Din ve Siyaset Kurumları Arasındaki İlişki

228
PAYLAŞ

Din ve Siyaset Kurumları Arasındaki İlişki

Din ve siyaset işlevsel olarak insanlığın birbirinden ayrılamaz iki temel kurumudur. Bu kurumların temel nitelikleri hep birini diğerine yönlendirmiş, onları kopmaz bir ilişki içinde tutmuştur. Dinin temel işlevinin “meşruiyet”, siyasetin temel işlevinin ise “güç” olduğu göz önüne getirilirse bu iki kurum arasındaki ilişkiyi anlamada zorlanmayız. Her iki kurum da diğerinin işlevine bir eğilim duymaktadır. Daha sa­de bir anlatımla dini çevreler, en azından bu dünyada daha rahat hareket edebil­me bakımından güçten bir pay almak için siyasete, siyaset ise kendisi için mutlak ihtiyaç duyduğu meşruiyeti elde edebilmek için dine yönelmiş ve böylece arada zorunlu bir ilişki doğmuştur.

Gerçekten de insanlık tarihinin başından beri dinin ilgili olduğu alanlardan bi­risi şüphesiz siyaset olmuştur. Ünlü sosyolog Durkheim’a göre dinin öznesi olan kutsallık bir kamu olgusudur. Yukarıda da belirtildiği üzere siyaset ise kamusalın en önemli açılımlarından biridir. Böylece din ve siyaset arasında aynı düzlemi pay­laşmaktan doğan bir ilişki vardır.

Siyaset bir egemenlik davranışıdır ve bu dünden bugüne farklı kişiler ve kesim­ler tarafından temsil edile gelmiştir. Hatta bu temsilciler bazen doğrudan ruhban­lar olmuştur. Günümüzde ise politik ve dinî egemenliklerin ayrı olduğu veya ayrı olması gerektiğine ilişkin etkin bir söylem ve eylem vardır (Kehrer, 1992, 77). An­cak dinin siyasetle ilişkisi sırf egemenlik paylaşımı değildir. Hemen her türlü beşe­rî eylemde olduğu gibi meşruiyet sağlayıcı olmak, dünden bugüne dinin siyaset üzerinde önemli bir etkinlik alanı olmuştur. Günümüz Batı’sında en laik ülkelerde siyasetçiler kutsal kitaba el basarak göreve başlatılmakta, meclisler ondan metinler okunarak açılmaktadır.
Uzun zaman kabile şefi, kral, imparator gibi siyasi liderler dinden nemalanan bir karizmaya sahip kişiler olarak algılanageldi. Dolayısıyla sadece kötü yönetme­ler değil, kuraklık, kıtlık gibi doğal sıkıntılar da dinî karizmanın onu terk etmesi olarak yorumlandı ve yerine göre bu lider, toplumdan uzaklaşan karizmanın ko­runması adına öldürüldü. Söz konusu inanca göre yağmur bu uğursuz yönetici se­bebiyle yağmıyordu ve bu olumsuzluk onun öldürülmesiyle giderilebilirdi (Mens- hcing, 1951, 40).Esasen tarihsel çizgi din ve siyasetin ayırımı değil, çoğu kere iş birliği olarak sü­regelmiştir. Eski medeniyetlerde genelde 7 katlı olan Zigguratlar din ve siyaseti,
hatta bilim ve sanat gibi diğer beşerî olguları aynı anda temsil ediyorlardı. Ziggu- ratların bir katı mabet, diğer bir katı devlet idare merkezi idi. En üst kat bir gözle­mevi olarak bilimsel faaliyetlerin yürütüldüğü yerdi. Burada siyaseti, dinin kutsal­lık alanlarından birisinin farklılaşmasıyla ortaya çıkmış bir olgu olarak açıklayan kuramlar vardır.

Yöneticiler de bu kutsallık yüklemesini yerine göre gönüllerince kullandılar. îlahlaştırılan imparatorluk ve krallık kültleri bunun tipik örneklerini verir. Kur’an- da yer alan eski Mısır hükümdarı Firavun misali de bu durumu iyi açıklamaktadır.

Gerçi din ile egemenlik arasındaki ilişkinin çok farklı biçimleri olagelmiştir. Bu durum millî din ve evrensel dinlere göre de farklılık göstermiştir. Millî dinlerde devlet kutsal bir nitelik taşırken yüksek tipli dinlerde dünyevi bir karaktere sahip­tir. Din-devlet ayırımı, yüksek tipli din-devlet ilişkisinin en belirgin tiplerinden bi­risini oluşturmaktadır.

Yüksek tipli dinler önceden var olan siyasal topluluğa karşılık din eksenli yeni topluluklar meydana getirmişlerdir. Hatta her hâliyle öncekini yok saymamışlar ve böylece Hristiyanlık örneğinde olduğu gibi müntesiplerini hem mabedin hem de devletin vatandaşı hâline getirmişlerdir (Kehrer, 1992, 79).

Günümüzde din ve siyaset ilişkisinin en önemli görünümlerinden birisi siyase­tin dinî kesimlere, dinî grupların ise siyasete yakın duruşu ile gerçekleşmektedir. Özellikle seçim olgusu bu ilişkiyi gerekli ve hatta bazı durumlarda zorunlu hâle ge­tirmektedir. En laik partiler kendilerini bu ilişki biçiminin dışında tutmamaktadırlar.

Din ve siyaset arasında bir çelişki ve çatışmadan söz edilecekse bunun din ve siyaset arasında değil, kurumsal alt yapıları oluşturan devlet, kilise veya dinî ce­maatler arasında olduğu unutulmamalıdır. Bilindiği üzere bu çatışmanın tipik ör­neği kilise ve devlet arasındaki çatışmadır. Ancak bizde olduğu üzere kilise gibi dinin açık bir örgütsel yapısına sahip olmayan ülkelerde din bütün olarak alınıp devletle ilintiye getirilmiş ve böylece de içerik bakımından hayli sorunlu bir iliş­ki biçimi ortaya çıkmıştır.

Şüphesiz devlet kutsal bir değer değil, dünyevi bir olgudur. Sırf bir organizas­yon, bir örgütten ibaret olduğu için din bağlamında bir mükellef de değildir. Mü­minlik ve ibadet ferde aittir, bu açıdan devlet dinin tebliğcisi ve yaşatıcısı da değil­dir. Sağlıklı işleyen bir devlet kamusal denen ortak hayattaki aksamaları gidermek üzere devreye gider ve kendi için değil, toplum adına düzenleyici bir hakem ola­rak görev yapar. Devlet bu işleri yaparken de temsil ettiği toplumun dinî ihtiyaçla­rını göz önünde bulundurur. Din, devletin çözümlemek zorunda olduğu sorun alanlarından birisini oluşturur. Bu açıdan mesela bir ekonomik ihtiyaçla dinî ihti­yaç farklılık arz etmez.

Din ve devlet arasındaki tarihsel ilişkinin temel esprisi şüphesiz çatışma değil, iş­birliğidir. Ancak Batıda bu ilişki sorunlu olmuş, 8. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar ye­gâne Avrupa devleti görevini yerine getiren kilise bu yüzyıldan sonra gelişen ulus devletlerle çatışmaya girmiş ve buradan insanlığa din-devlet çatışması gibi olumsuz bir miras bırakmıştır. Hâlbuki ilişkinin tek değil, farklı türlerinden söz edilebilir.