Bu türden durumlarda en ge­nel
içerikli tanım en kullanışlısı olmaktadır. Bu meselelerin bazıları aşağıdaki
sosyolojik ta­nım denemeleri verilirken belirtilmiştir:

1-
E.Durkheim, terimin bilimsel kullanımı­nın “Yetişkin kuşaklar tarafından,
henüz top­lumsal hayata hazır olmayanlara (çocuk ve gençlere) yönelik olarak
icra edilen etkileri” belirlemesi gerektiği görüşündeydi. Buradan yola
çıkarak tanımını şöyle yapıyordu: “Eği­tim, genç kuşakların yöntemli bir
tarzda top­lu msallaştırılmasını içerir.” Tanım Durkhe-im’in eğitimi
toplumda uzlaşma ve bütünleş­me sağlayan ve gelecek kuşaklarda yer alacak
kişilerde uygun karakter özellikleri yaratan bir kurum olarak gören işlevsel
(functional) görüşünden kaynaklanmaktadır.

‘Toplum” ancak
üyeleri arasında yeterli dü­zeyde bir tek renklilik varsa, yaşamını devam
ettirebilir. Eğitim bu tckrenkliliği, ta başın­dan toplum yaşamının
gerektirdiği benzerlik­leri çocukta yerleştirerek güçlendirir”. Ve bu

anlayış bazıları
nesiller üzerindeki vurgunun sınırlayıcı ve kafa karıştırıcı olduğunu düşün­seler
de, Avrupalı sosyologlar arasında ortak payda durumundadır.

2- M.Weber,
karşılaştırmalı araştırma ama­cıyla “Pedagojik amaç ve araçlara İlişkin
bir ti-polojİ çizmiş”, bu tipolojiye paralel bir de “ege­menliğin
toplumsal yapıları” tipolojisi hazırla­mıştı. Her eğitim sisiemi,
çocukları karizma-ttk-rasyonel bürokratik devamlılık içinde bir nokuda var
olan, egemenlik İlişkisinde belirle­yici olabilen statü grubunu karakteri/C
edip ona uygun olan belli bir yaşam biçimi İçin ha­zırlama amacım taşıyordu.

3-
K.Mannheim İse eğitimi, sosyal teknikler -İnsan davranışını varolan toplumsal
İlişki ve örgüt kalıplarına uysun diye etkileme yöntem­lerini içeren genci bir
kategori- içinde sınıfla-misti. Yakın zamanlarda psikolojinin etkisi al­tına
girmiş bulunan eğitim araştırmaları saha­sı, bir zamanlar genel felsefe
disiplininin sınır­lan İçindeydi. Bugün ise antropoloji, ekono­mi, siyaset
bilimi ve sosyolojinin eğitini üzerin­de giderek daha önemli bir etkisinin
olduğu­nu görüyoruz,

Uygulamalı bir alan
olan eğitimin konumu, kendisini başka alanlardan ve kavramsal çer­çevelerden
ayırmak hususunda zorluklar çı­karmaktadır. Yine de pek çok araştırmacı ve
bilim adamına göre, eğitim üzerine yapılan ça­lışmalar, öğrenmeye yönelik ve
çoğunlukla da okul bağlamları İçindeyeralan araştırma faali­yetlerini ifade
etmektedir. Üzerinde çalışılan problemler ve yöntemler, araştırmacının geç­mişi
ve aldığı eğitime göre büyük farklılıklar gösterebilmektedir. Şüphesiz daha
önceden geçerli olan, eğitimin amaçlarına yönelik açık­lamalar getiren felsefi
yaklaşımla karşılaştırı-lırsa, sosyal bilim ve davranışçı yöntemlerin önem
kazanması, kullanılacak araçlar konu­sunda bir ilgi alanı değişikliğini
beraberinde getirmiştir.

Uygulamalı bir alan
olması nedeniyle eğitim alanında yapılacak araştırmalar iş, hükümet ve basın
alanındaki liderlerin geliştirdiği ve is­tediği alanlarda gerçekleşmeye
başlamıştır. Örneğin 1950’lcrin sonlan ile 60’ların başında

Amerikan siyaset
liderleri Sovyetler Bİrliği’y-le girişilen uzay çalışmaları yarısıyla çok İlgiliy­diler.
Tanınnıış eğitimci James B.Conant bu yüzden Amörika Birleşik Devletlerinde
akade­mik eğitimin kalitesindeki düşüşü anlatan bir dizi rapor hazırlamıştı.
Eğitim araştırmaları sonucunda, farklı öğretim programları başla­tıldı. Öğretme
yöntemleri, okul-İçi ilişkiler ve okul yapılarının değiştirilmesi gibi, daha
çok bilim adamı ve mühendis yetiştirmeye yönelik değişiklikler
gerçekleştirildi. Örneğin bu dö­nemde “yeni matematik” ortaya çıktı
ve psiko­log Jerome Bruner gibi çok etkili eğitimciler bilim, matematik ve
öteki akademik program­ların daha alt sınıflarda okutulmasını önerdi­ler.

1960’ların
ortalarında, insan hakları üzerine gelişen tartışmalar eğitim araştırması
yapanla­rın ilgisini fırsat eşitliği meselelerine yöneltti. Jean Piagct’nin
çalışmaları, eğitim programla­rının bireysel ilgilerin ortaya çıkabileceği
şekil­de gevşetilmesi yolunda iddiaları olan Ameri­kan ve İngiliz
araştırmacılarına fikri bir temel sağladı. Bazıları bu fikirlere, çok fazla
şeye izin verdiği için karşı çıktı, ama amaç çocuklar­da bulunan gelişme
sistemleri ile eğitim prog­ramları arasında uyumlu bir İlişki bulabilmek­ti.
Bununla birlikte, bilgi alanlarının hiyerarşi­sine karşı azalan ilgi
(matematik, pozitif bilim­ler ve öteki kolej hazırlık dersleri en üstte, di­ğer
disiplinler aşağıya doğru sıralanır) ve bir birey olarak çocuğun konuya İlgi
duymasının önemi, fırsat eşitliği meseleleriyle uyumlu bir yapı ar/ediyordu.

Eşitlik, eğilim
araştırmaları ve tartışmaları alanındaki farklı kesimlerde önemli bir konu
olmaya devam etti. Örneğin James Cole-man’ın binlerce Amerikan okulundan
sağladı­ğı verilerin çözümlenmesi, okuldaki başarı ve ait olunan ırk arasındaki
ilişkinin ne ölçüde önemli olduğunu farklı değişkenler düzeyinde açıklamaya
çalışıyordu. Bulgular öğrencinin sı­nıfsal konumu ve içinde bulunduğu ırk İle
bi­reysel başarı arasında önemli bir etkililik ilişki­si olduğunu gösteriyordu.
Bu bulgulardan yo­la çıkılarak hemen öğrencileri ırk olarak farklı alanlardan
geçirerek daha üst düzeyde ırk dengesi sağlayacak bir ortam yaratılmasına ça­lışıldı.
Aynı dönemde okul-öncesi programla­rın siyahlar ve öteki düşük gelir
gruplarından gelen öğrencilerin başarısında ne gibi etkileri­nin bulunduğu
yolunda araştırmalar gerçekleş­tirildi.

Eşitliği sağlama
yolunda pedogojik faktörle­rin kullanımını araştıran çalışmalar yapılır­ken,
geleneksel fırsat eşitliği kavramı ilk kez tartışmaya açıldı. Coleman 1973’dc
eğilimde fırsat eşitliği düzeyinde -farklı kesimlerden ço­cuklara harcanan
kaynakların miktarı- değil de, elde edilen sonuçlar düzeyinde Ölçülmesi
gerektiğini söylüyordu. Bu yolla benzer veya farklı ırk ve toplumsal gruplardan
gelen kişile­rin başarı kalıplarının ne şekilde oluştuğunu görmek mümkün
olacaktı. Bu tür bir fırsat eşitliği anlayışı benimsenseydi, oyunun kural­ları
oldukça önemli biçimde değişebilirdi. Bu öneri, eşit sonuçların elde
edilebilmesi için eşit olmayan kaynak aktarımlarını gündeme getirebilecek bir
öneriydi.

Coleman’ın Önerdiği
metod hiçbir zaman tam olarak kabul görmedi. Yine de Amerikan politikacı ve
eğitim planlamacıları federal kay­nakların, sakatlar, azınlıklar ve siyahlar
gibi özel gruplara daha fazla aktarılmasını sağla­maya yöneldiler: Okullardaki
ırk dengesizliği­ni ortadan kaldıracak şekilde düzenlemeler ya­pılmaya
başlandı; meslek okulları ve üniversi­teler de kadınlar ve azınlık grupları
için Özen­dirici fırsatların arı tırıl masına çalışıldı.

Coleman’ın, fırsat
eşitliği kavramını yeniden tanımlaması öncesinde bile telafiye yönelik
politikalara karşı çıkanlar vardı. En ünlü ma­kale Arthur Jensen’in farklı
zihni yeteneklere sahip çocukların farklı şekilde eğitim alması gerektiğine
dair çalışmasıydı. Yüksek zeka dü­zeylerine sahip çocuklar problem-çözme
me-todları İle eğitilmeli, düşük zekaya sahip olan­lar ise ilişki-kurma
yöntemlerine tabi tutulma­lıydı. Jensen’in makalesi üç bakımdan büyük
tartışmalara açıktı: IQ testleri zekayı ölçüyor­du; bir toplumdazeka, %
80genetik faktörler­le açıklanabiliyordu ve siyahlar kültür yanı az olan
standart zeka testlerinde beyazlardan da­ha az puan alabiliyorlardı. Jenscn
yazısını bitirirken, çevre-zenginleştirilmesi yolundaki ça­balar 10 düzeyini
yükseltmede sınırlı etkiye sahiptir’ diyor ve eğitimcilerin herkese uygun
öğrenme biçimlerini kavramsal ve yöntemsel olarak geliştirmeye daha fazla zaman
harca­malarını öneriyordu. Jensen’in kendisi, IQ testlerinin iki tür öğrenim
kalıbına yatkın olan kişileri ortaya çıkarabilme yeteneğine sahip ol­duğunu,
siyah ve öteki azınlık gruplarının da­ha adil bir muameleye tabi tutulmalarının
ge­rektiğine inanıyordu. Ayrıca öğretme biçimle­rinin, öğrencinin Öğrenme
biçimlcriylc uyum­lu olması gerektiğini bazı öğrencilerin öğret­menin
önyargısının kurbanı olma tehlikesine maruz kalabileceğini de düşünüyordu. Yine
deJensen siyahların genetik faktörler nedeniy­le beyazlardan daha kötü sonuçlar
alacağını alttan alta ima ediyordu.

Jensen çocukların,
öğrenme tiplerine bağlı olarak ya kavramlar yoluyla ya da ilişki kurma yoluyla
öğrendiğine inanıyordu. Ama aslında çocuklar aynı yetenekleri en suni yöntemle
bi­le Öğrenebiliyorlardı. Sembolleri bir kağıt üze­rine ses ifade edecek tarzda
tercüme ederek veya belli sayılarla ifade edilen şeyleri tekrar ederek
Öğreniyor olabilirlerdi. Yani öğrenme­nin görünümü aynı şeyi veriyordu. Bununla
birlikte her grup, öğrenme hakkında bir şey­ler Öğreniyor da olabilirdi. Bir
grup, öğrenme­nin belli bir yönüne bakarken, öbürleri öğren­meyi temelde bir
kavram edinme ve prob­lem-çözme faaliyeti olarak kabul edebilirdi. Jensen’in
makalesi bu varsayımın üzerine da­yandığını hisseıtirse de, farklı öğrenme
biçim­lerinin bir diğerine dönüştürülemeyeceğinika-n it la m ıy ordu.

Bazı bilim adamları
eğitimde eşitliği Ölçme­de dışsal ölçütlerin kullanılmasına karşı çıktı­lar. Bu
iddiaların çoğu, hükümetin İşin içine karışmasıyla gerçekçi olmayan umutların
yara­tıldığım ve bunun da kısıtlanmıştık duygusu­nu, belki de şiddet ve terörü
beslediği inancını temel olarak alıyordu. Çevre faktörleri önem­li
addediliyordu, ama çevrenin kayda değer yönleri olan alışkanlıklar, adetler,
disiplin ve İleri görüşün sınıfsal kültürle belirlendiği ve değiştirilmesinin
zor olduğu düşünülüyordu.

Çünkü bu çalışmalar
sınıfsal küliürü ve adet­lerle tulumları bağımsız değişkenler olarak ka­bul
ediyordu. Öğrencinin adetleri, tutumları ve başarısı arasındaki ilişkileri çok
iyi İncele­me şansı yoktu.

Bu genişlemiş bakış
açısı Marksist düşünce­nin yeniden ilgi çekmeye başlaması ile müm­kün oldu.
Özellikle İki ekonomistin, Bowles ve Gintis’İn çalışmaları kayda değerdir.
Çalış­malarının sonucu, okula devam etmenin top­lumsal hareketlilikle çok az
değişime yol açtı­ğını söylüyordu. 10 rakamlarının kontrol altın­da tutukluğu
araştırmalarda bile okullar, geliş­miş kapitalist ülkelerdeki hiyerarşik
ilişkiler tarafından İhtiyaç duyulan kişilik özelliklerini yaratma ve
meşrulaştırma işlevi görüyordu.

Bowles ve Giniis’in
bulguları metodolojik olarak birçok açıdan İtiraza uğradı. Ama bu çalışmaların
en önemli etkisi eğitim üzerine çalışmalarda Marksist bir bakış açısının Ame­rika’da
yaratılması oldu. Bu bakış açısı İngilte­re, Batı Avrupa, Avustralya ve bazı
Üçüncü Dünya ülkelerinde kurulmuşbir geleneğin de­vamı mahiyetindeydi.
Marksistler, eğitim araş-tırmalarındaki vurguyu bireysel alandan daha geniş
toplumsal, tarihsel, kültürel ve politik alanlara kaydırdılar.

Tek tip Marksist bakış
açısı yoktur elbette, örneğin Brezilyalı eğitimci Paulo Freinc ilha­mının büyük
bölümünü Marksizmdcn alması­na rağmen Fransız varoluşçuluğu, fenomeno-loji ve
Hıristiyan ilahiyatından da geniş biçim­de yararlanmıştı. Bazı analizciler
yapısal bir yaklaşım benimseyip, hiyerarşik üretim tarzla­rının eğitim sisi emi
üzerinde nasıl bir etkisi ol­duğunu çözmeye çalıştılar. Ötekiler etnogra-fik
bir yöntem kullanıp, okullarda işçi sınıfı bi­lincinin nasıl geliştirildiğini
ya da nasıl engei-iendİğînİ araştırdılar. Sınıfla öğretilen bilgile­rin, farklı
toplumsal sınıflar tarafından nasıl yeniden üretildiğini araştıran ilginç
çalışmalar yapıldı. Öğretmenlerin eğilim hususunda ge­liştirdiği radikal eğitim
anlayışınınyarallığı çe­lişkiler de araştırıldı.

Marksisi-eğİlimli
araştırmalar eğitim proble­minin tanımında yeni bir alan açtıysa da, daha çok
eleştirel bir akım olarak kaldı ve çok seyrek olarak tartışmaların asıl seyrini
belirteye-bildi. Eğitim üzerine düşünenler arasında, eşitsizlik bir problem
olarak belirlendiğinde Marksizm anlamlı bir dinleyici kitlesi hala bu­labiliyor.
Ama Amerika, İngiltere ve Batı Av­rupa’da işsizlik oranları bunalım-dönemi son­rası
rakamlarına kadar yükselmesine rağmen, politika plancıları tartışmaları eşitlik
mesele­sinden ustaca uzaklaştırdı ve “yüksek teknolo­ji devrimi” için
eğitimin ihtiyaçlarına doğru yö-neltiiler. Eğitim araştırmaları artık
“bilgisayar bilme ve kullanma”nm gereklerine cevap vere­cek alanlarda
yapılıyor, geleceğin bilim adamı ve mühendislerinin nasıl yetiştirileceğine ce­vap
verilmeye çalışılıyor. Programlarınyoğun-laştırılnıası okula kabul şartlarının
yükseltil­mesi,yüksek Öğretimde evliliğe İzin verilme­mesi ve kamu
okullarındaki “gereksiz” fazlalık­ların azaltılması önerilen çözümler
arasında­dır.

Bu, eğilim
araştırmalarının doğası ve politik güçler tarafından belirlenen istekler
yönünde öteki disiplinlerden ödünç alınan yöntemler çerçevesinde benimsenen
programlardan öte bir program geliştirilmesi hususundaki sorula­rın sorulduğu
bir noktadır. Eğitim konusunda­ki araştırmalarda bağımsız bir anlayışın edinil­mesi
konusundaki son çaba Amerikan filozo­fu John Dewcy tarafından gerçekleştirildi.
De-wey’den sonra eğilim felsefesi farklı bir görü­nüm kazandı ve kavramların
çözümlenmesi ile dilsel arılık önemli olmaya başladı. Fakat eğitimin karşı
karşıya bulunduğu kuşaklar-ara-sı süreklilik ya da değişim ve kültürel
yeni-den-üreümi yöneten toplumsal süreçler daha derindeki problemler olarak
varlığını koru­yor. Toplumsal kimlik kalıpları ve süreçlerini inceleme
hususunda çok az bir sistematik ça­ba harcanmış olmasına rağmen, böylesi bir
programın İçermesi gereken belli başlı unsur­ları belirtmek mümkün görünüyor.
Bu tür araştırmalar, belli bir toplum taralından ödül­lendirilen bilgi türleri,
gelecekte varolacak ku­şaklara uyan bilgi türünün ortaya çıkarılması ve uygun
öğretim yönlerinin bulunması, bilgi­nin toplumdaki farklı gruplar arasında
nasıl dağıldığını gösteren yolları İnccleyebilmelidirler. Böylesi bir program,
eğitim üzerine yapı­lan çalışmaların disiplinlcrarası özelliğini sür­dürmelidir,
ama eksik olan derlİ toplu bakış açısını da cdincbilmelidir. Ayrıca günümüzde­ki
eğitim sisteminin iyi bir eleştirisini de İçer­mesi beklenebilir.

(SBA) Bk. Kültür;
Öğrenme.