Doğal Hukuk Yaklaşımı

 

Doğal Hukuk Yaklaşımı

Doğal hukuk düşüncesi, hukuk yaklaşımları arasında en eski ve köklü gelenek olarak kabul edilmektedir. Zira bu hukuksal yaklaşımın kökleri, eski Yunan düşü­nürlerine kadar uzanmaktadır.

Doğal hukuk yaklaşımının temelinde adalet düşüncesi yer alır. Buna göre, an­cak âdil olan düzenlemelere hukuk denmelidir. Bir normatif düzenlemenin yasal koşullara uyularak gerçekleştirilmiş olması, onu hukuksal kılmaz. Düzenlemenin bir de değer boyutu vardır ki bu, adalet değeridir. Hukuksal düzenlemeler, adalet değerini gerçekleştirmeye ya da korumaya yönelmelidir.

Her ne kadar doğal hukukçular, adaletin evrensel bir değer olduğu iddiasında- larsa da, bu değerin içeriği, toplumdan topluma, dönemden döneme değişiklik gösterdiği için, doğal hukuk yaklaşımı da tarihsel süreç içerisinde değişim göster­miştir. Kural olarak, doğal hukuk düşüncesinin hareket noktalarını akıl ve insan doğası kavramları oluşturmuştur. Ancak zaman zaman Tanrısal düzenin de hare­ket noktası olarak kabul edildiği dönemler olmuştur.

Özetle ifade etmek gerekirse doğal hukuk, insanlar tarafından konulan kuralla­rın insan aklı, insan doğası ya da Tanrısal düzen aracılığıyla elde edilen doğal hu­kuk ilkelerine, bir başka deyişle, adalete uygun olması gerektiği fikrini savunan bir hukuk okuludur. Bu yaklaşıma göre, hukuk ya da hukuk kuralları, insandan ve in­san iradesinden bağımsız bir şekilde vardır. İnsanlar, kendilerinin dışında zaten va­rolan bu kuralları akıl yoluyla keşfederler.

Doğal hukuk yaklaşımının önemli bir kavşağını da “sosyal sözleşme” kavramı oluşturur. Sosyal sözleşme, devletin ya da siyasal toplumun ortaya çıkışını açıkla­makta kullanılan bir varsayımdır. Buna göre, toplumun üyeleri, bazı hak ve özgür­lüklerini güvence altına alabilmek için, aralarında bir sözleşme yaparak bazı hak ve yetkilerini devlete devretmişlerdir. Söz gelimi yaşama haklarını korumak üzere, cezalandırma yetkisini devlete bırakmışlar; böylece hem devletin doğuşunun ve meşruiyetinin temeli oluşmuş, hem de devletin dahi dokunamayacağı, korunaklı bir hak alanı yaratmışlardır. Hukuku ve devleti ortaya çıkaran sosyal sözleşmedir. Hukukun da devletin de bu sözleşmeye uygun olması öncelikli koşuldur. Aksi hal­de, sözleşme bozulmuş; devlete ya

da hukuka tabi yurttaşların da sözleşmeye uygun davranma yükümlü­lükleri ortadan kalkmış olacaktır.

Sosyal sözleşme: Toplum haline gelmeden önce tabiat hali içerisinde yaşayan insanların kişisel olarak sahip oldukları bazı hak ve yetkileri siyasal topluma devretmeleri anlamındaki kuramsal sözleşmedir.

Sosyal sözleşme fikrinin merkezinde basitçe şu düşünce yer alır: Genel irade veya kolektif bilinç tek tek bireysel kanaatleri aşar ve onları yönlendirir. Resimde sosyal sözleşme kuramcılarının en ünlülerinden biri olan Rousseau’nun bu görüşünü dile getirdiği ve aynı ismi taşıyan kitabının kapağı görülmektedir.

Buradaki kısa açıklamadan da an­laşılacağı üzere, doğal hukuk açısın­dan hukukun kıstası etkinlik değil adalet; yürürlük ya da uygulama de­ğil her türlü düzenlemenin üzerinde yer aldığı kabul edilen bazı ilkeler­dir. Bu ilkelerin içeriği değişiklik gös­termekle birlikte, aslolan, bu türden ilkelerin var olduklarının ve evrensel nitelik taşıdıklarının kabul edilmesi­dir. Fiiliyatta bu ilkelere ya da doğal hukuka uyulmamasının doğrudan bir yaptırımı bulunmayabilir. Ancak, devletin ya da hukuk düzeninin do­ğal hukuka uygun olmaması, kendi­leri açısından bir meşruiyet tartışma­sını da doğuracaktır.