Ed. Philip Gourevitch – Yazarın Odası

Ed. Philip Gourevitch – Yazarın Odası

Ustalar Yazma Sanatını
Tartışıyor

Truman Capote & Pati Hill, 1957 (s. 15-34)

…yazmaya ne zaman
başladınız?

On-on bir yaşındaydım.

Kısa öykü en zor ve en çok disiplin gerektiren düzyazı
türüdür.

Öykü, sadece kendi doğallığında anlatılırsa doğru biçime
ulaşır.

Yazdıkları arasında beğendikleri;

Başka Sesle Başka Odalar, Çimen Türküsü, Miriam, Doğumgünü
Çocukları, Son Kapıyı da Kapa, Gece Ağacı, Acıyı Öğren…

Her şeyi okurum.

Haftada ortalama beş kitap okuyorum.

Sizi en çok etkileyen
yazarlar…

Faulkner, Welty ve McCullers

Gençlik heveslerim: Poe, Dickens, Stevenson…

Hep aynı kalan meraklar: Flaubert, Turgenyev, Çehov, Austen,
Forster, Maupassant…

Austen, Forster, Maupassant…

Yazma alışkanlıkları…

Elimin altında sigarayla kahve, yatakta uzanmadan veya bir
koltukta gevşemeden düşünemiyorum.

Yazmaya başlamadan önce
bir kitabın son hali kafanızda tamamen şekillenir mi?

Her defasında bir öykünün bütün akışı gözümün önünden film
şeridi gibi geçer.

Ne var ki yazma aşaması her an sürprizlerle dolu.

Eserlerinizin ne kadarı
otobiyografik?

Pek azı gerçek olay ve kişilerden esinlenilerek yazılmıştır.

Çimen Türküsü yazdığım tek gerçek şeydir.

Eleştiri…

Bir eser yayınlanmadan önce fikirlerine güvendiğiniz
birisinden aldığınız eleştirinin tabii ki yapıcı etkisi olur. Ama
yayınlanmasından sonra eser hakkında sadece övgüleri duymayı ya da okumayı
isterim.

…asla ama asla bir eleştirmene cevap vererek kendinizi küçük
düşürmeyin.

Batıl inançlarla bağlılık bana garip bir huzur veriyor.

Ernest Hemingway & George Plimpton, 1958 (s. 35-64)

Kitap yazma sürecini
biraz anlatır mısınız?

Sabahın ilk ışıklarıyla çalışmaya başlarım.

Bir sonraki sahne kafanızda canlanınca ara vermek en iyisi.

Silahlara Veda’yı bitirirken son bölümünü tekrar tekrar
yazmıştım. Son sayfası bir türlü olmadı, otuz dokuz defa tekrar yazmam gerekti.

Nerede takıldınız?

Sözcükleri doğru seçmede.

En iyi âşıkken yazılır.

Yazar adaylarına
önerileriniz…

İyi yazmayı güç bulduğu için gitsin kendini tavana assın
derim. Sonra da hiç acımadan ipi kesip kendini yazmaya zorlamalı. Bu durumda
yazmaya başlarken elinde en azından ipe çekilme hikâyesi olur.

Hangi yazarlardan en çok
öğrendiniz?

Twain, Flaubert, Stendhal, Bach, Turgenyev, Tolstoy,
Dostoyevski, Çehov…

Amatörlerin tarz diye adlandırdıkları şey, genelde daha
önceden zaten yapılmış bir şeyi ilk defa yapmayı denerken meydana gelen
kaçınılmaz sakarlıklardır.

İyi bir yazar için en esaslı hüner; bedeninde şoka
dayanıklı, saçmalık algılama cihazına sahip olmaktır. Buna yazar radarı da
denir ve bütün büyük yazarlarda vardır.

T. S. Eliot & Donald Hall, 1959 (65-89)

Şiir yazmaya başladığımda on dört yaşındaydım. Fitzgerald’ın
Ömer Hayyam isimli eserinden esinlenerek aynı türde birkaç kasvetli,
tanrıtanımaz ve umarsız dörtlük yazmıştım.

Baudelaire ve Laforgue’un etkisiyle daha üretken oldum.

İnsan bir şeyi söyleyip rahatlamak ister, söyleyip
rahatlayana kadar da neyi söyleyeceğini pek bilemez.

İçeriğin ne olacağını
tam bilmeden önce şekil mi seçmiş oluyorsunuz?

Evet, bir bakıma öyle. (…) Şekil içeriğe bir enerji getirdi.

Tamamlanmamış bir şiir benim için silinip atılabilir.

Katedralde Cinayet’i yazarken şiirsellik adına güzel
mısralar yazmanın şiirin dinamiğini sürdürmediği sürece hiçbir işe yaramadığını
anlamıştım.

Dört Kuartet’in en iyi
eseriniz olduğuna inanıyor musunuz?

Evet, her birinin bir öncekinden  daha iyi olduğunu düşünüyorum.

Jorge Luis Borges & Ronald Christ, 1967 (91-134)

New York’a gittim, çok hoşuma gitti. Kendi kendime dedim ki
ben yaptım bu şehri. Bu benim eserim.

Epik şiirler bana lirik ya da ağıt türlerinden daha çok
hitap ediyor.

Asker kökenli bir aileden geldiğim için olabilir.

1936’da bir kitabım yayınlanmıştı (Sonsuzluğun Tarihi). O
yılın sonunda toplam otuz yedi tane satılmıştı.

Otuz yedi… İnsanın hayal gücüne sığar.

Çok fazla batıl inancım vardır.

Bir şey göstermek gibi bir niyetim hiç yok.

Tarif ediyorum, yazıyorum.

Sarı, renkler içinde en canlı olanıdır.

Gri bir dünyada yaşıyorum. Ama sarı parıldıyor.

Gençken hep metaforlar arardım. Sonradan fark ettim ki
gerçekten güzel metaforlar hep aynı. Yani zamanı yolla karşılaştırıyorsunuz,
ölümü uykuyla…

Metafor üretirseniz bile bir saniyelik bir şaşırtıcılık
taşıyabilir ama herhangi derin bir duygu yaratmaz.

…daha önce aralarında bir ilgi kurulmamış şeylerin arasında
bir ilgi kurmak daha iyidir çünkü aralarında gerçek bir ilgi yoktur.

Bir kitaba adayabilirsiniz kendinizi, her sözcüğüyle oynayıp
her sıfatı daha iyisiyle değiştirebilirsiniz, ancak değişiklikleri yapmadan
bıraktığınızda daha iyi bir kitap çıkar ortaya.

Bir yazar eğer kendi yazdıklarına inanmıyorsa okurlarının
inanmasını nasıl bekler?

Kitap, kendini yazdırır.

(Bir yazar) Yazdıklarının okura verdiği keyif oranında ve
uyandırdığı hislere göre değerlendirilmeli…

Johnson, Shakespeare’den daha İngiliz bir yazar.

Shakespeare ıstırapları abartıyor.

Shakespeare’de her zaman bir İtalyan taraf ya da Yahudi bir
özellik hissettim ve belki de kendilerinden farklı olduğu için İngilizlerde bir
hayranlık uyandırdı.

…bir insan sadece kendi yazdıklarıyla bir şey olur ya da
olmaz, başkalarının söyledikleri hiçbir şeyi değiştirmez.

Kısa öykü ve deneme
türlerini birbirine karıştırdığınızı söyleyebilir misiniz?

Evet, ama bilerek yaptım.

Rebecca West & Marina Warner, 1891 (s. 135-178)

Eserlerinde işlemediği tek bir acı dolu insan hikâyesi
kalmamıştır.

Dilindeki hırs ve keskinlik okurları şaşkına çevirdi.

1892’de Londra’da doğdu.

H. G. Wells’ten olan tek çocuğu Anthony Panther’i tek başına
büyüttü…

Gençken Twain kadar güzel yazmak için çıldırırdım.

İnsanlık ısmarlama bir şey değil, sürekli mücadele…

G. H. Wells’le çok mutsuz günler geçirdim. Bir tür
sadistliğe kurban gittim.

Sadece elimde bir kurşun kalem varken ve yazıyorsam ya da
kalemle oynuyorsam bir şeyleri hatırlayabiliyorum.

Sanıyorum elleriniz sizin yerinize odaklanıyor. Niye böyle
bilmiyorum.

Gabriel Garcia Marquez & Peter H. Stone, 1981 (s. 179-207)

Her zaman asıl işimin gazetecilik olduğuna inanmışımdır.

Gazetecilikte tek bir yanlış bütün işi hükümsüz kılar.
Romanda ise tam tersi, bir tek gerçek bütün işi meşru kılar.

Bir romancı, insanları inandırdığı sürece her istediğini
yapabilir.

Yaprak Fırtınası’nı yazdığımda yazar olmayı istediğimi,
kimsenin beni durduramayacağını ve tek yapmam gereken şeyin dünyadaki en iyi
yazar olmaya çalışmak olduğunu anladım.

Yazdıklarımda gerçekle ilgisi olmayan bir tek satır bile
olmamasına rağmen, kitaplarıma en büyük övgünün hayal gücüyle ilgili yapılması
beni çok güldürüyor. Sorun Karayipler gerçeğinin hayal bile edilemeyecek bir
düşe benzemesi.

Hayali olayları ince
detaylarına kadar anlatıyorsunuz ki bu, olaylara bir gerçeklik kazandırıyor.

…gökyüzünde filler uçuyor diyecek olursanız, insanlar
inanmayacaktır. Ancak dört yüz elli fil şu anda gökyüzünde uçuyor derseniz,
inanma olasılıkları artar.

Asıl sorun birçok kimsenin benim hayali romanlar yazdığıma
inanması. Hâlbuki ben çok gerçekçi bir insanım…

Gücünüz arttıkça kimin yalan kimin doğru söylediğini anlamak
zorlaşır.

İyi bir yazar olmak için yazdığınız her an zihninizin
tamamıyla açık ve sağlığınızın yerinde olması gerekir. O romantik edebiyat
kavramına karşıyım.

En güç şeylerden biri ilk paragraftır. Bir ilk paragrafta
aylar harcarım, bir kere onu halledince gerisi kolayca geliyor. Kitabınızdaki
birçok sorunu ilk paragrafta çözüyorsunuz zaten. Teması, tarzı, dili ortaya
çıkmış oluyor.

Yüzyıllık Yalnızlık
niçin bu kadar tuttu sizce?

En küçük bir fikrim yok.

Film yönetmeni olmak istediğim bir dönem oldu.

Sinemayı, her şeyi mümkün kılan bir iletişim aracı olarak düşünmüştüm.

William Faulkner & Jean Stein, 1956 (s. 209-233)

Eğer ben olmasaydım biri benim yazdıklarımı yazacaktı.

Sanatçının hiçbir önemi yoktur. Yazdığı önemlidir.

Yazdıklarımı tekrar yazsam eminim daha iyi yazardım.

Bir yazar nasıl iyi bir
romancı olur?

Yetenek

Disiplin

Çalışmak

Yaptığıyla hiç yetinmemeli.

Yazarın tek sorumluluğu sanatına karşıdır. İyi bir yazarsa
tamamen acımasız olur. Bir hayali vardır. Hayal öyle bir acı verir ki ondan
kurtulmak zorundadır.

…işim için ihtiyacım olan şeyler kâğıt, tütün, yiyecek ve
biraz viski.

Yazarın ekonomik özgürlüğe ihtiyacı yoktur.

Para karşılı yazılmış iyi bir şeye rastlamadım hiç.

Hiçbir şey iyi bir yazarı yok edemez.

İyi yazarların başarıyla veya zengin olmakla uğraşacak
zamanları yoktur. Başarı kadınsıdır ve kadına benzer, önünde eğilirseniz,
üzerinizden geçer. O yüzden kadınlara elinizin tersini göstermelisiniz. O zaman
belki önünüzde sürünürler.

Yazma işinde mekanik bir yöntem veya kestirme bir yol
yoktur.

Ses ve Öfke

Beynimde bir resim olarak başladı.

Resim, küçük bir kızın armut ağacında oturduğu çamurlu bir
ağaç eviydi, orada bir pencereden büyükannesinin cenazesini görebiliyor ve
aşağıda bekleyen erkek kardeşlerine neler olduğunu anlatıyordu.

Kendimi en yakın hissettiğim kitaptır.

Hikâye genellikle bir tek fikirden veya beynimde bir
resimden doğar. Bir hikâye yazmak basit olarak o anı yaşatmak, niçin meydana
geldiğini veya sonradan olanlara neyin yol açtığını açıklamaktır.

En üzücü şeylerden biri bir insanın tek yapabileceği şeyin
günde sekiz saat, her Allah’ın günü çalışmak…

Bundan dolayı insan kendini ve herkesi mutsuz ve bedbaht
eder.

Graham Greene & Martin Shuttleworth, Simon Raven, 1953 (s. 235-251)

Stephen King & Christopher Lehmann-Haupt, Nathaniel Rich (s. 253-294)

Beş-altı yaşımdaydım, çizgi romanlardan resim kopyalayıp
kendi öykülerimi yazardım.

Yazmaya başladığımda görüntüleri yazma eğilimim vardı.

Bazen filmler sin olabiliyor. Wolves of Cella’da
Kurosowa’nın Seven Samurai filmini anlatmaya çalıştım.

Her zaman kitapların bir tür kişisel saldırı gibi olması
gerektiğini düşündüm.

Biz insanlar nelerden korkarız, cevap kaos, yabancılar.
Sonra değişikliklerden korkarız. Beklenmedik aksaklıklardan korkuyoruz ve bu da
benim ilgimi çeken şey.

Anlattığım şey sıradışı olanın yaşama tecavüzü ve bunun
üstesinden nasıl geldiğimiz.

…yüz yıl sonra insanların hangi kitaplarımı okuyacağı
konusunda bir tahmin yapmam gerekirse Mahşer ve Medyum’u koyarım.

The Paris Review Interview

Türkçeleştiren: Öznur Ayman

Timaş Yayınları

 2009