DiN VE TOPLUM İLİŞKİSİ

insan sosyal bir varlıktır. Tarihin yazılı veya yazılı olmayan en eski dönemlerine gidildiğinde bile insan varlığının bir toplum içinde cereyan ettiğini görürüz. Küçük veya büyük insan toplulukları insanın yeryüzündeki seyrinin vazgeçilmez görünümünü oluşturmuştur. insanın bu durumu değişik dönemlerde bazı düşünürler veya sosyologlar tarafından üzerinde ciddiyetle durulmuş bir konu olmuştur. insanlar bilemediğimiz dönemlerde de tek tek veya dağınık biçimde yaşamışlar mıdır yoksa baştan beri toplum hâlinde mi var olmuşlardır? fiayet baştan beri toplum hâlinde değillerse insanlar hangi nedenlerle toplum hâline yaşamaya başladılar? Sonradan herhangi bir nedenle toplum hâlinde yaşamaya karar verildiyse, bu karar nasıl oldu da hiç değişmedi ve insan karakterinin vazgeçilmez bir parçası hâline geldi?
Bu sorular özellikle insanların birbirinin kurdu olduğunu gözlemlediğimiz durumlarda akla çok daha kolay düşen sorulardır. Gerçekten de bir taraftan insanların sürekli birbirleriyle çatışma, rekabet ve düşmanlık hâlinde bulunduğunu görebiliyoruz. Özellikle ingiliz filozof Thomas Hobbes tarafından dillendirilen meşhur “insan insanın kurdudur” ifadesinin arka planında insan toplumları hakkındaki bu gözlem vardır. insanların bir toplum hâlinde yaşadıkları bütün durumlarda ölesiye ve öldüresiye bir rekabet içinde bulundukları vurgulanmıştır. Bu vurgular dolayısıyla insanların toplum hâlinde yaşamaya başlamaları bir tür muamma olarak görülmüştür. Aynı şeyi diğer sosyal düşünürler de merak etmişlerdir. insan doğası üzerine tartışan Rousseau, Locke ve Montesquieu gibi aydınlanma filozoşarının asıl amaçları insanın nasıl olup da toplum hâlinde yaşamaya başladığını anlamaktı. insanın doğasında nasıl bir varlık olduğu hususunda birbirleriyle ihtilafa düştülerse de hepsi insanın doğa durumu hakkında çaresiz bir düşünce içindeydiler. Çünkü doğal durumunu bilimsel imkânlarla hiç kimsenin hiç bir zaman bilme şansı olmayacaktı. Doğal durum hakkındaki bütün öngörüler bir yandan insanların nasıl toplum hâline geldiklerini açıklamaya çalışan senaryolardı ama bir yandan da bu senaryoları tetikleyen şey gelecekte kurulması hayal edilen dünya imgesiydi. Doğal durumda, yani doğasında, yani özünde “iyi” olduğu anlatılan insan için ge-
lecekte kurulacak düzen insana güven esasına dayalı, insan özgürlüklerini alabildiğine tanıyan bir düzen olacaktı.
Sonuçta bütün bu yaklaşımların bir yandan da cevabını aradıkları ana soru toplumların nasıl var olabildiğiydi. Ne kadar eski zamanlara kadar gidilebilse orada insanların küçük veya büyük toplumlar hâlinde yaşamalarının bir alternatifi bulunamıyor. Dolayısıyla insanın doğası denilen şeyin ne olduğu üzerinde her halükârda bitimsiz bir tartışma olsa bile bu doğanın en tartışılmaz yanı onun toplumsal bir gerçeklik olduğudur. Bu toplumsallık ise bizatihi doğal olanı işleyerek onu doğa dışına çıkararak var olabiliyor.
Dinin Diğer Toplumsal Kurumlarla ilişkisi
insanın toplumsal bir varlık olması böylece tartışılmaz bir gerçek olarak kabul edilmiştir. insan kelimesinin kendisi bile ancak başka bir insanın varlığıyla tamamlanan bir anlam içeriğine sahiptir. Çünkü insan kelimesi “ünsiyet” (alışma, ısınma, insan olma) anlamlarıyla tanım gereği başka insanların varlığını kaçınılmaz kılar. O yüzden insan ancak başka insanların varlığıyla insan olabilen bir varlıktır. işte toplumsallık insanın doğasının bir parçası olarak insanın ortaya çıktığı her yerde ve her zaman rastlanan bir olgu olmuştur. Ancak sosyologlar, bu toplumsallığın kendisinde ortak veya ayırd edici başka nitelikler de aramıştır. insan toplumsallığının ortaya çıktığı yerlerde toplumsal farklılıkların üzerinde de bu nedenle durulmuş, diğer yandan bu toplumsallığa eşlik eden vazgeçilmez ortak bazı kurumsal özellikler üzerinde durulmuştur. Böylece hangi insan toplumsallığına göz atılırsa atılsın görülebilecek asgari düzeyde paylaşılan davranış örüntüleri tespit edilmeye çalışılmıştır.
Burada kurum, gündelik dilde kullanılan ve bazı örgütlenmeleri ifade etmek üzere kullanılan kurum sözcüğünden farklı olarak davranış örüntülerini ifade eder. Toplumsal kurumlar,  insan toplumsallığının kendileriyle tezahür ettiği ve hiç bir toplumda eksikliği görülmeyen toplumun varoluş dayanağını oluşturan davranış örüntüleridir. işte din de böylesi bir kurumdur. Ne kadar eski olursa olsun ve nerede olursa olsun insanların öte dünyayla, görünen dünyanın ötesiyle ilgilendikleri, nereden gelip nereye gittikleriyle ilgili soruları anlamlandırdıkları ve toplumda kutsal ve din dışı alanları oluşturup tanımladıkları belli bir davranış düzeyi daha vardır. Bu da din kurumudur. fiimdi din kurumunun diğer bazı önemli kurumlarla olan ilişkisini inceleyelim.
Din ve Siyaset ilişkisi
Bütün toplumsal oluşumların kendi içlerinde bir liderlik, yönetim ve iktidar ilişkileri ortaya çıkardığı tespit edilmiştir. Bu ilişkiler genel olarak “siyasallık” diyebileceğimiz bir düzeyi işaret eder. Siyasal düzeyi olmayan hiç bir toplum yoktur. Siyaset bir dünyayı ve toplumu inşa girişimi olduğundan din ile yolu çakışır. Çünkü genellikle dinin de böyle bir iddiası vardır. Dinin iddiası ile siyasetçilerin iddiasının paralel gittiği durumlarda toplum, siyasetin dinin etkisi altında olduğu örnekler ortaya çıkarır. Bu ilişkiye dayalı olarak rejimler teokratik veya seküler rejimler arasında farklı örneklerle çeşitlenir. Dinin devlet yapısını veya siyaseti tamamen belirlediği örneklere teokratik rejim(ler) denir. Ancak teokratik sayılan rejimlerde dinin gerçekten de o rejimin hedefini mi belirlediği yoksa o siyasetin dini inançları kendi meşruiyetini sağlamak için bir araç olarak mı kullandığı kolay ayırt edilebilen birdurum değildir. islam’ın (veya aslında islam’ın bir yorumunun) devletin kurumsal yapısını ve hedeşerini belirlediği iran’da veya Suudi Arabistan’da bütün siyasetler dinin kuralları veya hedeşeriyle meşrulaştırılır. Aynı şekilde israil’in hem devlet olarak varlığı hem de bütün yayılmacı politikaları Yahudiliğin bir okuma biçimine dayandırılır. iran ve Suudi Arabistan’ın siyaset biçimine islam adına muhalefet eden Müslümanlar olduğu gibi israil’in siyonist politikalarına daha doğru bir Yahudilik yorumu adına şiddetle muhalefet eden Yahudiler de bulunmaktadır.
Din bir toplumsal birleştirici olarak işlev gördüğü hâlde farklı dinler arasında da bir çatışma etkeni olarak çalışabilir. O yüzden siyasi çatışmaların bir çoğunda dinin önemli bir unsur olarak ortaya çıktığı görülür. ingiltere ve irlanda arasında, Irak’ta ve Pakistan’da fiiilerle Sünniler arasında veya yine israil ile bölge halkları arasındaki çatışmalarla din unsuru önemli bir rol oynuyor.
Orta Çağ Avrupa’sında otuz ve yüzyıl olarak bilinen din çatışmaları yüzünden milyonlarca insan öldükten sonra kilise ve devletin birbirinden tamamen ayrıştırılması yönünde genel bir ortak akıl gelişti. Bu akıl ile laiklik din ve devlet ilişkilerini düzenleyen bir ilke olarak ortaya çıktı. Ancak laikliğin her yerde aynı şekilde uygulanmaması da din ve devlet arasındaki ilişkileri düzenleme kapasitesini düşürmektedir. Fransa ve bir çok örnekte laiklik devletin tarafsızlık ilkesi yerine kendisi dinler arasında bir din gibi çalışmakta olduğundan dinler arasındaki çatışmayı daha da artıran örnekler ortaya koymuştur. Bu arada toplumlar sanayileşmenin ve kentleşmenin de etkisi altında siyasal düzenlerinden görece bağımsız olarak sekülerleşebiliyor. Burada siyasal bir etki altında laikleşme ile sekülerleşme arasında bir ayırım yapmak mümkündür.    Sekülerleşme dünyevileşme anlamında kullanılır. Günlük    hayatın veya siyasi düzenin dinin etkisinden    arınmasıdır. Bazı kullanımlarda sadece    siyasal düzenin bir özelliği olan laiklik (laicite) den    ayırt edilebilir. Sekülerleşmeyi insanlar kendi tercihleriyle veya    toplumsal hayatın veya siyasal düzenin etkisiyle    yapabilirler.
Din ve Aile ilişkisi
Bütün toplumlarda biyolojik ve kültürel yeniden üretimi temin etmek üzere belirgin bir biçimde “aile” denilebilecek bir davranış örüntüsü bulunur. Bu aile hayatının şekli, yapısı ve kodları farklılaşabilir ancak aile hayatı olmayan hiç bir topluma rastlanmaz. Bir doğal birlik olarak aile dinden bağımsız olarak vardır ancak hem aile dini etkilemiş hem de din aileden etkilenmiştir. Özellikle Yahudilik, Hıristiyanlık ve islam gibi dinler kiminle evlenilebileceği veya evlenilemeyeceğini belirlemede ve neslin devamının hangi ilişkiler düzeni içinde sağlanabileceğine dair aile kurumunu şekillendiren değer yapıları ve kurallar ortaya koymuşlardır. Bu kuralların en önemlilerinden birisi ensest yasağıdır. Kendileriyle evlenilmesi yasak olanların belirlenmesi tamamen din kaynaklı bir konudur. Ayrıca aile içindeki statüler ve bunlara uygun rollerin belirlenmesinde de dinin ahlaki söylemi aile bütünlüğünü koruma doğrultusunda oldukça etkili olmaktadır.
 
Daha başka tarihî örnekler de göz önünde bulundurulursa din-aile arasındaki ilişki konusunda şu sonuçlar ileri sürülebilir:
a) Yüksek tipli dinler (salt toplumsal etkileşimlerin ürünü olmayan din) aileye etki ederek onu yeni baştan şekillendirmiştir. Meselâ Yahudilik, Hristiyanlık ve özellikle islam aile konusunda ayrıntılı kurallar getirmiş ve onun (iki ayrı cins arasında meydana gelmesi, keyfî ve geçici olmaması, neslin devamını sağlaması, vb. gibi) doğal yapısının üzerine değerler yüklemişlerdir. Buna göre evlenme şekli, boşanma, karşılıklı haklar ve ödevler, yönetim, aileye ait malların kullanımı, miras, kadın ve erkeğin konumu, vb. belli kurallara bağlanmıştır…
b) Toplumsal şartların ürünü olan dinler ise diğer kurumların etkisi ve belirleyiciliğinde olduğu kadar, doğal/sosyal bir birlik olan aile tarafından da şekillendirilmişlerdir. Bu konuda en somut örnek politeist inançlı site toplumlarıdır. Bu toplumlarda aile kurumu dinden daha güçlüdür, dolayısıyla da ailenin dini belirlemesi daha ön plandadır. Burada ailenin pek çok motifi kutsal hâle gelmiştir. Aile reisi, atalar ruhu, ocak, evin belli köşeleri kutsaldır. Her şeyin bir Tanrısı vardır: Doğum Tanrısı, Bereket Tanrısı, vb. gibi. Burada aile kendi yapısına uygun bir din geliştirmiş bir kült oluşturmuştur: Ocak kültü, atalar kültü gibi…
Kaynak: Mustafa Aydın, Kurumlar Sosyolojisi, Ankara: Vadi Yayınları, 1997.

Din ve Ekonomi ilişkisi
Bütün toplumlar bir üretim, tüketim ve paylaşım ilişkileri ortaya koyarlar, bu da “ekonomi” dediğimiz davranış örüntülerini görünür kılar. Bu ilişkiler üzerinde de dinin düzenleyici kuralları var olduğu için din ve ekonomi ilişkisi özel bir öneme sahiptir. Dinlerin tıpkı siyasette olduğu gibi mevcut ekonomik paylaşım ilişkilerini oldukları gibi meşrulaştırıp onların mağduru olan kitlelerin de bu durumu kolaylıkla kabullenmelerini sağlamak gibi bir işlevi olabiliyor. Bu işlevi dinin hakim sınışarın çıkarına çalıştığı durumları ortaya çıkarır. Marx’ın yaklaşımı dinin egemen sınışarın hizmetinde bir üstyapı kurumu olduğu yönündedir. O yüzden dini kitlelerin afyonu olarak görmüştür. Oysa dinin aynı zamanda yardımlaşma ağlarını harekete geçiren ve onları dini yaşamın bir parçası hâline getiren boyutları daha belirgindir. Çoğu durumda fakirlerin durumunu gözeten din egemen sınışarı rahatsız eden bir yaklaşımı da temsil edebilir. Ayrıca din bir zihniyet dünyası olarak insanların ekonomik davranışlarını da belirler. Max Weber kapitalizm ile kapitalizmin ortaya çıktığı bağlamda mevcut olan, püriten iş ahlakı ve çok çalışmayı salık veren, Protestan ahlakı arasında bir ilişki tespit etmiştir. Ekonomide paylaşımı da mutlaka salık veren bir dinî anlayışla birlikte kapitalist bir gelişmenin nasıl yaşanabileceği de bu bağlamda sorulan bir soru olmuştur.
Din ve Eğitim ilişkisi
Yine bütün toplumlar gelecek nesillere sahip oldukları anlam kodlarını, kültürünü, tarzlarını aktarmak üzere bazı düzenlemelere, uygulamalara veya davranış örüntülerine yani “eğitim” davranışına sahiptir. Bilinen bütün dinler kendi anlayışlarını sonraki kuşaklara en sağlıklı biçimde aktarmayı önemserler. Dinde işlemekte olan tarihsel süreklilik mutlaka belli eğitim örüntülerinin de işliyor olması sayesinde sağlanır. Dolayısıyla dinlerin varlığı bizatihi güçlü bir eğitim mekanizmasının işleyişine dayanır. Din özgürlükleri de o yüzden her şeyden önce belli bir dinin eğitiminin önünde bir engel olup olmamasıyla ilgilidir.
 

Dolayısıyla toplumun dayandığı bu kurumsal olgular arasında din de bulunuyor. Bu kurumların her birinin mutlaka toplumun oluşumunda çok önemli bir yeri vardır ancak muhtemelen her toplumda bu kurumların ayrı ağırlıkları veya diğer kurumlara karşı belirleyicilikleri olabiliyor. Ekonominin tam da Marksist anlamda diğer bütün kurumları belirlediği toplumlar olabildiği gibi, bilhassa siyaset veya din tarafından veya aile yapıları tarafından belirlendiği toplumlar veya durumlar da söz konusudur. Örneğin, Karl Marx (1818-1883) toplumu alt yapı ve üstyapı arasındaki bir belirlenim ilişkisi olarak tanımlamıştır. Altyapı ekonomi yani maddi üretim ilişkilerinden oluşur. Altyapı her zaman kendi ihtiyaçları temelinde belli bir aile, bir siyaset, bir din, bir ideoloji, bir aile ve bir eğitim düzenini üstyapı olarak belirler. Böylece ekonomi sabit, diğer bütün kurumlar değişken olarak düşünülür. Örneğin, feodal üretim biçiminde insan emeği çok merkezî olduğu için aile de bu ihtiyaçlara göre geniş aile olarak şekillenir. Çocuk sayısı özellikle emeğiyle geçinenler için ekonomik olarak da güçlü olmayı getirir. Oysa modern kapitalist toplumda, belki de ileri kapitalist toplumda giderek gelişen teknoloji insan emeğinin önemini azalttığı ölçüde aile hayatı gevşemeye yüz tutmuş en azından çekirdek aileye doğru bir gelişim kaydedilmesine yol açmıştır.
Peki bu belirlenimcilik ilişkisinin başka türlü cereyan ettiği örnekler yok mudur? ideolojik yapıların ve bilhassa dinin ekonomik davranışı belirlediği örnekler çokça bulunabilir. insanları bir dinî inanç etrafında toplandıkları, harekete geçip o inancın şekillendirdiği bir toplumu kurmaya çalışmaları sıkça görülen örneklerdendir. israil devlet ve toplumunun tüm şekillenişi dinin anlamlandırdığı bir çerçevede gerçekleşir. Aynı şekilde Amerika’daki Mormonlar dinin toplumu şekillendirdiği tipik toplum biçimlerindendir. islam’ın da toplumu baştan aşağıya yapılandırdığı örnekler çoktur. Ancak bütün bunlar her yerdeki Yahudilerin, Müslümanların veya Mormonların bütün eylemlerindeki tek motivasyonlarının din olduğu anlamına gelmiyor. Yahudiler, Müslümanlar, Hıristiyanlar, Budistler veya Mormonların içinde dinin emir ve yasaklarını gözeterek ve sadece bunları gözeterek bir hayat kurmanın öncelendiği örneklerin yanı sıra dinî emirlerin bu toplumlar tarafından hiç önemsenmediği, görece sekülerleşmiş örnekler de var olabilir. Bu durumda toplumun başka kurumsal örüntüleri, örneğin, siyaset, ekonomi, aile veya eğitim durumu bu toplumların önceliklerini belirleyebilir. Bu durumda dindarlığın içeriği veya etkinliği diğer kurumsal örüntülerin belirleyiciliği altında kalır. Din yine var olmaya devam etse de belirleyiciliği azalır. Hiç bir toplum için özü itibariyle dinin veya diğer sosyolojik kurumların daha belirleyici olduğu yönünde bir saptama yapılamaz. Toplumlarda hangi kurumların daha belirleyici olacağı toplumun tarihine, dinamizmine göre değişir.
Yapısalcı Marksizmin ünlü düşünürü Louis Althusser tam da bu kurumlar arasındaki belirlenimcilik (determinizm) ilişkisini Marx’ın altyapı-üstyapı eksenine üçüncü bir boyut getirerek açıklar. Ona göre toplum yapısı ekonomi, siyaset ve ideoloji ayakları üzerine oturur. Belirlenimcilik tek taraşı değildir. Bazı toplumlarda ekonomi, bazı toplumlarda siyaset başka bazı toplumlarda da ideolojik saç ayağı belirleyicidir. Ancak Althusser’e göre hangi kurumun hangi toplumda son kertede belirleyici olacağını yine ekonomi belirler (üst-belirlenim) diyerek Marx’ın bıraktığı boşluğu kendince kapatır.
Max Weber (1864-1920) ise özellikle ekonomi ile din arasındaki belirlenimcilik hususunda dinin öneminin Marksist literatürde fazla küçümsenmiş olmasına karşı önemli bir tezi ifade etmiştir. Onun Protestan Ahlakı ile kapitalist ruh arasındaki çekiciliğe dair görüşleri bir ekonomik olgu olarak kapitalizmin oluşumunda bir
dinsel zihniyet olarak Protestanlığın çok önemli bir katkısı olduğuna dairdir. Bu katkının mahiyeti kuşkusuz tartışılabilir. Aşağıda bu konuya tekrar döneceğiz, fakat buradaki konuyu tamamlamak için önceden diyebiliriz ki,  Weber ekonomik belirlenimciliğe tam karşı bir alternatif olarak din belirlenimciliğini savunmaz. Aksine bu belirlenimciliğin tek taraşı olmadığını ve özellikle kapitalist bir ahlak ile dinin bir araya gelmesinin bir tarihsel olayı meydana getirdiğini söyler.