DİNÎ GRUP VE CEMAATLERİN BİRBİRLERİYLE İLİŞKİLERİ

DİNÎ GRUP VE CEMAATLERİN
BİRBİRLERİYLE İLİŞKİLERİ

Din Sosyolojisi incelemeleri bakımından, dinî grup ve cemâatlerin birbirleriyle olan karşılıklı ilişkileri meselesi, özel bir önemi ha­iz bulunmaktadır. Çünkü bu konu sosyologu, dinî grup ve cemâatle­rin birbirlerine karşı takındıkları tavırlar ve bunun sonucunda ortaya çıkan sorunlara götürmekle ona, din ve toplum ilişkileri ve dinin in­san ve toplum hayatındaki yeri ve fonksiyonları bakımından, hayati meselelere el atma imkânını sağlamaktadır. Zira böylece, dinî grup ve cemâatlerin birbirleriyle olan karşılıklı ilişkileri çerçevesinde, meselâ, “dinî mutlakçılık” (absolütizm), “tekelcilik” (exclusivisme), “müsa­mahasızlık” (intolerantisme), fanatizm (bağnazlık), rekâbet, çatışma, çoğulçuluk, hoşgörü… gibi kavram ve bunlarla ilişkili olan “vicdan, din, ibadet ve ayin özgürlüğü”, lâiklik … gibi çok çeşitli meseleler üze­rinde durarak fikir yürütmek mümkün olmaktadır. Bu kavramlar ve bunlarla ilişkili olarak kendini gösteren meseleler ise, dinî grup ve cemâatlerin birbirleriyle ilişkileri hususunda, mutlakçı, tekelci, hoş­görüsüz ve tahammülsüz tutum ve bunun yol açtığı fanatizm ve çatış­ma eğilimi ile hoşgörülü, saygılı ve dolayısıyla da uzlaşmacı ve çoğul­cu tavrın, iki temel tip tutum olarak karşımıza çıktığını anlamamıza imkân vermektedir.


Bizden farklı düşünen, inanan, davranan ve yaşayan bir başkasına tahammülsüzlük şeklinde tanımlanan hoşgörüsüzlük tutumunun, özellikle din söz konusu olduğunda, insanda temel bir tavır olduğu ve bu bakımdan da “dinî hoşgörü” kavramının özünde bir çelişkiyi ifade ettiği sıklıkla öne sürülmüştür. Bu kanaat, hemen her dinin çağrısı ve ona ilişkin söyleminin leymotifini teşkil eden, “gerçeğe yalnızca ken­disinin sahip bulunduğu” şeklindeki “mutlakçılık” iddiası ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan “tekelcilik” tutumu ve “dinî fanatizm” (bağnazlık) tavrı üzerine temellendirilmiş bulunmaktadır. Esasen, kendi inançları ve uygulamalarının yanı sıra dünya yüzünde ondan farklı düşünen, inanan, davranan ve yaşayan başkalarının da bulundu­ğu ve dolayısıyla da onların kendisininkinden farklı olan bu inançla­rı, değerleri ve yaşayışına saygılı ve hoşgörülü olmak gerektiği şeklin­deki “dinî tolerans” (hoşgörü) kavramı da yeni olup, Batıda, XVI. yüzyılda, Katolikler ile Protestanlar arasındaki din savaşlarının sonu­cuna ortaya çıkmış ve oradan başka birçok toplumlar ve kültürlere yayılmış bulunmaktadır. Öyle ki, pek çok kültürler ve toplumların bu kavramı karşılayacak bir terimi, deyimi yahut sözcüğü de bulunma­makta, bu bakımdan da terim Batı dillerinden ya aynen alınmak veya neolojizme başvurmak sûretiyle karşılanmaya çalışılmış bulunulmak­tadır. Nitekim, dinî tolerans kavramı gibi, anlaşılan “dinî çoğulculuk” (plüralizm) kavramı da yenidir ve aslında bu kavramlar modern top­lumun problematiğine bağlı olarak ortaya çıkmış ve şekillenmiş bu­lunmaktadırlar.

Gerçekte, Batıda modern tolerans ve plüralizm fikirlerinin gelişip olgunlaşması bakımından, Aydınlanma çağı müstesna bir yer işgal et­mektedir. Bununla birlikte, daha genel ve makrososyolojik bir pers­pektiften yaklaşıldığında, bilindiği gibi, Batıda bu olguların ve geliş­melerin ortaya çıkarak oradan bütün dünyaya yayılmasında, yine Ba­tıda, Orta Çağ’ın sonlarından itibaren, Rönesans ve Reform hareket­leri ile başlayan ve büyük coğrafî keşifler, sanayileşme, şehirleşme, modern eğitim-öğretim ve kitle iletişim ve ulaşım araçlarının yaygın­laşması, demografik patlamalar ve bütün bunlara bağlı olarak toplum- ların geleneksel toplum yapılarında gözlenen köklü ve hızlı değişim­lerin çok önemli etkileri mevcut bulunmaktadır.

Ancak, işaret etmek gerekiyor ki, dinî çoğulculuk ve hoşgörü ko­nusu, bu şekli altında, ne kadar modern bir problem olarak görülür­se görülsün, gerçekte bu durum, modern dönem ve onun toplum tipi ve bu çerçevede karşılaşılan yeni ve bu döneme has durum ve şartla­ra bağlı bulunmaktadır. Zira, madem ki, dinî cemâatlerin birbirleriyle ilişkileri açısından, toplumlar, kültürler ve dinler, dünya yüzünde, tarihin her devrinde, bir bakıma çoğulcu bir ortamda hayatiyet bula gelmişlerdir, o halde bilimsel olarak, “gerçek” ve “özgürlük”ün klâsik antinomisi içerisinde dinî çoğulculuk, hoşgörü ve fanatizm problem­lerinin kökleri, tarihin derinliklerine uzanmaktadır.