Edmund Husserl – Avrupa İnsanlığının Krizi ve Felsefe

Edmund Husserl – Avrupa İnsanlığının Krizi ve Felsefe

(Matematiksel-kesin doğabilimi) Görülür veriyi salt öznel, görece görünüş olarak algılar ve özneler-üstü (nesnel) doğayı sistematik yaklaşım içinde, öğeler ve yasalardaki şartsız genelliğine göre araştırmayı öğretir.

İnsan tinselliği insan doğasını temel alır, tek tek her insanın ruh hayatı cisimsellik üzerine kurulmuştur, her topluluğun, bu topluluğun üyeleri olan tek tek insanların cisimleri üzerine kurulduğu gibi.

Öyleyse tinbilimsel fenomenler için, doğrudan kesin bir açıklama bulmak ve bununla bağlantılı geniş çaplı bilimsel bir uygulama yapmak isteniyorsa, tinbilimciler tini salt tin olarak incelememeli, tersine cisimsel temellere geri dönerek matematiksel fiziğin ve kimyanın yöntemleriyle açıklamalarını yapmalıdırlar.

Dünya eşit hakla iki gerçeklik alanından, doğa ve tinden oluşmuş bir yapı olsaydı, hiçbirine öbürü karşısında yöntemsel ve olgusal öncelik tanınsaydı o zaman durum farklı olurdu.

Ama tek başına doğanın kendine göre kapalı bir dünya gibi ele alınması gerekmektedir, yalnızca doğabilim önünde geçilmez bir sonuç olarak tüm tinsel olandan kendini soyutlayabilir ve doğayı salt doğa olarak araştırabilir.

Aslında halkların zoolojisi yoktur. Onlar tinsel birliklerdir, onlarda ve özellikle uluslar üstü Avrupa’da düzenli yinelemenin erişilmiş ve erişilebilir olgun Gestalt’ı yoktur.

Avrupa insanlığının tinsel ereğini (telos) içinde ayrı ayrı ulusların ve tek tek insanların özel ereği saklıdır, bu erek sonsuzluktadır, tüm tinsel oluşum, diyelim ki, gönlümde yatan sonsuz bir idealdir. Gelişimin ereği (telos) olarak bilindiği gibi, pratikte de zorunlulukta istenç hedefi olarak bilinmektedir ve bununla normların, normatif idelerin, yönetimi altında bulunan yeni, daha yüksek bir gelişim düzeyine varılmış olmaktadır.

Yunanlılar ona felsefe derlerdi. Doğru çevrildiğinde ilk anlamıyla bu, evrensel bilimden, evrenin tüm varolanın biricikliğinin biliminden başka bir şey değil.

Bilimsel çalışmanın kazandırdığı şey gerçek değil, ideal olandır.

Bilim bir görevler sonsuzluğu demektir, bu görevlerle her an sonlu bir şeyin hakkından gelinir ve kalıcı değer olarak saklanır.

Yunanistan tarafından yaratılmış ve Yeniçağ’da geliştirilmiş ilimsel düşünme şekilleriyle büyüyüp, Hint ve Çin felsefesi ve biliminden (astronomi, matematik) söz etmek, yani Hindistan’ı, Babil’i, Çin’i Avrupaca yorumlamak çarpıklıktır, bir anlayış yanlışlığıdır.

Felsefeden yola çıkan genel idealleştirme süreci içinde tanrı, deyim yerindeyse, logoslaştırılır, mutlak logos’un taşıyıcısı haline getirilir.

Mantık ya da logos belirlenimini burada zaten ayrıca dinin tanrıbilim açısından –doğru varlığın kendi en derin tarzında temellendirilmesi olarak- inanmadaki apaçıklığa dayanmasında görmek istiyorum.

Felsefe öncesinde bilgiyi eleştiren sorular, apaçıklık soruları sorulmaz.

Felsefenin Avrupa insanlığı içinde, bütün insanlığın en yetkinli makamı olarak işlevini devamlı yerine getirmesi gerekir.

Avrupa’nın krizinin yanlış yoldaki bir akılcılığın içinde kök saldığının da farkındayım. Ama akılcılık bu şekliyle kötüymüş ya da insan varlığının bütünü içinde yalnızca düşük düzeyde anlam taşıyormuş gibi bir fikir edinilmemelidir.

Aklın, aydınlanma döneminin akılcılığı biçiminde gelişmesinin bir yanılgı, her ne kadar anlaşılabilir olsa da, bir yanılgı olduğunu memnuniyetle kabul ediyoruz. (Alman idealizmi bu kabulde biza göre çok önce davranmıştır)

Felsefe şimdi belli bir zamanın tarihsel olgusu olarak felsefeyi ve ide, sonsuz bir görevin idesi olarak felsefeyi birbirinden ayırmamız gerek. Belli bir zamanın tarihsel eylemi olan felsefe, sonsuzluğun öncü idesini ve hatta bu arada doğrulukların tümlüğünü eylemleştirme yolunda az çok başarıya ulaşmış denemedir.

Filozof, hep doğru ve tam anlamında felsefeyle, onun sonsuz ufuklarının hepsiyle başa çıkmaya hazır olmak zorundadır.

Felsefe dünyada, varolanın evrenini görür ve dünyada ulusal öznel ve kişisel öznel olarak değişen dünya tasarımlarına karşı nesnel dünya haline gelir, yani doğruluk nesnel doğruluk olur. Böylece felsefe kozmoloji olarak işe koyulur, öncelikle besbelli ki kavramsal ilgisi içinde cisimsel doğaya yönelmiştir, çünkü mekân ve zamanda verilmiş her şey her durumda, en azından taban olarak, cisimselliğe ihtiyaç duyar.

Doğa herşeyi bağlayan homojen bir bütündür, yani kendi başına bir dünyadır, homojen yer ve zamansallık tarafından çevrelenmiştir, tümü res extensae olarak birbirinin aynı ve birbirinin nedeni olan tek şeylere ayrılmıştır.

Sokrates’ten beri insan insanlığının öznel yanıyla, kişi olarak tinsel topluluk hayatı içindeki insan olarak konu ediliyor. İnsan nesnel dünyanın içine yerleştirilmiş olarak kalıyor, ama onun insanlığı Platon ve Aristoteles için büyük konu haline geliyor.

Tin gerçektir, dünyada nesnellik kazanır.

Başarı ölçüt alındığında insan tinini bir zaferidir. Ama yöntemlerinin ve kavramlarının akılcılığı tamamen görecelidir. Kendisi gerçek bir akılcılıktan tümüyle yoksun olan bir başlangıcı varsayar.

Nesnel bir ruh öğretisi hiç olmadı ve asla da olmayacak.

Tin ve hatta yalnızca tin kendi içinde ve kendisi için olarak vardır, bağımsızdır ve bu bağımsızlık içinde, yalnızca bunun içinde, tastamam akılcı, tastamam ve tepeden tırnağa bilimsel olarak ele alınabilir.

Tin ancak safdillikle dışa bakınmasından kendine geri dönerse ve kendinde, yalnızca kendinde kalırsa, kendi kendisiyle yetinebilir.

Tinin temel özünü intentionaliteleri içinde kavrayarak ve ondan yola çıkarak sonsuza uzanan tutarlı bir tin çözümlemesi yapacak gerçek bir yöntemin oluşması, transzendental fenomenolojiye yol açtı.

Avrupa varoluşunun içinde bulunduğu krizin yalnızca iki çıkış yolu vardır, Avrupa’nın hayatın akılcı anlamına yabancılaşarak batışı, tin düşmanlığı ve barbarlıkla son buluşu ya da aklın doğalcılığı kesin bir şekilde kahramanca yenmesi yoluyla felsefenin tininden Avrupa’nın yeniden doğuşu.

Avrupa’yı tehdit eden en büyük tehlike yorgunluktur.

Çeviren: Ayça Sabuncuoğlu & Önay Sözer
Afa Yayıncılık, Ekim 1994, İstanbul