E. Tylor’ın Animizm Nazariyesi – Din Sosyolojisinin Doğuşu

0
68

E. Tylor’ın Animizm Nazariyesi
Nitekim tekâmülcü din nazariyesini savunanlardan biri de İngiliz antropoloğu E. Tylor (1832-1917) olmuştur. Gerçi Tylor bu fikirleri ilk olarak kendisinin bulup ortaya attığını iddia etmiş ve bu nedenle de Spencer ve Tylor arasında şiddetli bir fikir çatışması ortaya çıkmıştır. Her halükârda gerek Spencer gerekse Tylor’da dinlerin tekâmülü, animizm kavramı ve bunun rüya olayına bağlanışı, atalara tapınma ve nihayet dinin toplum hayatındaki fonksiyonlarının tartışılması konu- iarı ortaklaşa olarak mevcuttur. Öte yandan, Spencer’den farklı olarak önceden tasarlanmış bir şemadan hareketle değil de, topladığı verilerin dikkatli bir düzenlenişi ve karşılaştırma metodu aracılığı ile na- zariyesinin oluşturulması yolunu tutarak daha bilimsel davranan Tylor, 1871’de yayınladığı 2 ciltlik İlke! Kültür (Primitive Culture) adlı eserinde bütün dinlerin özünün animizden yani ataların ruhlarına veya ilâhlaştırılmış ata ruhlarına tapınmaktan kaynaklandığım iddia eden nazariyenin en sistematik ve en ateşli müdafii olarak göründüğünden burada Onun görüşleri ve bunlara yapılan tenkitleri özetlemekte fayda vardır:

Tylor’a göre animizm, insanlık tarihi içerisinde en iptidai kavimle- rin dini olup, bütün dinlerin ortak vasfı olan kutsal fikri kaynağını insanlardan tabiata ve eşyaya aktarılan ruh veya eş anlayışından almaktadır. Tylor’un animizm nazariyesi ruhları iyi ve kötü ruhlar olarak ikiye ayırmaktadır. İyilerin yardımını sağlamak, kötülerin ise şerrinden korunmak gerekir. Bu ise, onları memnun etmekle yani onlara dualar yapmak, merasimler düzenlemek, adaklar adamak, kurbanlar kesmekle mümkündür. Böylece animizm teorisi toplumda inançlar, merasimler ve öteki tapınma usûllerinden mürekkep bir sitem olarak gözüken dinlerin kaynağını ruhlara tapınmada görmek istemektedir.
Gerçekte animizm tabiri felsefede, dinler tarihinde ve sosyolojide geçmekte olup, her birinde farklı anlamları ifade etmektedir. Felsefede animizm, ruhu hayatın başlangıcı sayan bir sistemden ibarettir. Dinler tarihinde animizm, ruhlara ve bilhassa ilahlaştırılmış ata ruhlarına tapınma şeklindeki dine verilen ad olmaktadır. Sosyolojide animizm insan iradesine benzeyen ruhların toplumu ve orada ortaya çıkan olayları yönettiğini savunan görüştür. Edward Tylor ise animizmin en iptidai din şekli olup, bütün dinlerin kaynağını ondan aldıklarını iddia eden nazariyeyi savunmaktadır.
Tylor’un iddiasına göre, ölüm ve rüya hadiseleri, ilkel insanlarda ruh fikrini doğurmuştur. Zira ilkel insanlar kendilerinde gövdeden ayrı bir başlangıcın varlığını fark etmişler; can çekişen bir insanda ölümü gösteren alâmetin nefesin kesilmesi olması ise onları ruhun gövdeden ayrı nefes, hava veya benzeri türden bir şey olduğu kanaatine götürmüştür. Tylor’a göre, ibtidâî insanların ruhu son derecede ince bir madde, nefes ya da hava cinsinden bir şey olarak tasarladıklarım çeşitli dillerde ruha verilen isimler dahi göstermektedir. Gerçekten de meselâ Avrupa dillerinde ruh kelimesinin Lâtince’de solumak manâsına gelen “spiritus” kelimesinden kaynağını aldığı görülmektedir. Fransızca’daki “Fesprit” kelimesi ile İngilizce’deki “som/” ve “spirit” kelimeleri bu kökten gelmektedirler. Eski Yunanca’daki “psukhe” ile Sans- kritçe’deki “ataman” kelimeleri de aynı zamanda hem rüzgâr ve nefes hem de ruh manâlarını birlikte ifade etmektedirler. Farsça’daki “revan” sözcüğü de bu manâda olup, aynı zamanda yürümek ve esmek anlamlarım da ifade eder. Arapça’daki “ruh” kelimesinin rüzgâr anlamındaki “riyh” ve koku manâsındaki “rayiha” ile yakın münasebeti bulunmaktadır. Aynı şekilde, İbranî dilindeki ruh sözünün de nefes ve solumak kelimeleriyle yakın münasebeti bulunmaktadır. Eski Türk inancında da ruhun nefes cinsinden veya uçuçu bir şey olduğu telâkkisi mevcuttur. Bütün bunlar ise, Tylor’a göre, insanlık âleminin hayatın sonu olan ölüm olayını soluğun kesilmesi şeklinde görerek ruhu hava cinsinden bir şey olarak telâkki ettiğini göstermektedir.

Öte yandan E. Tylor, dinlerin menşeine dair animist nazariyesini ispat edebilmek için, rüya hadisesi üzerinde de ısrarla durmaktadır. Zira Tylor’a göre, ilkel insanlar nasıl ki ölüm hadisesi karşısında insanın son nefesini verdikten sonra ölmesine bakarak ruhu nefes veya hava cinsinden bir şey olarak görmüşlerse, aynı şekilde rüya hadisesi ilkel insanları oldukça etkilemiş ve onlarda ruhun bedenden bağımsız ve duygularla farkına varılmayan bir cevher olduğu düşüncesinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Buna göre, ilkel insan için rüya ruhun geçici olarak gövdeden ayrılması ve orada burada rasgele dolaşması, ölüm ise ruhun devamlı olarak bedeni terk etmesi demektir. Hayalet, cadı, hortlak, vs. hakkında anlatılanlar ve bunlarla ilgili inançlar kaynaklarını buradan almaktadırlar. Tylor’a göre ata ruhları iyi ruhlar olup, onları yardıma çağırmak gerekir. Sebebi bilinmeyen çıldırma, delirme ve çarpılma hadiselerinin altında ise ervah-ı habise denilen kötü ruhlar yatmaktadırlar. İlk insanlar atalarının iyi ruhlarına tapınmışlar ve böylece atalara tapınma şeklindeki ilkel toplumlarda rastlanan din şekli ortaya çıkmıştır. Fetişizm, büyücülük, cincilik gibi inanç ve uygulamalar hep animizmden yani ruhlara, ata ruhlarına tapınma inancından doğmuşlardır. İlkel insanlar ruh ile ervahı da birbirinden ayırmışlardır. Buna göre ruh gövdeye bağlıdır, fakat onu terk edebilir. Gövdeden ayrılan ruhlar geçirdikleri değişiklik sayesinde ervah olurlar. Daha doğrusu ölen kimselerin ruhları ervaha karışırlar. Böy- lece ruhlar âlemine intisâb eden bu ruhlar insanların arasına karışarak onlara iyilik ve kötülükte bulunabilirler. Ruhların öfkesini gidermek ve kötülüklerinden sakınıp iyiliklerini sağlayabilmek için onların hoşuna gidebilecek hareketler yapmak gerekir. İşte Tylor’un animist na- zariyesine göre ibadetler, dinî merasimler ve âyinler ruhların kötülüklerinden sakınmak ve iyiliklerini celbetmek için düzenlenmektedir. Kötü ruhlar sonunda kötülük tanrıları, cinler ve şeytanlar haline gelmişler, iyi ruhlar ise iyi tanrıların hüviyetini kazanmışlardır. Tylor’un animizm nazariyesine göre ilk dinî törenler cenaze törenleri, ilk adaklar ölülere verilen yiyecekler ve ilk mabetlerde ataların mezarları olmuştur. Yine Tylor’un tekâmülcü din nazariyesine göre din, ataların ruhlarına tapınma şeklinde başlamış ve sonunda tabiata tapınma şekline bürünmüştür.

E. Tylor’un yukarıdan beri izahına çalıştığımız görüşlerine dikkat edilirse O, dinî vakıayı entelektüalist bir perspektiften ele almaya çalışmakta ve onu İlmî açıklamalarla karşılaştırıldığında mantıkî bakımdan gayri mükemmel iptidaî izahlardan ibaretmiş gibi görmek istemektedir. Herbert Spencer’in de geniş ölçüde paylaştığı, bu pozitivist gelenekli tekâmülcü animist din nazariyesi dinin menşeini, insanın entelektüel merakı, analojileri görme ve onları genişletme kabiliyeti üzerine temellendirmek istemektedir. Böylece dinî vakıayı redüktivist bir tarzda, insanın düşünen bir varlık olup, tecrübeler ve kıyaslamalar yoluyla sonuçlara gidebilmesi yeteneğinin bir neticesi imiş gibi görmek isteyen bu nazariye, dinin menşeini beşerî varlığın bazı esrarengiz veçheleri aracılığıyla ve fakat rasyonalist bir tarzda açıklamak istemektedir. Bu bakımdan da animizmin insanlığın ilk dini olup, dinin buradan kaynaklandığı nazariyesi büyük tenkitlere ve itirazlara yol açmıştır. Bu görüşe itiraz edenlerin başında E. Durkheim gelmektedir. Bilhassa rüyada iken geçici olarak gövdeden ayrılan, ölümle de devamlı sûrette bedeni terk eden insan ruhunun nasıl olup da kutsiyet kesbettiği hususu bu nazariyede vazıh bir şekilde izah edilmediğinden büyük tenkitlere maruz kalmıştır. Ruh aslmda mukaddes bir şey değildir de ölümden sonra nasıl kutsallık kazanmaktadır? Tylor ve Spencer nazariyelerinde bu tam bir açıklıkla anlatılmamaktadır ve bu bakımdan da, dinlerin menşei konusundaki animist nazariyeler temelsiz kalmaktadırlar. Durkheim’in ifade ettiğine göre Melanezya yerlileri ruhlara tapınmaktadırlar. Ancak her insanın ya da her canlının ruhu kutsiyet kazanıp tapınma konusu olmamaktadır. Tapınılan ruhlar ancak müstesna ruhlardır. Bu duruma göre Tylor’un iddia ettiği gibi hayattayken gayri kutsi olan alelâde insan ruhunun öldükten sonra kutsiyet kazanması söz konusu değildir. Ruh fikri hemen bütün dinlerde ve özellikle totemizmde de mevcuttur. Aslında totemizm insanla totemde aynı zamanda varolduğu sanılan ve “mana” denilen ata ruhlarının yeni doğan çocuklara geçtiğini kabul etmekten ibarettir. Bu durumda ise ruhçuluk görüşe totemizme irca edilmiş, yalnızca animizmdeki ruh fikri burada mana adını almış ve “totem” aslında toplanmış olur. Böyle olunca da animizmi insanlığın ilk dini saymaya ve dinlerin ruhlara tapınmayla başladığını öne sürmeye imkân kalmamaktadır. Üstelik din gibi insanlık tarihine bunca yıldır yön vermiş bir sistemi basit bir rüya hadisesine bağlamaya kalkışmak, insanlığın din yoluyla yıllardan beri rüya gördüğünü öne sürmek olur ki, gerçekte mesele hiç de bu kadar basit değildir. Rüya gören insanlar çoğu kez rüyasında karşılaştıkları, gezip dolaştıkları, türlü münasebetlerde bulundukları insanlarla uyanıkken karşılaştıklarında bunun gerçek olmadığını anlarlar. Bu duruma göre dinin özünü teşkil eden mukaddes mefhumunu böyle gerçekle hiçbir alâkası bulunmayan bir olaya bağlamak aklın kabul edeceği bir şey olmadığı gibi, animizmi de insanlığın ilk dini saymaya imkân bulunmamaktadır.