Edmund Husserl – Kesin Bir Bilim Olarak Felsefe

Edmund Husserl – Kesin Bir Bilim Olarak Felsefe

Felsefe, gelişmesinin hiçbir döneminde bu kesin bilim olma iddiasını yerine getiremedi; hatta felsefi çığırların bütün çeşitliliğine ve karşıtlıklarına rağmen Rönesanstan bugüne sürüp gelen özü bakımından birlik gösteren gelişme çizgisinin son döneminde bile.

Felsefe problemlerinin asıl anlamı bile henüz bilimsel açıklığa kavuşturulmuş değildir.

Doğalcı Felsefe
…doğabilimci her şeyi doğa diye, tinbilimci de her şeyi tin diye, tarihsel oluşum diye görmek ve bunun sonucu olarak da bu şekilde görülmeyeni yanlış yorumlamak eğilimindedirler.

…doğalcılığın aşırı ve tutarlı bütün biçimlerini karakterize eden şey, bir yandan bilincin doğallaştırılması, öte yandan idelerin ve onlarla birlikte bütün mutlak ideallerin ve normların doğallaştırılmasıdır.

Sözün kısası, denebilir ki, doğalcı, davranışlarında idealist ve nesnelcidir.

Nesnelliğin herhangi bir türünü, genel neliği bakımından incelemek, onların varilmişlik tarzlarının peşie düşmek ve ona özgü nelik içeriğini ‘açıklığa kavuşturma’ sürecini tüketmek demektir.

O halde, tüm böylesi incelemeleri, hatta bir dereceye kadar ayrı tutulacak incelemeleri de fenomenolojik incelemeler başlığı altında topluyoruz.

Böylece (…) bilincin doğa biliminin karşısında bir bilinç fenomenolojisi ile karşı karşıya geliyoruz.

Psikolojinin ‘empirik bilinç’le, doğa bütünlüğü içinde var olan bir şey olarak ve deneysel tavır almış bilinçle ilgili olduğu: buna karşılık fenomenolojinin ‘saf’ bilinçle, yani fenomenolojik tavrın bilinciyle ilgili olduğudur.
Bu doğruysa, o zaman psikolojinin fiziksel doğabiliminden daha çok felsefe olmadığı ve olamayacağı hakikatine zarar vermeksizin, psikolojinin önemli bazı nedenlerden dolayı –fenomenoloji aracılığıyla- felsefeye daha yakın olması ve kaderinde felsefeyle içiçe örülmüş kalması gerektiği sonucu çıkar.

Modern psikoloji artık ‘ruh’un değil de, daha çok psişik fenomenlerin bilimi olmak istiyor. Bunu istiyorsa o zaman bu fenomenleri kavramsal kesinlikle betimlemeli ve belirleyebilmelidir.

Şeylerin bir doğası vardır ve bu doğası belli bazı sağın kavramlarla deneysel mantıksal bir yol izlenerek belirlenebilir.

Aslına bakılırsa yalnızca bir tek doğa, şeylerin görünüşlerinde görünen doğa vardır.

Psikolojideki en geniş anlamıyla psişik fenomen diye adlandırdığımız her şey, ona kendi başına ve kendisi için bakılırsa, doğa değil, işte tam fenomendir.

O halde bir fenomen ‘tözsel’ bir birlik değildir, ‘reel özellikler’i yoktur, gerçeklikte değişmez ve nedensellik içinde değildir; tüm bu kelimeler ise doğa bilimindeki anlamda kullanılıyor.

Fenomenlere bir doğa atfetmek, onları reel belirleyici öğelerini, nedensel bağlantılarını araştırmak –bu tam bir saçmalıktır…

Bir şey ne ise odur, kendiyle aynı kalır; doğa ebedidir.

Psikolojik olan bir şey, bir fenomen gelip geçer; kalıcı, kendiyle aynı, doğa bilimi anlamındaki gibi nesnel olarak belirlenebilecek, örneğin nesnel olarak öğelerine bölünebilen, asıl anlamıyla çözümlenebilir olan bir varlık barındırmaz.

Fenomenleri verildikleri gibi almak gerek, yani akmakta olan bilince sahip olma, kast etme, görünme olarak.

Görme neliği, neliğin varlığı olarak kavrar, herhangi bir şekilde varoluşa sahip olduğunu öne sürmez.

Psikolojiyi, psişik olanın bilimini yalnızca kendi başına ‘psişik fenomenler’in ve onların bedenle bağlantılarının bilimi olarak görmek elbette sakıncasız değildir.

Çağdaş psikolojinin, onu hakiki tam bilimsel anlamıyla psikoloji olmaktan alıkoyan temel hatası, bu fenomenolojik metodu tanımamış ve geliştirmemiş olmasıdır.

Psikoloji ve fenomenoloji metotlarının eleştirel ayrılışı, fenomenoloji metodunun, bilimsel bir akıl teorisinin ve aynı şekilde yeterli bir psikolojinin hakiki yolu olduğunu gösterir.

Açıktır ki felsefi eleştiri de, geçerlilik konusunda gerçekten hak iddia ettiğine göre felsefedir ve bu anlamıyla kesin bir bilim olarak sistematik felsefenin ideal imkânını birlikte gerektirir.

Her büyük felsefe, yalnızca bir tarihsel olgu değildir; onun aynı şekilde hayat deneyiminin eğitimin, kendi zamanlarındaki bilgeliğin en üst yüceltimi olarak, insanlığın tin hayatının gelişiminde de büyük ve hatta kendine özgü teleolojik işlevi vardır.

İdeye göre çabalayan her insan, kelimenin en temel anlamıyla zorunlu olarak filozoftur.

Bütün hayat bir tavır almadır, bütün tavır almalar bir gereğin, mutlak geçerli olmayı talep eden normlara göre geçerlilikleri veya geçersizliklerine ilişkin bir yargının altındadır.

Bekleyemeyeceğimiz kesindir, tavır almak zorundayız.

Çağ uğruna sonsuzluğu feda edemeyiz, kendi sıkıntımızı hafifletmek için, evlatlarımıza, sonradan kökü kazınmaz bir kötülük olarak katmerli sıkıntılar devredemeyiz. Sıkıntı burada bilimden kaynaklanmaktadır.

Dünya görüşleri çatışabilirler, yalnızca bilim, sorunu karara bağlayabilir ve onun kararı sonsuzluğun damgasını taşır.

Bilim kişisel değildir.

Derinlik, bilgeliğin işidir, kavramsal açıklık ve duruluk kesin teorinin işi. Derinlik sınırlarını, açık, rasyonel biçimlere dönüştürmek, işte bu kesin bilimlerin yeniden yapılanmasının temel sürecidir.

Çağımız, çöküş çağı olarak adlandırılıyor. Bu ithamı haklı bulamıyorum. Bunca yüksek sayıda çalışan güçlerin işe koyulduğu ve böylesi başarılarla çalıştığı bir çağ, tarihte zor bulunur.

Çağımız realitelere inanmak istiyor. İşte onun en yamak realitesi ‘bilim’dir; yani felsefe bilimidir, çağımızda en çok ihtiyaç duyulan.

Felsefe, özü bakımından ne de olsa hakiki başlangıçların, kaynakların bilimidir.

Köklerle ilgili bilim, yönteminde de her bakımdan köktenci olmalı.

Hiçbir yerde köktenci önyargısızlıktan vazgeçmemeli ve böyle ‘şeyler’i deneysel ‘olgular’la bir tutmalı, dolayısıyla kuşkusuz büyük çapta dolaysız görüyle mutlak olarak verilen idelerin karşısında kör kör durmamalıdır.

İhtiyaç duyulan, kendi gözleriyle görmeye çağırmak değil, daha çok, görüleni önyargıların zorlamasıyla anlamı kaybolacak şekilde yorumlamamazlıktır.

Çeviren: Abdullah Kaygı
Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, 1997, Ankara