DÎNLE SOSYAL DEĞİŞME ARASINDAKİ İLİŞKİLER

DÎNLE SOSYAL DEĞİŞME ARASINDAKİ İLİŞKİLER

Din ve toplum arasındaki ilişkilerin karşılıklı olmasının, din ile toplumsal bir olay olan sosyal değişme arasındaki ilişkiler konusunda belirleyici bir rol oynadığını öncelikle belirtmeliyiz. Böyle olunca, din ile sosyal değişme arasındaki ilişkileri ele aldığımızda, bir yandan sos­yal değişmenin din üzerindeki etkilerini bahis konusu ederken, öte yandan da dinin sosyal değişme süreci içerisindeki rolü üzerinde dur­mamız gerekmektedir. Konuyu daha bilimsel ve sosyolojik terminolo­ji ile ifade etmek gerekirse, din ile sosyal değişme arasında iki ve hat­tâ üç yönlü bir ilişkinin söz konusu olduğunu belirtmek gerekir.

Buna göre, din ve sosyal değişme ilişkilerinde din, bir yönüyle sosyal değişmeye engel teşkil eden bir faktör olarak karşımıza çıkar­ken, bir başka veçhesi altında sosyal değişmenin temel faktörü veya motor gücü olarak kendini göstermekle ve nihayet sosyolojik pers­pektiften yaklaşıldığında, dinî değişmeyi sosyal değişmenin bir sonu­cu olarak ele almak yahut en azından sosyal değişmenin din üzerinde­ki etkilerinden söz etmek mümkün olmaktadır[1].


Gerçekte, hemen her din menşeî bir mitolojiye veya kurucunun ya da dini tebliğ edenin dinî tecrübesinin hatırasına bir bağlılık ve onu her seferinde yeniden yaşama ya da tekrardan ibaret olan “mensekî” (ritüel) bir karakter arz etmekte ve böylece kendini tarihten soyutla­yarak her çeşit değişmeden uzak kalmak eğilimini taşımaktadır[2]. Bu muhafazakâr veçhesi altında din, her çeşit zihniyet, değer, norm ve sosyal ve kültürel yapı değişikliklerine karşı bir fren ve engel teşkil et­me fonksiyonunu tabiatında temelden taşıyor görünmektedir.

Esasen dinin, toplum hayatındaki en önemli fonksiyonlarından birinin sosyal bütünleşmenin sağlanmasına yönelik olması, onun öte­den beri toplumda daha çok bir istikrar faktörü şeklinde değerlendi­rilmesine yol açmıştır. Bunda şüphesiz, Fransız Sosyoloji Ekolünün büyük temsilcisi E. Durkheim’in, toplumsal anominin temelinde, di­nî gevşemeye paralel olarak toplumsal dayanışma bağlarının çözül­mesini görmesinin önemli bir rolü olmuştur. Maamafih, Marksist sosyologlar da, hâkim sınıfların egemenliklerini sağlamada bir araç ve insanoğlunun ıstırabını hafifletme çabası olarak değerlendirdikle­ri dini, genelde toplumsal değişmeye karşı güçlü bir fren şeklinde al­gılamaktadırlar.[3]

Ancak, aslında bu veçhesi altında dahi dinin, sosyal değişme olgu­sunu tamamen inkâr ettiğini düşünmek hatalı olacaktır. Zira, ister ev­rensel ve İlâhî dinler olsun, isterse geleneksel ve hattâ arkaik halk din­leri olsun, onlar, tarihî ve sosyal perspektiften bakıldığında, gerçekte değişmeyi inkâr etmemekte, faka’t onu bir çeşit kayıp veya gerileme ya da menşeî tecrübeye nispetle yaratıcı ve hayat verici enerjinin yiti­rilmesi yahut bozulması olarak görmekte; ve hakikaten meselâ, zama­nın değişmesi sonucu dinin aslî safiyetini veya yaratıcı enerjisini kay­bettiği bütün durumlarda, bunu düzeltmek üzere girişilen her değişik­lik hamlesi onun ilk dönemlerinin orijinal safiyetine bir çeşit dönüş hareketi karakterini göstermektedir. Bunun tipik örneklerini, meselâ Islâm tarihi boyunca çeşitli Müslüman toplumlar ve çevrelerin ihya hareketlerinde bulmak mümkündür. Keza yine İslâmiyet’te, belli bir devirden itibaren Sünnîlik, çeşitli itizalî hareketlere karşı, Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in Sünnetine yani menşeî dinî tecrübe mira­sına bağlılık geleneğini temsil etmeyi esas ittihaz etmiştir. Vehhabilik ile Selefiyye hareketi ve bir ölçüde Modernizmin, toplumsal değişme­ler sebebiyle aslî safiyetinden uzaklaşan Müslümanlığı, ilk dönemle­rin “katıksız” İslâmiyet’ine döndürme girişimlerini temsil etmek bakı­mından tipik örnekler oluşturduklarını belirtelim. Aynı eğilimi, ken­dilerini, yaşadıkları çevresel faktörlerle uyumsuzluk içinde hisseden Hıristiyan kilise ve gruplarında da müşahede etmek ilginçtir. Hakika­ten, belli bir dönemden itibaren Hıristiyan âleminde görülen bütün Protestan reform hareketlerinin hemen hepsinde, ilk dönemlerin aslî safiyetine dönüşü ve dini, sonraki ilâvelerden arındırmayı savunan bir dinî değişme ideolojisi, hâkim bir temayül olarak kendini göstermek­tedir. Meselâ, Presbiteryen, Kongregasyonalist ve Quaker reform ha­reketlerinin hep, menşeî Hıristiyan kilisesinin modeline uygun teolo­ji ve teşkilat örneklerini arayışların tipik timsalleri olduklarını önem­le kaydedelim.

Bu bakımdan da, hemen her dinî sistemin, değişmeye karşı olduk­ça dayanıklı temel birtakım inançlara, menseklere ve bunları muhtevî olan birtakım kutsal metinlere dayanmakta olduğunu; esasen dinin ayırt edici niteliğinin, kökü mukaddes âleme uzanan “kutsal” katego­risine dayandığını önemle ve ısrarla belirtmeliyiz. Nitekim, böyle ol­duğu için din, genellikle, ister ilkel toplumlarda isterse de oldukça durgunlaşmış ve gelenekleşmiş yüksek kültürlerde olsun karşımıza daha çok bir muhafazakârlık faktörü olarak çıkmaktadır. Özellikle di­nin gelenekleştiği ve müesseseleşerek istikrar kazandığı her toplumda bu böyledir. Nitekim bu nedenle meselâ Max Weber, Antik Yunan dünyasında yaşanan büyük kültürel yaratıcılığın, o dönemde orada buna engel olacak güçlü bir ruhban sınıfının bulunmamasından kay­naklandığını öne sürmektedir. Aynı şekilde, Hindin kast sisteminin yüzyıllardan beri büyük değişikliklere uğramaksızın varlığını sürdür- meşinin de, Hindistan’da özellikle köklü dinî inançların temsilcisi olan “Brahman” sınıfının sayesinde olduğu kabul edilmektedir.[4]

[1]   J. M. Yinger, Religion, Society and Individual, New York, 1965, s. 266.

[2]    R. Bastide, “Le Problemes des Mutations Religieuses” Cahiers înternationaux de Sociologie, 1969, 46, s. 5-16.

[3]    N. Vergin, “Toplumsal Değişme ve Dinsellikte Artış”, Toplum ve Bilim, 1985, s. 9-10.

[4]    T. Parsons, “Religion as a Source of Creative Innovation”, Religious Perspecti- ves of College Teaching in Sociology and Social Psychology, s. 29-34.