EBU ABDURRAHMÂN ES-SÜLEMÎ KİMDİR? HAYATI VE ESERLERİ

50

Muhâmmed b. El-Hüseyn b. Mûsâ el-Ezdî, mutasavvifeden bir âlimdir. Babası tarafından Ezdî, anası tarafından Sülemî’dir. Validesi cihetinden ced­di bulunan El-Kudve Amr, Nîsâburlu olup aslen Benî Sülem kabilesine mensuptur.

Ebû Abdi’r-Rahmân (330) târihinde Horasan’da doğmuş, (412) senesi Nîsâbur’da vefat etmiştir. Rahmetu’llâhi aleyh.

Meşâyihi:

Ebû Abdi’r-Rahmân, ilim ve irfan tahsili için bir çok seyahatları göze aldırmış, Nîsâbur, Merv, Irak, Hicaz havalisindeki birçok âlimlere mülâkî olmuş, ezcümle Ebü’l-Abbâs el-Asamm, Ahmed b. Alî el-Mağribî, Muhâmmed b. Ahmed er-Râzî, Hafız Ebû Alî el-Huseyn en-Nîsâbûrî, Saîd b. el-Kaasım el-Berdaî gibi meşâhirden hadis ahz ve rivayet etmiştir. Kendisinden de el-Hâkim Ebû Abdi’llâh, Ebü’l-Kaasım el-Kuşeyrî, Ebü Bekr el-Beyhakî gibi yüksek âlimler rivayette bulunmuşlardır.

Mevki-i İlmîsi

Ebû Abdi’r-Rahmân, Horasan’ın en büyük bir âlimidir. Sûfiyyenin de en muhterem bir şeyhidir. Kırk sene kadar hadis okutmuş, yazdırmıştır. Tasav­vuf tarikına, hakayık ilimlerine, selefin siyer ve menâkıbine bihakkın vâkıf olduğu cihetle tasavvufa ve sâireye dâir yüzlerce kitap yazdığı rivayet olu­nuyor.

Maahâzâ kitaplarında hadis ilmi usulünce sabit olmayan bir kısım hadis­ler mevcut bulunmaktadır. Bu cihetle hakkında sika değildir, zayıftır denil­miştir, fakat kendisini tezkiye edenler de vardır. Ezcümle Hatîb-i Bağdadî diyor ki: “Ebû Abdi’r-Rahmân’ın kadri hemşehrileri arasında pek yüksektir, kendisi mahmûdü’l-hâldir, ehl-i  hadîstir.”

Tâcü’d-Dîn-i Sübkî de diyor ki: “Doğru olan Hafîb’İn sözüdür. Ebü Ab-di’r-Rahmân sikadır, aleyhindeki lâkırdılar mu’teber değildir.”

 

Tefsirdeki Mesleği:

 

Ebû Abdi’r-Rahmân es-Sülemî Hakayiku’t-Tefsir ünvanlı kitabını muta­savvıfların mesleği üzere yazmıştır. Bu kitapta âyât-ı Kur’âniyyenin mutazammın olduğu işaretlerden, latifelerden bir kısmını kendi sünûhâtı dâire­sinde yazmağa çalışmıştır.

Bu kitap, bâzı zevatın tenkidine hedef olmuştur. Ezcümle Zehebî mer­hum diyor ki: “Ebû Abdi’r-Rahmân, celâleî-i kadre mâliktir, musannefâtının bin cüz’ olduğu söyleniyor, onun (Hakaayiku’t-Tefsîr) unvanlı bir kitabı var, keski onu yazmamış olsaydı, bu, bir tahriften bîr karmatadan ibaret­tir.”

Tezkiretü’l-Huffâz’ında da diyor ki: “Ebû Abdi’r-Rahmân, Hakaayiku’t-Tefsîr’i te’lîf etmiş, bunda birtakım musibetleri, Bâtmiyye te’vilâtını ityâh etmiştir.

Filhakika Sûfiyyenin bu kabil kitapları hadd-i zâtında Kur’ân-ı Kerîm’in bir tefsiri olmak mâhiyetinden uzaktır. Bunlar, Kur’ân-ı Mübîn’in asıl bütüh beşeriyyete hitap eden âyât-ı celîlesini lisan kavâidine mutabık, Şâri-i Hakîm’in asıl muradına muvafık surette tefsir etmek vazifesini deruhte etmiş değildirler, bu gibi zevat bu âyât-ı İlâhiyyenin asıl zahirî olan ma’nâlarının murâd-ı ilâhî olduğunu ve buna münâfi olacak te’vîlât ve tevcîhâtın bâtıl bulunduğunu kitaplarının müteaddit yerlerinde bi’1-münâsebe dermeyân et­mişlerdir. Bu zâtlar, yalnız bu âyât-ı Sübhâniyyenin tazammun ettiği hakayık ve ledünniyyâttan bir kısmını kendi mazhariyetleri nisbetinde izhâra çalışmışlardır. Bu cuhetle tahrîrine muvaffak oldukları kitaplar da birer tef­sir değil, Kur’ân-ı Mübîn’den mülhem oldukları bir kısım işârât ve letâif mecmuası mâhiyetinde bulunmaktadır.

Şu kadar var ki, işârât ve letâif denilen yazıların bir kısmı, rûh-ı Kur’-ân’a münâfî görüldüğünden bu cihetle din âlimlerinin nazar-ı tenkidini celbetmiş, bu yazıların sahipleri hakkında bi’z-zarûre bâzı sözler söylenmiştir.

Ebû Abdi’r-Rahmân es-Sülemî gibi hakîkaten Sûfiyyeden bulunan bir zâ­tın bu baptaki yazıları ise, hüsn-i niyyete mukarin, te’vil ve tavzîha müstaid olduğundan hakkında ta’n ü teşnîa lüzum yoktur, hatâsı olsa da hüsn-i niy­yete bağışlanacağı lûtf-i îlâhî’den me’muldür.

Müellefâtı : Muhtasar, mutasavvifâne bir eserdir: Ve sâire.

Me’hazlar: Tezkiretü’l-Huffâz, Tabakaatü’s-Sübkî, Keşfü’z-Zünûn, El-A’lâm.

KAYNAK: Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi (Tabakatü’l-Müfessirin), Bilmen Yayınevi

Sülemî Ve Tefsiri

İslâm tarihinde IV. hicrî asır, siyâsî ve fikrî hareketler bakımından mühim bir dönüm noktasıdır. Hilâfetin çoğalması, emir ve valilerin istiklâl ilân etmeleri, bu dönemde vuku bulmuştur. Müellifimiz, Muhammed b. el-Huseyn b. Muhammed b. Musa el-Ezdî es-Sülemî (325-412/936-1021) Horasan bölgesinin en önemli şehirlerinden olan Neysâbûr’da doğdu. Baba tarafından Ezd kabilesine mensup olduğu için “el-Ezdî”, anne tarafından da Süleym kabilesine nispetle “es-Sülemî” denilmiştir. Her iki kabile de Arap asıllı olduğundan Sülemî de hem baba hem de anne tarafından Arap’tır. Künyesi Ebû Abdirrahmandır. Babası Hüseyin b. Muhammed, zâhid, muttakî, devamlı mücâhede eden, muamele ilimlerine vâkıf, fakir, fakat sânı yüce bir sûfî idi. Annesi zamanının servet sahibi sûfî âlimlerinden Ebû Amr İsmail b. Nuceyd’in kızıdır. Böyle zâhid ve muttaki bir anne ve babadan doğan Sülemî’yi, babasının genç yaşta ölmesi üzerine, anne tarafından dedesi olan Ebû Amr İsmail b. Nuceyd himayesine aldı. Dedesi, çocuğu olmadığı için Sülemî’yi küçük yaştan itibaren yanından ayırmamış, derslerinde ve meclislerinde de beraber bulundurmuştur. İlk tahsiline Kur’ân hıfzı ile başlamış, sırasıyla edebiyata ve dile dâir bilgiler elde etmiştir. Daha sonra çalışmalarını genellikle hadis araştırmalarına hasretti ve tasavvufî bilgile­rini artırmaya gayret etmiştir. Re’y, Hemedân, Merv ve Hicaz gibi şehir ve bölgelere seyahat ederek oralardaki şeyh ve âlimlerden faydalandı. İlk hocaları, dedesi olan Ebû Amr İsmail b. Nuceyd, kendisinden tarikat hırkasını giydiği Ebû’l-Kâsım en-Nasrâbâzî, Ebû Nasr es-Serrâc gibi elliye yakın şeyh sayılabilir. Dedesinin ölümü ile kendisine büyük bir servet kalan Sülemî, bu para ile zengin bir kütüphane tesis etti. Bir de Neysâbûr’da bir hânkâh yaptırdı. 412/1021 senesinde vefat ettiğinde bu hânkâha gömüldü. Kendisinden ilim alan talebelerinden 25 kadarı şöhrete ulaşmışlardır. Abdülkerim el-Kuşeyrî (ö. 465/1072) bunlardan biridir.

Velûd bir müellif olan Sülemî’nin eserlerinin sayısı büyük bir yekûn tutmaktadır. Bu eserler genellikle hadis, tefsîr, târih ve tasavvuf ile ilgilidir. Eserlerinin leh ve aleyhinde birçok görüş vardır. Onun en fazla itham edilen yönü sûfîler için hadis uydurmasıdır. İslâm bilginleri ahlâkı güzelleştirici hadisler üzerinde fazla titizlik göstermemiş ve daha ziyade ahkâm hadisleri üzerinde durmuşlardır. Ahmed b. Ubeyd “Ravzâtu’l-Muhibbîn” adlı kitaba yazdığı mukaddimesinde bu hususa işaret etmektedir. “Eğer bu kitapta zayıf hadislere ve isrâiliyât hikâyelerine rastlarsan bil ki bu, müellifin ta’n edilmesine sebep teşkil etmez. Çünkü onlar ahkâm hadislerinde titiz davranıyorlardı. Fakat hüküm koymayan hadislerde bu titizliği göstermiyorlardı.” Ahmed b. Hanbel de şöyle demektedir: “Biz helal ve haram hakkında rivayet ettiğimiz vakit senetlere çok dikkat ederdik. Amellerin faziletleri hakkında olan, bir hüküm koyup kaldırmayan hadislerin senedleri üzerinde fazla durmazdık.”

Bu esastan hareket edecek olursak, Sülemî hakikat ve tasavvuf ilimlerine vâkıf bir kimse idi. Bu sahada ünlü eserleri vardır. Zamanına kadar tertib edilmeyen kitapları telif etmiş, kırk seneden fazla da imlâen ve kırâeten hadis okutmuştur. Yaptığı ilmî seyahatlerde, meşâyih tabakalarını, onların siretlerini ve sözlerini, târihlerini, âdâb ve sohbetlerini yazmıştır.

Sülemî’yi gerek muasırları ve gerekse sonradan gelen pek çok ilim adamı medhetmiş, onun tasavvuf mesleğini övmüşlerdir. Abdülgâfir b. İsmail el-Fârisi, el-Hâkim Ebû Abdillah İbnu’l-Beyyi, el-Hucvirî, İbnu’l-Esîr, Dâvûdî, Hatib el-Bağdâdî, Kuşeyrî gibi İlim adamları, ondan övgü ile bahsederlerken, es-Sübkî, ez-Zehebî, İbnu’l-Cevzî, İbn Teymiye, el-Vâhidi ve İbn Salah’ı onu tenkid edenler arasında görürüz. Genellikle yapılan tenkitler iki noktada toplanabilir: Birincisi, Hakâiku’t-Tefsir’ini sûfîler için telif etmesi, diğeri ise sûfîler için hadis uydurmasıdır.

Sülemî’den evvel tasavvufî tefsirler telif edilmiştir. İlk sûfî tefsiri Sehl b. Abdillah et-Tüsterî’nin yazdığını söylemiştik. Daha sonra, Ebû Bekr el-Vâsıtî de bu üslûpta bir tefsir yazmıştır. Sülemî’nin tefsiri bunlardan sonra gelir. Bu bakımdan sûfîler için tefsir yazmakla itham edilmesi uygun değildir. Hadis uydurması meselesine gelince, Sülemi’yi, hadis uydumakla itham eden ilk şahıs muasırı olan Muhammed b. Yusuf el-Kattân en-Neysâburî’dir. Bu ithamın, bir asla dayanıp dayanmadığı iyice araştırılmadan daha sonraki nesillere intikal etmiş bir görünüm arzettiği anlaşılmaktadır.

Bir hadisçi olarak, rivayet edilen hadisleri tetkik edilince, bunların hüküm koyma veya hükmü kaldıran cinsten olmadığı görülmektedir. Onun hadisleri, zühde, tevazua, hased, kibir, ucûb ve benzeri kötü huylardan sakınmaya dâirdir. Eserlerinin içinde, zayıf hattâ mevzu hadisler olabilir. Baş tarafta da zikrettiğimiz gibi, bu, onu ithama vesile olmamalıdır. Zira, Sülemî bunları uydurmamış, itimât ettiği ve itirazı küstahlık saydığı şeyhlerinden duyduklarını, tenkide tâbi tut­madan almıştır. Onun uydurduğu söylenen hadislere, daha önce gelen zâhid ve sûfîlerin eserlerinde rastlanmaktadır. Gazâli’nin kitaplarında da mevzu hadislerin bulunduğunu bilmekteyiz. Fakat Gazâlî kitabına bu hadisi aldı diye hadis va’zetmiştir diyebilir miyiz? Bu bakımdan Sülemî’ye yapılan tenkitler ağırdır. Ancak onu itham edenlerden bir kısmı onu tebrie etmeye çalışmışlardır.

 

Tefsiri

 

Kaynaklardan elde edilen bilgiye göre Sülemî’nin eserlerinden büyük bir kısmı bize kadar intikal etmemiştir. Bilhassa üzerinde duracağımız tefsiri büyük hacimli bir ciid olarak dünyanın çeşitli kütüphanelerinde, yazma halinde bulunmaktadır. Bu eser İslâm tasavvufu ile uğraşan Massignon, R. Hartman, Arberry ve W. Ebermann gibi Avrupalıların dikkatini çekmiş ve eserlerinde, onun önemine temas ederek, neşredilmesini istemişlerdir.

Sülemî bu tefsirinde kendi fikirlerinden ziyâde, kendisinden evvelki sûfî tevillerin nâkili durumundadır. Çeşitli sûfî te’villeri bir araya getirerek toplamış, zamanındaki ve kendinden önceki sûfîlerin anlayış, düşünüş ve duyuşlarının kaybolmasına mani olmuş ve onları bir tertip altında toplamıştır. Nasıl Taberî, kendinden evvelki zahir ehlinin tefsir kaynaklarını toplamış ve onların kaybol­masını engellemiş ise, Sülemî de bâtın tefsir kaynağını toplayan ve onların kaybolmasına manî olan kişidir. Bu tefsir Sûfîlik târihinin özelliklerinin anlaşılmasına yardım edecek önemli bir eserdir. O, tasavvufî araştırmalar için en önemli ve en zengin hazinelerden biridir.

Kendisinden önceki sûfilerin izahlarına dayanılarak tasavvufî işarî mâhiyette yazılmış olan bu tefsin, birçok müellif tenkit etmiş ve hatta ondaki izahlara inananların zındık ve kâfir olacakları görüşüne kadar varanlar olmuştur. Bu aşırı ithamlara rağmen, kendisinden sonra gelen, sûfî işârî tefsirlere tesir etmesi, matbu olmadığı halde İslâm âleminde yüzlerce nüshanın el yazması halinde bulunması, onun değerini göstermesi bakımından önemlidir.

Sülemî’nin bu tefsiri, Kur’ân’ın bütün sûrelerini ihtiva etmektedir. Her sûre başına ibaresini ekleyerek, o sûre hakkında söylenen işârî tefsir yönlerini ele alır. Zahirî yönlerini ortaya koymaz. Nitekim zâten kendisi de tefsirinin mukaddimesinde “Zahir ehlinin müstakil kitaplarda yaptığı gibi ben de hakikat ehline tefsiri toplamaya muhabbet ettim” demesinden de anlaşılacağına göre, bu tefsirde zahir tefsir murâd edilmemektedir. Bu yönü adetâ Taberî ile mukayese edilebilir.

Sülemî’nin tefsirinin kaynaklarını, Hz. Peygamber, Hz. Ali, Abdullah b. Abbas ve diğer bazı sahabilerle birlikte, Ca’fer b. Muhammed es-Sâdık, İbn Atâullah el-İskenderî, Cüneyd, el-Fudeyl b. lyâd, Sehi b. Abdillah et-Tüsterî ve daha pek çok zevatın tefsirleri teşkil eder. Görüldüğü gibi bu tefsirde Sülemî’nin şahsî görüşlerinden ziyâde, onda hakim olan başkalarının görüşleridir. Sülemî’nin bu işteki rolü, onları toplamak ve tertip etmek olmuştur. Bu bakımdan tefsir yönünden kendisine yapılan ithamlar pek tasvib edilmez. Zaten Sülemî de böyle bir telife başlayış sebebini şöyle anlatmaktadır:

“Zahir ilimlere vâkıf olanların, kıraat, tefsir, müşkil, ahkam,  i’rab, lügat, mücmel,  nâsih,  mensûh  gibi  çeşitli  Kur’ân  ilimlerinde  ileri  gittiklerini,  fakat hiçbirinin Cenâb-ı Hakkın hitabının hakikat ehlinin dilinden mânâsını anlamaya yanaşmadığını, ancak Ebu’l-Abbas b. Atâ’ya ve Ca’fer b. Muhammed es-Sâdık’a nisbet edilen dağınık bazı âyetler üzerinde durulduğunu gördüm. Ben de onlardan beğendiğim bazı sözler işitmiştim. Gücüm ve çalışmam nisbetinde bunu da onların sözlerine katmak ve hakikat ehli şeyhlerin sözlerini de ilâve etmek istedim. Bu husustaki şeyleri toplama işlemi için Allah’a istihare yaptım. Bu konuda ve yapacağım bütün işler için ondan yardım istedim, O, bana yeter ve ne güzel yardımcıdır O.”

Sülemî’nin tefsirini rivayet yönünden ele alırsak, onda şu hususiyetleri görebiliriz: Verdiği haberlerin İsnâd zincirlerinde” dikkatli olmak lazımdır. Zira onda, sahîh ve söyleyenin isabet ettiği nakiller olduğu gibi, söyleyenin hatâ ettiği haberler de vardır. Nakledilenden zayıf ve şüpheli nakillerin varlığı da unutulmamalıdır. Ca’fer-i Sadık’tan gelen nakiller genellikle böyledir. Ama zamanındaki sûfî düşünceyi aksettirmiş olması yönünden önemlidir.

Yaptığı nakillerde şeyhten nakleden râvî zincirini verirken, çoğu zaman şeklinde  verir. Söyleyeni belli  olmayan  yorumlar  için  de formülünü kullanır.

Bu tefsirlerin her ne kadar sûfî görüşleri ve işârî tefsiri aksettirdiğini söylemiş isek de, sanıldığı gibi zahirî tarafı da hiç yok denemez. Bazı âyetlerde önce zahir mânâ verilmekte, sonra da bâtınî mânâya geçilmektedir. Hattâ bazı âyetlerin sadece zahir rivayet tefsiriyle iktifa edilmiştir. Bu tefsirde, âyetleri asıl mânâsından uzaklaştıracak veya çıkaracak te’villere çok az rastlanır. Onun tefsirinde te’vilden ziyade, âyetlerin taşıdığı derûnî hikmetler üzerinde açıklama­lar vardır. Meselâ, Hud Sûresinin 117. “Rabbin, kasabaların halkı ıslâh olmuş iken, haksız yere onları yok etmez” âyetinin tefsirinde:

Zahirî tefsir konusunda: “Ehli birbirine insaf edici olduğu takdirde” ibaresiyle zahir tefsire yer vermiştir. Keza Fatiha Süresindeki “Hamd” lafzı hakkında “Hamd hem genişlik hem darlık zamanında olur. Şükür ise ancak nimetler karşılığında olur” diyerek hamd ile şükrün farkını zahirî olarak belirtmektedir.

Yine Bakara Sûresinin 155. “Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan, ürünlerden biraz eksiltmekle deneriz, sabredenlere müjdele” âyetini açıklarken, imâm eş-Şafi’i’nin

“Havf, düşman korkusudur; açlık, Ramazan ayı açlığı; mallardan eksiltme, zekât; nefislerden eksiltme, hastalıklar; meyvelerden  eksiltme, sadakalardır. Bunları  edaya sabredenleri  müjdele” şeklindeki zahir açıklamasına yer vermiştir. Bu izah şekli, İmâm eş-Şâfi’iye atfedilen Ahkâmu’l-Kur’ân adlı eserde de aynen mevcuttur. Bunlardan ve daha pek çok örnekten anlaşılacağı üzere, Sülemî zahir mânâ veren kaynaklardan da faydalanmış ve onları eserinde göstermiştir.

Sülemî tefsirinde âyetleri ve hadisleri, bir âyeti tefsir etmek için delil getirmiş, kısacası Kur’ân’ın Kur’ân ile ve Kur’ân’ın hadis ile tefsirini yapmıştır. Âyetlerin açıklanması için Arap şiirinden şahitler getirmeyi ihmal etmemiştir. Müellifimiz, âyetlerin açıklanmasına yardım edecek tasavvufî hikâyeleri de nakletmeyi ihmal etmez. Sülemî, Âdem’in yaratılışı, cennet, melekler hakkında İsrâiliyâttan olduğunu söyleyebileceğimiz bazı haberleri de nakletmekten çekinmez. Meselâ, Ra’d Sûresinin 13. “O’nu, gök gürlemesi, hamd ile melekler de korkularından teşbih ederler…” âyetini tefsir ederken, İbnu’z-Zencânî’nin şöyle dediğini nakleder:

“Gök gürlemesi meleklerin bağırmaları, yıldırım da kalblerinin kükremesi, yağmur ağlamalarıdır.” Bu şekilde izahlar İslâmî bir temele dayanmadığı gibi, genellikle bu gibi haberler başka yollarla girmiş İslâm’a âit olmayan haberlerdir.

Buraya kadar rivayet yönüne temas ettiğimiz Sülemî’nin tefsiri, genellikle re’ye dayandığından, bu tefsiri dirayet tefsiri içerisinde mütalaa edip o yönden özelliklerini inceleyebiliriz:

Ebu Abdirrahman es-Sülemî, genellikle hüküm bildiren âyetler üzerinde durmamış, onları tefsir etmeden geçmiştir. Zaten sûfîlerle Bâtınîleri ayırdeden en mühim husus da burada belirir. Bildiğimiz gibi hakiki sûfîler zahir mânâyı kabul ederler. Bâtınîler ise fıkhî hükümleri te’vil ederek, zahir hükümleri ortadan kaldırmak isterler. Her ne kadar daha sonraları gelen sûfîlerin tefsirlerinde fıkhî ahkama bâtınî mânâlar verilmeye başlanmışsa da, zahir inkâr edilmemiştir.

Müfessirimiz çok az da olsa, usulle ilgili bazı bilgilen vermiştir. Meselâ, Lokman Sûresinin 17. “İyilikle emret” âyetini tefsir ederken, emrin çeşitleri hakkında bilgi vermekte ve Vâsıtî’nin bu konuyu şöyle anlattığını zikretmektedir: Emir birkaç çeşittir:

Farz olan emir:  (Namazı kıl).

Tekvîni emir:  (Ol).

Tağyîrî emir: (Aşağılık birer maymun olun).

Tehdit emri: (İstediğinizi yapın).

Irşad emri  (Adaleti yerine getirenler olun).

Kaziyye emri: (Rabbin ancak kendisine ibadet etmenizi emretti).

İstihza emri: (Sesinle gücünün yettiğini yetilirinden oynat).

Sünnet emri: (Yeyince dağılırı)

Ma’rûf emri: (İyilikle emret).

İhsan emri: (Yer açın ki Allah’ta size yer açsın).

Kifaye emri: (Müşrikleri öldürün) gibi.

Sülemî’nin tefsirini sâde bir Arapça ile yazmasına rağmen, Arap dili grameri bakımından bazı açıklamalar yaptığını görürüz. Meselâ, Bakara Sûresinin 2. (Bu kitap) âyetinde” lafzını tefsir ederken çeşitli gramatik açıklamalarda bulunmuştur.

Müellifimiz, sûfîlere büyük sevgi beslediği ve onlara itimad ettiği için, onların sözlerini tenkitsiz kabul etmişse de, bulduğu her haberi olduğu gibi almamış ve bazı haberlerde şüphelerini belirtmiştir, bazılarına da itimâd etmediğini söylemiştir. Meselâ, “Besmele” deki harfleri izah ederken, Hz. Peygamber’den, eğer doğru ise, şöyle rivayet edildi: “ba” bahası, “sin” senası, “mim” mecdidirdemektedir. Keza Enbiya Sûresinin 83. âyetinde, Hz. Eyyûb’un çektiği sıkıntıdan bahsederken, Enes’in Hz. Peygamberden rivayet ettiği hadisi naklettikten sonra “Ben bu hadis hakkında emin değilim. Bu Hz. Peygamber’in sözüne benzemiyor” demektedir.

Genellikle sûfîler, Kur’ân’daki hurûfu mukattaalar hakkında çok indî diyebileceğimiz te’viilere kalkışmış ve haklı olarak da tenkidlere maruz kalmışlardır. Sülemî de bu hurûfu mukattaaları te’vil ederken, Kur’ân’ın gerçek mânâsından uzaklaştığı yerler olmuştur. Bu harflerin, Allah ile Nebisi arasında bir sır olduğunu söyledikleri halde, akıl almaz te’viller ileri sürmeleri ve bu konuda gereken şahidi getirememeleri, garib karşılanmaktadır. Bu da sûfîlerin kendilerini rüsûh sahibi kimseler olarak addetmeleri ve sırların sırrına vâkıf ola­cak kimseler olarak kabul etmelerinden ileri gelmektedir.

Tasavvufî tefsirde genellikle görülen insanın kâinata benzetilmesi (antropomorfizm), kâinattaki olayların insana tatbik edilmesi, bu tefsirde de kendini göstermektedir. Meselâ, Bakara Sûresinin 158. “Muhakkak Safa ve Merve Allah’ın nişaneleridir” âyetini, Ca’fer’in şöyle anladığını rivayet eder:

“Safa, muhalefetlerden arınan ruhtur. Merve, efendisine hizmette mürüvveti kullanan nefisdir.” Şöyle de denilmiştir:

“Safa, dünya bulanıklıklarından ve nefis arzusundan temizlenme, sa’y, Allah’a kaçmadır…”

Keza, Bakara Sûresinin 60. “Her cemaat, kendi içeceği kaynağı bildi” âyetini “Herkesin meşrebi, kumandanın kendisini götürdüğü yerdir. Kumandanı nefis olan kimsenin meşrebi âhirettir. Kumandanı ruhu olan kimsenin meşrebi cennettir. Kumandanı Rabbi olan kimsenin meşrebi Yüce Allah’ı müşahededir” şeklinde te’vil etmişlerdir.

Sülemî, ilmin zahiri ve bâtını olduğunu kabul eder. Ona göre bâtın ilminin meydana gelebilmesi, zahir ilminin âdabına riâyetten geçer. Kısacası zahir ilmini kabul ve onun usûlüne riâyet edilmelidir. Bu suretle, zahiri reddeden Bâtınıyye ile hiç alâkası olmadığı gibi, bu sözleriyle Bâtıniliği de reddeder. Ona göre zahir ilmi şeriat ilmi, batın ilmi hakikat ilmidir. Biri çalışma ile elde edilir, diğeri Allah’ın hidayetine ve lütfuna bağlıdır, çalışma ile ona erişilemez. Çalışma ile Allah’ın lütuf ve keremi birleşecektir ki kulda bu ilim hâsıl olsun. Kul, çalışacak fakat bilecektir ki kendisini hidayet ilmine kavuşturan Allah’tır. Ancak kulun cehdî, Allah’ın hidayetinin alametidir.

Sülemî’ye göre, zahirî ve bâtınî ilim, ruh ve beden gibi birbirini tamamlar. Şeriatın takib etmediği hakikat küfürdür. Zahire dayanmayan bâtın, bâtıl olduğu gibi, bâtına dayanmayan zahir de bâtıldır. Te’villere sapıp, dînî emirlerde ruhsatlar bulmak sûfîyye âdabına aykırıdır.

Şüphesiz, İslâm âleminde tasavvuf hareketi bir vakıa olarak yayılmış ve İslâm’ın bir unsuru olmuştu. Fakat bu geniş hareket içerisinde, bazı istismarcıların türediğini zikretmek, burada söylenmesi lâzım gelen bir görevdir. İnsanları doğru yola sevketmek için çalışan gayret sarfeden en büyük Sûfî lider Cüneyd-i Bağdadî olmuştur. Cüneyd hareketlerini kitap ve sünnetle karşılaştırmış uyanları kabul etmiş, uymayanları da reddetmişti. Cüneyd’in bu yolu bir okul haline gelmişti. Müfessirimiz Sülemî de bu okulun bir talebesidir. Bunlar İslâm Tasavvufunun özüne girmeye çalışan her türlü felsefî inhiraf ve şatahâtlar ile mücadele etmiş ve bu yolda düşülen tehlikeleri göstermiş, tasavvufu Kur’ân’a ve hadise göre yeniden düzenlemişlerdir.

Sülemî, sûfî tarihi ve usûlü hakkındaki geniş bilgisi ve bu alanda yazdığı eserlerle, kendinden sonra gelenlere, sûfî târihi, âdabı ve tasavvufî tefsirler yönünden tesir etmiştir. Sülemî’nin tefsiri hakkında hüküm verebilmek için şu örneği de vererek konumuza nihayet verelim:

Kısacası, Sülemî’nin bu işârî tefsiri, ilk sûfîlerin zühd, takva ve riyazetlerini, Allah korkusu ve sevgisini aksettiren bir tefsirdir. Onda Kur’ân ve sünnetin ruhu, hâkim durumdadır. Sık sık hemen her sahifesinde Kitap ve sünnetin emirlerinin yerine getirilmesi belirtilir. Bu tefsirde, lâfızları zahir mânâsının dışına çıkartacak tevillere çok az rastlanır. Bu gibi haller her sûfî tefsirde görülebilir. Az da olsa bu gibi tevillerin bulunması, onları tenkide vesile olmaktadır. Fakat bu gibi şeyler onların kötü bir niyete sahip olduklarına delâlet etmez. Lafzın zahir mânâsının dışına çıkan bazı hareketlerini bilhassa hurûfu mukattaâların tevillerinde görmek mümkündür. Tefsirinde müfessirimiz, Kur’ân ve hadise bağlı bir insan görünümündedir. Sûfîlerin düştükleri hataları gerek tefsirinde ve gerekse bu konuda yazdığı eserlerde göstermeye çalışmıştır. Kendisinin iyi bir muhaddis olduğu da unutulmamalıdır. Kendisinden sonra yazılan işârî tefsirlerde onun te­sirini görmemek mümkün değildir. Onun tesiri sadece sufi tefsir alanında değil, sûfî tarihi ve sûfî ilimlerinde de kendini gösterir. Gazâlî gibi bir mütefekkir onu medhetmiş, bugün dahi tasavvufla meşgul olan müsteşriklerin dikkatini çekmiştir.

Her ne kadar İslâm mutasavvıfları, şeriatın ortaya koyduğu zahir mânâyı reddetmiyor, ayetler arkasında ince dakik mânâlar arayıp, bir neşve içerisine girebiliyorsa da, bazen dozu kaçırıp ortaya konan kayıtları parçalayanlar da olmuştur. Onların bu yoldaki tutumları, aşırı fırka cereyanlarına mensûb olanların, Bâtınîlerin ve hatta “Kur’ân’ın nassları remizler gibidir, onun hakikatini ancak havasdan olanlar anlayabilir” diyerek, Kur’ân nasslarını ellerindeki felsefe nazariyeleri ile izah etmeye çalışan feylesofların tefsirlerinden hiçbir farkı yoktur. Bu şekilde yapılan tefsirler, dinin hakikatından, Kur’ân’ın ruhundan uzak olan çalışmalardır.

Kaynak: Tefsir Tarihi, İsmail Cerrahoğlu, Fecr Yayınevi