Ebu Said el-Harraz Kimdir, Hayatı, Eserleri, Hakkında Bilgi

27

Ebû Saîd Ahmed b. îsâ el-Harrâz (ö. 277/890 [?]) Fena ve beka nazariyesinin kurucusu olarak bilinen mutasavvıf.

Bağdat’ta doğdu. Serî es-Sakatî, Bişr el-Hâfî ve Muhammed b. Mansûr et-Tû-sî gibi süfîlerin öğrencisi oldu. Zünnûn el-Mısrî ve Cüneyd-i Bağdadî gibi ünlü sûfîlerle sohbet etti. Bağdatlı ve Küfeli sûfîlerden faydalandı. Günümüze ulaş­mayan Kitâbü’s-Sır adlı risâlesindeki gö­rüşlerinden dolayı Bağdat’ta tenkitlere uğrayınca Buhara’ya, oradan da Mekke’­ye giderek bir süre bu şehirde ikamet ettikten sonra Mısır’a geçti. “Allah’la be­nim aramda perde yoktur” şeklindeki sözü tepkiyle karşılandığından Mısır’ı da terketmek zorunda kaldı. Daha sonra Basra’ya gitti. Kuşeyrî’ye göre 277’de (890). Sülemrye göre 279′-da (892). Câmî’ye göre 286’da (899) ve­fat etti.

Ebû Abdurrahman es-Sülemî, Harrâz’ı, “Süfîlerin önderi ve en fazla saygı göre­nidir” diye tanıtır. Ta­savvufun bütün meseleleri hakkında sağ­lam bilgilere ve derin tecrübelere sahip olan Harrâz, kaynaklara göre “fena ve beka ilmi” hakkında ilk konuşan sûfîdir. Bu noktaya işaret eden Hücvîrî, Harrâz’a bağlanıp onun yolundan giden ve bu sebeple Harrâzi-yân (Harrâziyye) adını alan bir sûfî züm­resinin varlığından bahseder. Harrâz’a göre “fena” insanın kulluk görevini ifa etmesi, fakat bunu görmemesidir. “Be­ki” ise kulun ilâhî tecellilerle baki olma­sıdır. Bu makamdaki kul Allah’a o kadar yaklaşır ki kendini unutur. Ona, “Nere­den geliyorsun, nereye gidiyorsun?” şeklinde sorular sorulsa hep “Allah” diye ce­vap verir.

Hâce Abdullah-ı Herevî, Harrâz’ın eş­siz ve büyük bir sûfî olduğunu belirttik­ten sonra hiç kimsenin tevhid konusu­nu ondan daha iyi bilmediğini, tasavvuf yolunda hızlı gittiği için kendisine kim­senin yetişemediğini ifade eder ve, “Keş­ke biraz aksak olsaydı!” diyerek beka ve fena konusunda aşırılığa kaçtığını ima eder. Harrâz fena ko­nusunu tevhidle beraber düşünür; uyanış haliyle birlikte bulunan fena ile bek­leyiş haliyle birlikte olan bekayı en yüce hal sayar. Ona göre fenanın alâmeti ki­şinin dünyaya ve âhirete yönelik zevkle­rinin, hatta bütünüyle beşerî benliğinin yok olmasıdır. Bu bakımdan kendi ruhî yükselişini şu veciz sözüyle özetlemiş­tir: “Nice zaman O’nu aradım, fakat ken­dimi buldum; şimdi ise kendimi arıyo­rum, fakat O’nu buluyorum”. Harrâz’a göre Allah zuhur edince kul yok olur, kul yok olunca Allah zuhur eder. Mâverâünnehir sûfîieri, “Kişi ben­liğinden kurtulmadan O’nu bulamaz”; İraklı sûfîler ise. “Kişi O’nu bulmadan benliğinden kurtulamaz” derlerdi. Ebû Ali Siyâh’a göre her iki görüş de aynı anlama gelmekle beraber içlerinde Har­râz’ın da bulunduğu Iraklılar’ın görüşü daha uygundur (Câmî, ay). Kul, Hakk’ı hem ilim hem marifetle bulursa da ma­rifet yolu daha üstündür.

Harrâz tevhid konusundaki işaretle­riyle Cüneyd-i Bağdâdfye, Allah -kul iliş­kisine dair görüşleriyle de Hallâc-ı Mansûr’a tesir etmiştir. Nitekim Cüneyd, “Al­lah, Harrâz’ın sahip olduğu halin haki­katini bizden istemiş olsaydı mahvolur­duk” diyerek onun manevî makamının yüceliğine olan hayranlığını ifade etmiş­tir. Ebü Saîd el-Harrâz’ın, “Allah’ı zıtları bir araya getirerek tanıdım” sözünü Muhyiddin İbnü’l-Arabî kendi tasavvuf anlayışına göre yorumlamış ve bu yorum tenkitlere yol açmıştır.

Harrâz şer’î hükümlere titizlikle bağlı kalmanın gereğine inanırdı. “Zahire ay­kırı düşen her gizli ilim (ilm-i bâtın) bâtıl­dır” sözü, kendisinden sonraki süfîlerin dillerinden düşürmedikleri bir vecize ol­muştur. Bununla birlikte, “Mukarreb olan­ların günahı ebrârın sevabıdır”; “Arifle­rin riyası müridlerin ihlâsından daha iyi­dir” gibi ifadelerle ortaya koyduğu gö­rüşleri dolayısıyla tenkit edilmiştir. Har­râz hadis dinlemiş ve rivayet etmiş ol­makla beraber güvenilir bir hadisçi sa­yılmamıştır.