Dinin Kökenine Dair Sosyolojik Yaklaşımlar

Dinin toplumda ne tür bir işlevi olduğu, toplumsal olayları nasıl etkilediği, aile, ekonomi, siyaset ve eğitim gibi diğer kurumlarla ne tür bir ilişki içinde olduğunu tespit etmek nispeten kolaydır ve bunlar din sosyolojisinin aslında en temel ve görece kolay cevap verebileceği sorularıdır. Oysa din sosyolojisinin temel referansları sayılan isimlerin dinle ilgili sordukları sorular bunlarla sınırlı kalmamıştır. Onlar dinin nasıl ortaya çıktığı gibi hiçbir zaman öğrenemedikleri ve belki de sosyolojik olarak hiçbir zaman tam olarak bilinemeyecek bir sorunun peşinden gitmişlerdir. Bu konuda sergilenen yaklaşımlar aslında bir yandan da sosyolojinin çok temel bir metodoloji sorununu da açığa çıkarmıştır. Sorun şu ki bugün test edilebilecek bir alanda sosyal bilim yapmak mümkün, dolayısıyla belli bir olgunun bugün başka olgularla olan temaslarını ve etkileşimlerini tespit etmek mümkün. Ama hiçbir zaman test edilemeyecek dönemlere veya alanlara dair bir şey söylemeye sıra geldiğinde bunu bilimsel olarak temellendirmek nasıl mümkün olacaktır? Bu noktada ilk dönem sosyologların hepsi binlerce yıl öncesine ait bir olgunun nasıl ortaya çıkmış olduğunu sormaya kalkışınca bunu bilimsel olarak temellendirme sorunuyla karşılaşmışlardır.
Örneğin, Comte bugün bir veri, bir gerçek olarak karşımızda duran din olgusunun tamamen insanın kendi uydurmasıyla ortaya çıkmış olduğunu söylemiştir. insan, nedenleri açıklanamayan ve korkutan yıldırım, deprem, fırtına, yağmur gibi doğa olaylarını açıklamak üzere “tanrı” düşüncesini uydurmuştur. Bu yüzden sebebi açıklanamayan bu olayların gerçek nedenleri anlaşıldığında, yani bilim bütün açıklanamayanları açıkladığında, tanrı fikrine de ihtiyaç kalmayacak demektir. O yüzden geleceğin pozitif dünyası bilimin her şeyi açıklayacağı bir dünya olacağı için dine de Tanrı fikrine de yer kalmayacaktır. Comte’un düşündüğünün aksine insanların bazı konulardaki bilgileri arttığı hâlde, dini düşünce terk edilmiyor, aksine insanlar daha fazla bilgilendikçe dinsel açıklamaların yeri ayrı tutuluyor hatta bu açıklamalarla dinî düşünce daha da pekişebiliyor.
Dinlerin kökenine dair 19. yüzyıl filozoşarı arasında çarpıcı görüşlerden birini de Ludwig Feuerbach ortaya atmıştır. O da Tanrı’nın yine insan tarafından uydurulmuş olduğunu, ama biçim olarak Comte’un düşündüğünden farklı olarak ve bir ihtiyaç olarak yaratıldığını düşünmüştür. Ona göre yeryüzünde yetenekleri ve güçleri bakımından doğa karşısına oldukça zayıf kalan insan, kendi zaaşarının ve eksikliklerinin tamamlanmış olduğu kendi varlığının mükemmel bir suretini Tanrı olarak yaratmıştır. Yani Tanrı mükemmel bir insan olarak insan tarafından bir yansıtma aracı olarak ortaya çıkmıştır. Feuerbach’ın tanrı düşüncesine (teolojiye) getirdiği antropolojik yaklaşım teoloji tarihinde oldukça önemsenmiştir. Dinin kökenine dair söyledikleri yöntemsel olarak söylenemeyecek şeyler olsa da teolojiyi insanı anlamanın bir yolu olarak ele alan yaklaşımı antropolojiye önemli bir katkı sayılmıştır. Feuerbach’a göre bir dönemin düşüncesine yansıyan tanrıyı öğrenince aslında sadece o dönemin insanını öğrenmiş oluruz. Dinin kökenine dair bu cesur açıklamasına karşılık Feuerbach, yine de dinin toplumsal işlevlerini önemsemekte, bu işlevler üzerinde durmaktadır.
Karl Max ise dinin kökenine dair Feuerbach’ın açıklamalarını paylaşmış ancak onun dinin işlevlerine gereğinden fazla önem vermiş olduğunu düşünmüştür. Marx’a göre din bir üstyapı kurumu olarak insanlarca yaratılmış bir olgudur: “Cennetin fantastik gerçekliği içinde süper insanı arayan fakat orada kendi yansımasından başka bir şey bulamayan insan, kendisinin asıl gerçekliğini ara-
 

 dığı, araması gereken yerde, artık kendi benzerinden -insan dışındanbaşka bir şeyi bulmaya    
 çalışmayacaktır” (Marx & Engels, 2007: 121). Bu da tanrı veya diğer dini unsurlardan başka bir şey    
 olmayacaktır.  
Bu terimlerle yaklaşılan dine dair hükümler, di-    Hıristiyanlığın Özü kitabındaki din
 ne karşı tümevarımsal bir tutumdan kaynaklanır. O tutum dinin kökenine dair önceden verilmiş bir    
 hükümden başkası değildir. Dinin hakiki bir gerçekliğinin olmadığı peşinen kabul edildiğinde ge-    
riye onun ne şekilde uydurulmuş olduğunun açıklamasına gelir. Din yine tümevarımsal olarak altya-
pının (maddi dünyanın, üretim düzenlerinin) bir türevi olarak kabul edildiğinde yine geriye bu ilişki-
yi mantıksal olarak kurmak kalıyor. Marx, güçlü retoriğiyle bu ilişkiyi kurmakta zorlanmayacaktır.
Din dışı eleştirinin temeli (esası), şudur: insan dini inşa eder, din insanı değil. Başka bir deyişle din henüz kendini bulamamış veya zaten kendini tekrar kaybetmiş insanın öz bilinci, öz hissiyatıdır. Fakat insan dünyanın dışında ikamet eden soyut bir varlık değildir. insan insanın dünyası, devleti, toplumudur. Bu devlet, bu toplum dini bu tersine dönmüş bilinçliliği üretir, çünkü bu tersine dönmüş bir dünyadır. Din, bu dünyanın genel teorisidir, onun ansiklopedik bir özeti, popüler bir form içindeki mantığı, onun ruhsal onur meselesi, coşkusu, onun manevi müeyyidesi, ciddi tamamlanışı, teselli ve haklılaştırımı için evrensel bir zemindir. insanın özünün fantastik gerçekleştirimidir çünkü insanın özü hakiki bir gerçekliğe sahip değildir. Bu yüzden dine karşı olan bu savaş dolaylı olarak öteki dünyayla olan savaştır -dinin ruhsal bir koku kattığı dünyaya karşı. Dinsel ızdırap aynı zamanda gerçek (reel) ızdırabın bir ifadesi, gerçek ızdıraba karşı bir protestodur. Din, bastırılmış varlığın müşahadesi, kalpsiz bir dünyanın kalbidir, tıpkı ruhsuz bir dünyanın ruhu olduğu gibi. Din insanın afyonudur… Dinin ortadan kaldırılması insanların gerçek mutluluğu için gerekli olan aldatıcı (illusory) bir mutluluk gibidir. Onun koşullarıyla ilgili aldanıştan (illüzyondan) vazgeçme isteği, aldanışlara ihtiyaç duyan bir koşuldan vazgeçme isteğidir. Dinin eleştirisi, böylece hâlesi din olan bir hüzün, bir sıkıntı ırmağının tasarı hâlindeki eleştirisidir.
Karl Marx Hegel’in Hukuk Felsefesi’ni Eleştirisine Katkı
Marx dinin kökenine dair bu kadar kesin konuşurken dinin sosyal işlevine dair yer yer aşırı ekonomik indirgemeci bir yaklaşımı benimsemiştir. Dini afyon olarak niteleyen ifadeleri ise genellikle onun dine karşı uzlaşmaz karşıtlığı şeklinde anlaşılmış olduğu hâlde farklı yorumlara da konu olmuştur. Örneğin dinin bir afyon olmasının basitçe dinin insanları uyutan bir olgudan öte, insanları tedavi ve rehabilite eden bir sığınak olmaya da işaret edebileceği üzerinde durulmuştur. Buna gerekçe olarak da Marx’ın çağında afyonun uyuşturucu anlamı kadar ilaç anlamının da revaçta olduğu ileri sürülmüştür. Kuşkusuz bu dinin işlevine dair başka bir konudur.
Dinin bugün bazı toplumlarda, bazı örneklerde Marx’ın tam da resmettiği şekilde işliyor olması, onun kökeni hakkında ne Marx’ın ne Comte’un ne de Feuer- bach’ın yaptığı çıkarıma imkân vermiyor. Buna rağmen bir sınışandırmaya göre
tam karşıt bir noktada olmasına rağmen Émile Durkheim de dinin kökeniyle ilgili aynı cesur yaklaşımı paylaşıyor. Dinin sosyolojik işlevlerine dikkat çeken çalışmalarıyla din sosyolojisinin tartışmasız en önemli isimlerinden olan Durkheim’in dinin kökenine girerken sosyolojinin bilimsel sınırlarını zorlamak durumunda kaldığını kaydetmek gerekiyor. Dinî hayatın ilk biçimlerini anlamayı hedeşerken bu ilk biçimleri nereden bulacağı ister istemez akla geliyor. Çünkü insanlık tarihinin çok eski olduğu gerçeği göz önünde bulundurulduğunda en temel biçimlerin de bu en eski toplumlarda olacağı da kabul edilir. Oysa Durkheim en eski toplumların çağımızda Avustralya’nın balta girmemiş ormanlarında yeterince temsil ediliyor olduğunu düşünmüş ve bu kabileleri incelediğinde sanki binlerce yıl önceki ilk insan toplumlarını da incelemiş olacağını varsaymıştır. Binlerce yıl önceki ilk toplulukların nasıl olduğu bile tartışma konusuyken ve o toplumlara dair elimizde hiçbir konuda kesin bilgiler yokken bugün yaşamakta olan bir kabilenin onları temsil ediyor olabileceğini düşünmek, doğrusu bilimsel açıdan ciddi sıkıntılıdır.
Durkheim’in çalışmalarına yön veren varsayımlar şöyle sıralanabilir. 1. Dinin en ilkel toplumlarda da bulunan temel bir şekli vardır ve ilk ortaya çıktığında nasıl ise bu şekil bugünkü ilkel kabilelerde de aynı şekliyle bulunabilir. O yüzden de Avustralya kabileleri arasında yaşamakta olan din binlerce yıl önce dinin ilk ortaya çıktığında yaşayan dinle aynıdır. 2. Din toplumların gelişmesine paralel olarak basitten karmaşığa, çok tanrılılıktan tek tanrıcılığa doğru bir evrim geçirir/geçirmiştir. 3. Din, basitçe insan tarafından ve toplumsal bir işlevi yerine getirmek üzere uydurulmuştur. Durkheim, her toplumda bulunuyor olmasından hareketle bu işlevin toplum için çok önemli ve evrensel nitelikli olduğunu kabul eder. Ancak bu kabul, dinin sonuçta uydurulmuş olduğunu düşünmesine engel değildir. Aslında burada Durkheim’in dinin kökenine dair yaklaşımı diğer pozitivist gelenekten gelen çağının düşünür ve sosyologlarınkini tekrarlamaktadır.
Durkheim’in da Marx’ın da gözlemini yapmakta oldukları dinsel olguların işlevleri hakkında söylediklerine ilk anda itiraz edilmeyebilir. Çünkü kendi teorik yaklaşımlarını doğrulayacak kadar ampirik veriye dayanabilirler. Dinin belli pratiklerde gerçekten iktidarları meşrulaştıran bir ideolojik araç olarak kullanımı da yaygındır. Ayrıca dinin toplumsal bütünlüğü sağlamak gibi bazı işlevlerine değinilebilir. Üstelik bazı örneklerde belli dinsel inançların uydurulmasına da tanık olunabilir. Oysa bütün bunlar dinin ilk kökeninin ne olduğuna dair bu kadar kesin konuşmaya imkân vermez. Çünkü din fikrinin ilk defa bütün insanlığın aklına nasıl gelmiş olduğunu bugünden bilimsel bir yolla tespit etmenin imkânı yoktur. Bugün bazı ilkel kabilelerde dinin yaşanma biçimi dinin geçmişteki bütün örneklerde böyle yaşanmış veya böyle doğmuş olmasını da göstermez. Nasıl bugün ilkel kabilelerle eşzamanlı olarak alabildiğine gelişmiş medeniyetler örneklerini beraber sergiliyorlarsa geçmişte de en ilkel sanılan dinsel biçimlerle eş zamanlı olarak daha medeni veya karmaşık versiyonlar da ortaya konulmuş. Dahası çok ilkel sayılabilecek bazı toplumlarda yine tek  tanrılı dinsel inançların varlığı da gösterilebilir. Tek  tanrılı dinsel pratiğin tarihi de çok eski zamanlara götürülebileceği gibi bazı tektanrılı dinlerin kısa bir süre içinde pagan bir kültüre doğru farklı bir değişim yaşadıkları da görülmüştür. Örneğin, Hıristiyanlık ilk ortaya çıktığında tam ikonoklazmik (put kırıcılığı, heykel karşıtlığı) bir vurguya sahip olduğu hâlde kısa bir süre içinde önce teslis inancı arkasından da kutsallaştırılmış sayısız figürün yeşermesine imkân veren bir genişliği benimsemiştir. Demek ki dinlerin kökeninin çok tanrılı olduğu ve dinlerin tek tanrılı bir dine doğru bir evrim geçiriyor olduğu düşüncesi basit bir
evrimci tarih anlayışını temel almaktan kaynaklanmaktadır. Oysa bu temel varsayımın kendisi sorunludur. ilk dinsel tecrübenin nasıl yaşanmış olabileceğine dair gözlem ve deneye dayalı modern bilimin söyleyebileceği fazla bir şey yoktur