Dinler ve Dünya Hayatı Karşısındaki Tutumları

Dinler ve Dünya Hayatı Karşısındaki Tutumları

Bir iç durum veya sübjektif tecrübe olarak kaldığı sürece dinî tec­rübenin objektif durumlar ve tutumlar üzerinde etki yapması söz ko­nusu değildir. Sırf kişisel olan bir din sübjektiflik kalıpları arasında sı­kışıp kalmaya mahkûmdur. Bununla birlikte, dinlerin ve özellikle bü­yük ve yüksek dinlerin daima kişiler arası bir atmosfere büründükle­ri ve belli tutumlar ve pratiklerde objektifleşerek düşünce ve fiilde müşahhastık kazandıkları görülmektedir. İşte dinin getirdiği ve din mensuplarının sırf dinî tutumlar ve davranışlarının ötesinde haricî âlemi değerlendirmelerine ve dünya hayatı ile ilgili meselelerdeki ta­vırları ve vaziyet alışlarına etkide bulunan İktisadî ve sosyal ahlâkın ya da zihniyetin özünü bu müşahhas tutumlarda aramak gerekmektedir. Bu tür bir yol izleyerek, tipolojik olarak dinlerin dünya hayatı karşı­sındaki tutumlarına baktığımızda genel karakteristikleri itibariyle aşa­ğıdaki tipleri ayırt etmek mümkün olmaktadır:

  • Bir kısım dinler dünyayı iyi ve eğlenceli bulmakta ve ona karşı müspet bir tavır takınmaktadırlar. Dünya hayatı karşısındaki bu “olumlu” tutumun çeşitli örnekleri bulunmaktadır. Meselâ genellikle ilkel ve arkaik dinler dünya hayatı karşısında müspet bir tavra sahip olup, dünya nimetlerini elde etmek için yapılan gayretleri tasvip et­mektedirler. Aynı şekilde Homeros ve Veda destanlarında görüldüğü üzere eski Yunan ve Hint dinleri de dünyayı temelinde “iyi” görmek­te, ancak kötü güçlerin sürekli olarak bu iyi dünyanın düzenini boz­ma eğiliminde oldukları anlaşılmaktadır. Eski İran dini olan Zerdüşt- lük mülkiyete büyük bir önem vermekte ve zengini fakirden üstün tutmaktadır. Tevrat’ın Tekvin kitabında da yaratılışın neticesi “çok iyi” olarak vasıflandırılmaktadır. Ancak İbranî dininin gelişmesi sıra­sında birtakım farklı tutumların ortaya çıktığına da işaret etmek gere­kir ki, meselâ bu durumu Leviler kitabında görmek mümkündür. Pro­testanlığın gözlerini müspet bir tarzda dünyaya çevirmesiyle birlikte Batıda modern Kapitalizmin doğuşunda aldığı role yukarıda temas edilmişti.
  • Budizm gibi bir kısım dinler dünya hayatına karşı kesin olarak “olumsuz” bir tutum takınmışlardır. Buna göre dünya düpedüz bir hayal, İlâhî hakikati gizleyen aldatıcı bir perde olup, şer kuvvetleriy­le doludur. Hayat tüm sıkıntı ve üzüntülerin kaynağıdır. Bu itibarla insan bir an önce bu hayat yükünden kurtulmak için çalışmalıdır. Bu­da dininin ve özellikle onun Hinayana kolunun dünya hayatından kaçmak gerektiği (dört kutsal gerçek-hayat ıstıraptır) şeklindeki ka­tıksız bir kötümserliğe yönelmesi ve dünya hayatına karşı tenkitçi ve olumsuz bir tutum takınması, dünya nimetlerinin hor görülmesi ve servet sahibi olmamanın meslek ahlâkının bir icabı olması neticesini doğurmuştur. Budizm’e göre, hırs ve tamahtan azade olmak ve dün­ya nimetlerinden yüz çevirmek, Nirvaya’na giden yolda ilerlemenin ilk şartı olmaktadır. Bir kısım Hıristiyan ve İslâm tarikatlarında da dünya nimetleri ve servete karşı olumsuz bir tavır takmıldığı bilin­mektedir.
  • Yukarıdaki tutumun daha da gelişmiş şekli, dünyayı metafizik ve ahlâkî bakımdan olumsuz yorumlamakla birlikte, durum ve şartla­ra göre çeşitli değişikliklere de hazır olan dinlerin durumunda görü­len “selektif’ (seç- meli) Bu son durumda dünyayı tama­men veya kısmen kutsal kılma imkânları üzerinde durulmaktadır. Ya- hudî ve Hıristiyan ilâhiyatlarında ana hatlarıyla bu telâkkiyi bulmak mümkündür.[1] Meselâ Orta Çağ Hıristiyan ilâhiyatçılarından St. Au- gustin’in “Tanrı Sitesi” (La Çite de ‘Dieu) adlı eserinde, dünya sitele­rinin gelip geçici öbür âlemdekinin İse mükemmel olduğunu ancak bu mükemmel sitenin yeryüzünde de gerçekleştirilebileceğini kabul eden telâkkisi bu anlayışın tipik bir örneğidir.
  • İslâm’da, dünya ve ahret hayatları karşısında takınılan “dengeli tutum” konumuz bakımından oldukça dikkate değer tipik bir durum­dur. Gerçekte İslâm dini dünya hayatını şartlı olarak kabul ve tasdik etmektedir. Zira İslâmiyet’e göre asıl olan ahret saadetidir ve bu dün­ya hayatı bu saadeti elde etmek için bir imtihandır. Ancak bu durum, bu dünya hayatı ve nimetlerinin inkârı manâsına gelmemektedir. Müslüman’ın dünya ve ahrete karşı tutumlarında ölçülü olması, “or­ta yol”u tutması ve “hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için yarın öle­cekmiş gibi de ahret için çalışması” Gerçekte Kur’ân-ı Kerim’in belirttiğine göre insan yeryüzüne bir misyonla gönderilmiş­tir. Buna göre insan dünyada ‘Allah’ın halifeliği’ görevini üslenmiş bu­lunmaktadır. Bakara Sûresi’nin 30. âyeti: “Hani Rabbin meleklere: Muhakkak ben yeryüzünde (benim emirlerimi tebliğ ve infaza memur) bir halife yaratacağım demişti. (Melekler) de ‘Biz seni hamd ile teşbih ve seni takdis edip dururken orada bozgunculuk edecek, kanlar döke­cek kimse mi yaratacaksın’ demişlerdi” ibaresiyle insanı Allah’ın Yer- yüzündeki halifesi ilân etmektedir. Aynı şekilde, “O sizi Yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerle sizi imtihana çekmek için kimini­zi derecelerde kiminizin üstüne çıkarandır. Şüphe yok ki Rabbin ceza­sı pek çabuk olandır ve muhakkak ki O hakkıyla yargılayıcı, hakkıyla esirgeyicidir” (En’am, 165) âyet-i kerimesi de aynı hususu vurgula­maktadır.

Yeryüzünde halife olarak yaratılan insan, nefsinde büyük bir ema­neti taşımak itibariyle şerefli bir varlıktır. Kur’ân’da, “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onlar bunu yüklenmekten çekin­diler. Bundan endişeye düştüler. İnsan (a gelince o tuttu) bunu sırtına yüklendi. Çünkü o zalim ve çok cahildir” (Ahzâb, 72) denilmektedir. İşte Kur’ân-ı Kerim bu şekildedir ki insan ruhunda, beşerin Allah ve kainatla olan her türlü ilişkilerinin en yüksek şuurunu uyandırmayı amaçlamış bulunmaktadır. Nitekim, sözü edilen bu hilâfet ve emane­tin Allah’ın emrine uygun olarak “yeryüzünün iman” olduğu anlaşıl­maktadır. Zira, Allah insanı, günümüzdeki bir Müslüman mütefekki­rin ifadesiyle, yeryüzünde “yaratıcı bilgiye ve bu bilgiyi kullanmak üzere serbest iradeye sahip” olarak yaratmıştır. Bu maksatla Allah in­sana ‘akıl’ vermiş ve onu yüksek ‘kabiliyet’ ve ‘melekeler’le mücehhez bir şekilde yaratmıştır. Emanetle yüklü olan ve dünya hayatının du­rum ve şartları içerisinde en aşağı derecelerde doğru yolu bulma hu­susunda her yönden türlü set ve engellerle kuşatılmış bir vaziyette ya­ratılmış bulunan insanın emrine kâinat hâzır kılınmış bulunmakta­dır.[2] Gerçekten de, hilkat oyununun basit bir ürününden ibaret ol­mayan bu kâinat, insan için bir yandan İlâhî gerçeğe erişmede vasıta, öte yandan da emrine amâde durumdadır. Kur’ân’da;

  • “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunan şeyleri oyuncular ola­rak yaratmadık. Biz bunları hakkın ikamesine sebep olmaktan başka (bir hikmetle) yaratmadık. Fakat onların çoğu bunu bilmezler”. (Du­ban, 38-39) denmektedir.

Öte yandan;

  • “Göklerde ve yerde ne varsa hepsini Allah’ın muhakkak sizin için musahhar kıldığını, açık ve gizli birçok nimetlerini sizin üzerinizde bol bol tamamladığını görmediniz mi?” (Lokman, 20);
  • “O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendi canibinden size râm etti” (Câsiye, 13);
  • “Allah … size denizi muhassar kıldı” (Câsiye, 12) ;
  • “O, denizi -ondan taze bir et yemeniz, ondan (giyeceğiniz kulla­nacağınız) ziyneti çıkarmanız için- (hizmetinize) râm edendir. Gemi­lerin orada (suları) yararak gittiklerini görüyorsun ki (bu sırf Allah’ın) lütf’u kereminden (nasip) aramanız ve (Ona) şükretmeniz) içindir. O, sizi sallayıp çalkalar diye yeryüzüne sabit ve muhkem dağlar, (bundan başka da) ırmaklar, yollar koydu. Ta ki maksatlarınıza ulaşasınız” (Nahl, 14-15);
  • “Allah’ın nimetlerini birer birer saysanız (bu ne mümkün) icmal sûretiyle bile sayamazsınız” (Nahl, 18);
  • “Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize O verdi. Yıldız­lar da Onun emrine boyun eğmişlerdir. Bunların hepsinde aklını kul­lanacak bir zümre için âyetler vardır” (Nahl, 12);
  • “Yeryüzünde ne varsa sizin için yarattı” (Bakara, 29);
  • “Allah’ın kulları için çıkardığı ziynetleri ve güzel rızkları kim ha­ram etti” (A’râf, 31);
  • “Dünyadan da nasibini unutma” (Kasas, 77);
  • “Allah dinlenmeniz için geceyi ve lütfedip verdiği rızkı aramanız için gündüzü meydana getirmiştir. Bunlar Onun rahmetinden ötürü­dür. Belki artık şükredersiniz” (Kasas, 73);
  • “Size geceyi dinlenmeniz için karanlık ve gündüzü çalışmanız için aydınlık yarattığını görmediniz mi? Doğrusu bunda inanan millet için dersler vardır” (Nemi, 86);
  • “Namazı bitirince yeryüzüne dağılın, Allah’ın lütfundan rızk is­teyin” (Cuma, 10)

gibi ayetlerden dünyaya ve dünya nimetlerine ve onları elde et­mek için çalışıp çabalamaya karşı müsbet bir tutumun takınıldığı, hat­tâ bunun dinî bir vecibe olduğu anlaşılmaktadır.

Dünyadan ve onun nimetlerinden faydalanmayı emreden bu ayet­lerin yanı sıra, gerçi yine Kur’ân’da serveti, altın ve gümüşü yığanla­rın uğrayacakları korkunç azaptan söz edilmektedir. Meselâ Tevbe su­resi ayet 34-35 te “Ey iman edenler! Muhakkak ki, hahamlar ve rahip­lerin çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler. Allah yolundan alı koyarlar. Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarf etmeyenlere can yakıcı azabı müjdele. O gün onların biriktirdikleri altın ve gümüş cehennem ateşinde kızdırılacak ve alınları, sırtları ve böğürleri onlar­la dağlanacak, İşte bu nefisleriniz için toplayıp sakladıklarınız! Artık saklayıp istifçilik ettiğiniz bu nesnelerin acısını haydi tadın!’ denile­cek” buyurulmaktadır. Bununla birlikte bu ayetlerden İslâm’da servet ve zenginliğin aleyhinde bulunulduğu manâsını çıkarmamak gerekir. Dünya hayatı ve nimetlerini kabul eden ve onları Allah’ın bir lütuf ve ihsanı sayan İslâm dini servete karşı da müspet bir tavır takınmakta ve onu tasvip etmektedir. Bu ayetlerde kast edilen zenginliğin aleyhinde olmak değil, malını Allah yolunda, hayır işlerinde harcamaya teşvik­tir. Esasen yukarıda zikredilen âyetlerden de anlaşılacağı üzere Kur’ân-ı Kerim mal ve serveti “hayr” (iyilik) ve “fazl” (lütuf, kerem) gibi kelimeler ve manâlarda kullanmaktadır. Bir başka âyette ise mal ve mülk “O mal, o oğullar (hep) dünya hayatının ziynetidir” (Kehf, 46) denilmek süreliyle dünya hayatının “sws”ü olarak vasıflandırıl- maktadır.

Öte yandan, yine Kur’ân, “Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız si­zin için bir sınamadır” (Tegabûn, 15) buyurarak kâr ve kazancı, mal, mülk ve servet sahibi olmayı yalnızca bu dünyada yaşamak için değil, aynı zamanda Allah’a kulluk etmede bir vasıta olarak da değerlendir­mektedir. Esasen, bilindiği gibi İslâm’da “malla yapılan ibadetler” (zekât, fitre, kurban, sadakalar, hac) öteki ibadetler arasında mühim bir mevkie sahiptirler. Böylece, İslâmiyet’te servet, sosyal yardımlaş­ma ve dayanışma amacına yönelik ibadetler için bir vasıta olmak iti­bariyle sırf İktisadî manâsının çok ötesinde bir anlama bürünmüş ola­rak karşımıza çıkmaktadır. Helâl yoldan para kazanmak ve zenginliği ve bu maksatla çalışmayı “Öyle günahlar vardır ki onları ancak helâl nafaka kazanmak için dökülen alın terleri giderir”^ diye öven İslâm dini, aynı şekilde “Veren el alan elden üstündür”^1 hadisi ile de zen­ginliği fakirlikten üstün tutmaktadır. Bunun gibi, “Sizin en hayırlınız ne ahret için dünyayı ve ne de dünya için ahreti terk edendir. En ha­yırlınız dünya ve ahretten nasibini alandır” “Allah’tan korkan için servetinde beis yoktur”?* “Dürüst bir tacir cennette peygamberler, sıddıklar, şehitler grubunda olacaktır”,[3] [4] [5] [6] [7] vb. hadis-i şerifler de hep İs­lâm’da, insanın kaderini ıslah ve dünyasını imar etmek üzere servetin kazanılması ve bu amaçla dünya nimetlerinin ve bütün kâinatın insa­nın istifadesine musahhar kılındığını, hattâ bu şekilde davranmanın dinî bir ödev olduğunu göstermektedirler.

[1]    Bk.: J. Wach, la Socîologie de la Religion, s. 43-46; G. Mensching, Sociologie Religieuse, s. 118.

[2] Fazlurrahman, İslâmiyet ve İktisadî Adalet Meselesi, s. 16.

[3]    İmam Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, C. II, s. 87.

[4]    Sahth-i Buharî Muhtasarı, C. V, s. 178.

[5]    Ebu’l-Hasan el-Maverdî, Edebü’d-Dünya ve’d-Din, s. 117; Celâleddîn Suyûtî, el-Catnîu’s-Sağîr, II, s. 135.

[6]    Buharî, Edebü’l-Müfred, s. 113; 308.

[7]   Mişkat, Ticarette İnsanî usûller babı, fasıl: 3.

 

Teoriden Pratiğe

Görüldüğü gibi İslâmiyet’te, temelde “Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için ve yarın ölecekmiş gibi ahret için çalışma” prensibinden hareketle, insanın yeryüzüne devamlı bir çalışma ve kazanma yani “kesb” misyonuyla gönderildiğini kabul eden “aktivist” bir hayat te­lâkkisi mevcuttur. Gerçekte bu anlayışı, Kur5ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in sünnetinin yanı sıra son devir ahlâkçılarına kadar tüm İslâm ahlâk nazariyecilerinde görmek mümkündür. Ancak, burada sosyolojik bakımdan önemli olan husus, bu ideal ve teorik anlayışın fiiliyatta Müslüman toplumların hayatında ne şekilde tezahür ettiği ya da onlara hangi ölçüde etkide bulunup yön verdiği meselesidir. Çün­kü, yukarıda bir “ideal tip” olarak belirlemeye çalıştığımız ahlâk, fiili­yatta daima tarihin rastlantıları, insanın mukavemeti ve toplumun baskılarını hesaba katmak zorundadır. Nazarî dinî tecrübe ve onun beraberinde getirdiği ahlâk, “kültür muhtevaları” doğurmakta, bu so­nunculardan da “eğilimler” ortaya çıkmaktadırlar. Muhtevalar ve eği­limler benzerlik ve yakınlıklarına göre “tipler” halinde gruplandırıla bilirler. Tarih bu tipler etrafında gerçekleşmektedir. Belli bir çağın si- ■ yasî, ekonomik, sosyal ve kültürel şartları, düşünce üzerinde icra et­tikleri baskı aracılığıyla bu tiplerden falan ya da filanı ön plana iter­ler.[1] Buna göre, bir toplumun İktisadî ahlâkının tarihin çeşitli dö­nemlerinde farklılıklar arz ettiği ve bu ahlâka tesir eden faktörlerin çeşitli sebeplerle farklı devrelerde azalan veya artan bir etkinlikle be- lirlenebilecek olan izafiyete sahip bulunduğu gerçeği ortaya çıkmak­tadır. Bu anlamda, tarihin çeşitli dönemlerinde tespit edilebilecek ekonomik ahlâk tipleri belli dinî, tarihî ve sosyal şartlara verilmiş ce­vaplardan ibaret olup; başlangıcından bugüne kadar çeşitli Müslüman topluluklar içerisinde ayırt edilebilecek olan fiilî İktisadî ahlâk tipleri­ni de bu kuralın dışında tutmak mümkün değildir. Gerçi, İktisadî ah­lâk ve zihniyet meselesi gibi sınırları son derece seyyal olan ve üstelik dinî, ekonomik ve sosyal hayatın derinliğine yoklanmasını gerektiren bir konuda henüz meselenin dış yapısı ya da maddî dayanakları ile il­gili morfolojik çalışmalar dahî gerçekleştirilmediği halde, dinle müna­sebetleri açısından İktisadî ahlâk tiplerini ayırt etmeye kalkışmak son derece iddialı bir iş olsa gerektir.[2]

Ancak, bu tür çalışmaları beklerken, şimdilik hiç değilse bugüne kadar yapılanlardan hareketle belli başlı temayüllere işaret etmek mümkündür. İşte bu şekildedir ki, meselâ Hıristiyanlığın dünya haya­tına karşı tutumları açısından orada, bizzat İncillerde zenginliğin zem­medilmiş bulunmasına[3] [4] ve netice olarak bütün Orta Çağ boyunca daha çok bu dünya hayatından kaçmanın dinî bakımdan üstün tutul­masına karşılık, Kahin ve Luther gibi Protestan dinî liderlerin yorum­larıyla birlikte gözlerin bu dünyaya çevrildiği ve bu durumun Batıda modern Kapitalizmi doğurduğunu ifade edebiliriz. Mamafih, daha sonraki araştırmalardan, Kapitalizm ve modern sanayi toplumunun gelişmesi üzerinde Protestanlığın etkisinin giderek azaldığı ve yerini bölgesel durum, sosyal sınıflar, etnik gruplar gibi başka faktörlere bı­raktığı anlaşılmaktadır.3 9

Bunun gibi, İslâmiyet’in başlangıcından itibaren Müslüman toplu­lukların genel durumlarını göz önünde bulundurarak -gerçi çoğu za­man onları ancak birbiriyle karışmış ve sarmaş dolaş bir halde gözle­mek mümkün olup, saf şekilleri altında bulmak güç görünmekte ise de- şu temel tipleri veya hiç değilse tip tutumları ayırt etmemiz imkân dahilinde görünmektedir:[5]

1) Bir ilk tip tutum, ‘dinamik zihniyet olup o, İslâm tarihinin özellikle ilk devirlerinde Müslümanlar arasında görülen “dinamik ha­yat görüşü” ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan canlı bir İktisadî ve ticarî hayat anlayışında karakteristik olarak kendini göstermektedir.

2) İkincisi, Orta Çağda çeşitli sebeplerle ve zamanla İslâm dünyasın­da yerleşen ‘statik zihniyet tir, ki o da, dünyanın yalnızca tat taraflarını alıp, gerisini gereksiz bir külfet sayan “tüketici, âtıl, tembel, donuk ve durgun bir dünya görüşü ve hayat anlayışı” ile karakterize oluyor.

  • Nihayet, üçünçü tip tutum, dünya hayatına karşı tam bir ‘pasif ve kötümser zihniyet’ ve ‘olumsuz” tavırla karakterize olmaktadır. Gerçekte ise o, yukarıda zikredilen statik zihniyetin bir devamından başka bir şey değildir. Bu kötümser hayat telâkkisi, özellikle basit bir el işçiliğine dayanan dünya görüşünün güçlü bir anlatımı olduğu an­laşılan tasavvuf ahlâkının etkisiyle iyice yerleşip kökleşmek imkânını elde etmiş bulunmaktadır. Bu kötümser telâkki, zenginliği kötüleye­rek fakirliğin dinî bakımdan makbul olduğunu savunmakta, dünyayı Müslüman’ın hapishanesi kâfirin cenneti sayarak dünyadan kaçmak­ta; münzevîlik, kanaatkârlık, yanlış tevekkül ve ataleti övmekte; yer, yurt ve meslek değiştirmekten hoşlanmamakta; sabırlı ve mütevekkil ve hattâ “müteekkil” bir hayat felsefesinin hâkim olduğu “bir lokma bir hırka” zihniyeti veya “dünyadan nasibini unutma” emrini “bizim bu dünyadan nasibimiz sadece bir kefendir” diye anlayıp yorumlaya­rak dünya nimetlerinden yüz çevirmekte; toplumdan kaçma, inziva, tembellik, tufeylîlik ve fatalizm şekillerine bürünerek, maddî âlem karşısında pasif ve kötümser bir tavrı övmektedir.

Nitekim, bir kısım düşünürler, bir yandan sadece Müslümanlar arasında gözlenen bu son duruma bakarak, öte yandan da Müslüman toplulukların son birkaç yüzyıldan beri sahne oldukları kalkınmış ül­kelere oranla özellikle ekonomik bakımdan geri kalmışlık durumu­nun etkisiyle, Müslüman ülkelerin geriliğini “fatalist” olarak hükmet­tikleri İslâm dininin bu karakterine yükleyecek kadar ileri gitmekte­dirler.[6] Müslümanlar arasında, gerek teorideki aktivist hayat telâk­kisi ve gerekse hususiyle ilk devirlerde fiilen şahit olunan dinamik ve canlı İktisadî hayatın yanı sıra daha sonra yavaş yavaş yerleştiğini ifa­de ettiğimiz bu pasif ve kötümser hayat telâkkisinin Müslüman toplu-

İlıkların hayatlarında ne derecede etkili ve geçerli olduğu hususunu onların sosyal tarihiyle ilgili olarak gerçekleştirilecek olan derinliğine araştırmalara bırakıyoruz. Bu tür çalışmaların, yukarıda ana batlarıy­la kabaca taslak halinde sunmaya çalıştığımız temel tip tutum veya zihniyetlerin yahut hayat telakkisi ve dünya görüşlerinin, farklı devir­ler ve değişik sosyo-kültürel çevrelere göre arz ettikleri çeşitlilik ve bunların birbirleriyle karışması neticesi oluşan alt tipleri de ortaya çı­karacağına şüphe yoktur.

Öte yandan, dinle münasebetleri açısından İktisadî ahlâk tipleri söz konusu olduğunda, madem ki pratik itici güçlerini dinî-ahlâkî inançlar ve zihniyetlerden alan İktisadî ahlâk yerine göre ekonomik kalkınmanın önemli ve etkin bir faktörü ve hattâ “motor gücü” ola­rak gözükmektedir, o halde özellikle günümüzde çeşitli sebeplerle hızlı bir sosyal değişme süreci ile karşı karşıya bulunan Müslüman toplumların ve bilhassa içinde yaşadığımız toplumumuzun durumu­nun bu perspektiften incelenmesi, kanaatimizce ciddî bir ekonomik geri kalmışlık problemiyle karşı karşıya bulunan ve kalkınmaya çalı­şan Ülkemizin sorunlarına önemli ışık tutabilecek ehemmiyete sahip­tir. Her ne kadar yurdumuzun ekonomik kalkınmasında din faktörü­nün önemsiz olduğu veya hiç değilse ancak ikinci dereceden bir öne­me sahip bulunduğu ifade edilmekteyse de, Erzurum kenti ve çevre köylerinde gerçekleştirdiğimiz bir kanaat araştırmasından, halkımızın dinî inançları ve değerleriyle sosyo-ekonomik tutum ve davranışları­nın yakından ilişkisi olduğu ve bu yargının özellikle kentin orta ve alt tabakalarıyla kırsal alan için daha da geçerli olduğu anlaşılmaktadır.[7] Maamafih, bu durumun ülkemizin farklı bölgeleri ve değişik çevrele­rindeki geçerlilik ve çeşitliliğini, yapılacak derinliğine monografik ve mikro-sosyolojik araştırmalardan beklemek yerinde olacaktır.

Sonuç

Her ne kadar, belli bir dogmatizmden hareketle tek faktörün -me­selâ ekonomik faktör- toplum hayatı içerisinde bağımsız ve mutlak hakim olduğu kabul edilerek, özellikle dinî inançlardan kaynaklanan bir ekonomik ahlâkın İktisadî hayat ve faaliyetler üzerindeki etkisinin söz konusu olamayacağını savunanlar bulunmaktaysa da,[8] toplumla- rın tarihî ve sosyolojik tetkiki, sosyal tarihin, orada her değişkenin hakkının verilmesi gereken özel konjonktürler ya da karmaşık faktör­lerin etkileşiminin bir sonucu olduğunu göstermekte, hattâ bu faktör­lerin etkinliğinin şiddet derecesi tarihî bir izafiyet arz etmektedir. Böyle olunca, toplumun ekonomik hayatı ve faaliyetlerini de, onun maddî ve manevî yönleriyle sosyal, kültürel, ahlâkî, hukukî ve siyasî veçhelerinin karşılıklı etkileşiminin bir sonucu olarak anlamak ve de­ğerlendirmek gerekmektedir. Nitekim, dinin ortaya koyduğu inanç­lar, değerler ve uygulamaların beraberinde getirdiği ekonomik ahlâk ya da zihniyet de, o din mensuplarının, devirler ve şartlara göre eko­nomik bakımdan ilerleme veya durgunluklarına tesir eden önemli bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Buna göre, dinin İktisadî faali­yetlerle ilgili olarak getirdiği zihniyet ve bunun sonucu ortaya çıkan ahlâk, toplumun sosyo-ekonomik gelişmesi bakımından müspet ola­bileceği gibi menfî de olabilmekte ve hattâ duruma göre daha farklı şekillere bürünebilmektedir. Önemli olan, onu müspet bir şekilde yo­rumlayarak ve kanalize ederek toplumun sağlıklı bir şekilde gelişme­si ve ilerlemesine katkıda bulunmaktır.

Her halükârda bütün bunlar, din ile sosyo-ekonomik değişme, ge­lişme ve kalkınma arasındaki ilişkiler konusunun sosyolojik incelen­mesinin, bir toplum için ne kadar hayatî bir önemi haiz olduğunu an­lamamıza izin vermektedirler

[1]    Bk.: J. Seguy, “Ernst Troeltsch et ses Soziallehren”, Archives de Sociologie des Religions, 11, 1961, s. 9.

[2]    S. §. Ülgener, İktisadî İnhitat Tarihimizin Ahlâk ve Zihniyet Meseleleri, s. 9.

[3]    Bk.: Matta, 19, 23; Markos, 10, 23; Luka, 18, 24.

[4]    G. Rocher, întroduction a la Sociologie Generale, C. 3 (Changement Sociale), s. 84.

[5]    Bk.: S. Ş. Ülgener, İktisadî İnhitat Tarihimizin Ahlâk ve Zihniyet Meseleleri, s. 184 vd/

[6]    Bu konuda akla ilk anda E. Renan’ın (Ilslamisme et la Science, Paris: Calmann Levy, 1883)adı gelmektedir. Aynı şekilde, G. Mollard (l’Evolution de la Cul- ture et de la Production du Ble en Algerie de 1830 â 1939, Paris,:Larose, 1950, özellikle s. 31) ve R. Charles (l’Evolution de l’Islam, Paris: Calmann-Levy, 1960 Louis Bertrand, vs. de bu tür düşüncelere ve görüşlere rastlanmaktadır. Özellikle Renan’ın görüşlerine karşı ilk tepki 18 Mayıs 1883’teki yazısı ile C. Af ganî’den gelmiştir. Bk.: Journal des Debats). Namık Kemal’in Renan Müda- faanamesi de aynı tepki zincirine dahÜdir.

[7]    Bk.: Ü. Günay, Erzurum Kenti ve Çevre Köylerinde Dinî Hayat, Erzurum, 1978, s. 188-194.

[8]    İslâmiyet’le ilgili olarak bu tür görüşü özellikle Maxime Rodinson (İslam et Capitalisme, Paris: Seuil, 1966 ve Tlslam, Doctrine de progres ou de Reacti- on”, Cahiers Rationalistes,199, 1961, s. 254-285) da bulmak mümkündür.