DİN VE GELENEK İLİŞKİSİ

366
PAYLAŞ

DİN VE GELENEK İLİŞKİSİ

Dünden bugüne toplumlarda süregelen beşeri bir olgu olarak anlaşılan gelenek, üzerine çok farklı şeyler söylenmiştir. Bazı düşünürlere göre gelenek süreklilik an­lamına gelen bir kategori, bazılarına göre ise bir sosyal yapı ögesidir. Hatta gele­nekçi olarak bilinen bazı düşünürlere göre ise insanlığın başından beri süregelen ve dinin bile özünü oluşturan degişim dışı bir olgudur. Doğu ve Batı’da bu anlayış farkları varlığını sürdürmektedir.

Batı’da başından itibaren bir kurtuluş yolu olarak anlaşıldığı için gelenek (tra- dition) sıklıkla dinin yerini almış, kutsal kitap dâhil her dinsel olan şey bir gelenek olarak var olmuştur. Dolayısıyla dinin kendine has bir otantikliğinin de anlamı ol­mamıştır (Armağan, 1992, 31). Bunun için de modernizm karşısında dinî savunan fundamentalizm onu bir gelenek olarak savunmuş, dine karşı çıkanlar da genelde bir geleneğe karşı çıkmışlardır.

Batının religion dediği ve bizim din olarak çevirdiğimiz kavram aslında gelene­ğin karşılığıdır. Doğu’da bu anlamda bir dinî gelenek söz konusu değildir. Budist- lerin Dharması, Taocuların Tao’su, İslam’ın ed-Din’i birer dindirler ve gelenekle il­gileri bulunsa bile tam bir gelenek (tradion) anlamını taşımamaktadırlar. Ancak za­manla bunlara bağlı bir gelenek oluşmaktadır. Onun içindir ki İslam bir gelenek değildir; yine bundan dolayıdır ki geleneğin erozyonu İslam’ı doğrudan etkileme­mektedir. Hâlbuki genel bir kanaate göre Batı’da geleneklerin sarsılması, dinin se- külerleşmesi sonucunu doğurmuştur. Hatta daha da ileri giderek denebilir ki sekü- lerleşme süreci dine değil, geleneğe ait bir oluşumdur.

Doğudaki bu ince ayırım dini, toplumsal şartların oluşturduğu ve gelenek ola­rak nitelendirilen olgudan ayırır. Mesela İslam’a göre din zamanla toplumsal şart­lar içerisinde gelenekselleşir. Ama bu gelenek hiçbir zaman din ile özdeş değildir. Bundan dolayıdır ki atalar dinî çoğu kere otantikliği sürdürmekten çok ondan bir sapmayı ifade edebilir. Esasen Tek Tanrı inancının bozuluşunu ve ilâhî mesajın in­sanlık tarihî boyunca yenilene gelmiş olmasını açıklayan yegâne mekanizma da budur.

Din ve gelenek arasındaki ilişki konusunda farklı şeyler söylenmiştir. Mesela gelenekçi olarak bilinen Nasr ve Guenon gibi düşünürlere göre din geleneğe da­yanır ama insanı Allah’a bağlayan daha asli ve daha sahih (otantik) bir bağdır. Yi­ne gelenekçi çizgide yer alan Frithjof Schuon’a göre din gelenekten değil, gelenek dinden doğar. Yani din baştan bir gelenek değildir, ilk tabiilerinin üzerinden iki ya da üç nesil geçince bir gelenek hâlini alır.

Geleneğin dinden doğduğunu ileri süren bu ikinci görüş sosyolojik açıklamaya daha uygun düşmektedir. Ülgener’in de belirttiği gibi dinden doğan veya toplum­sal ihtiyaç gereği ortaya çıkan nice olgu zamanla dinin de pekiştiriciliğiyle bir ge­lenek hâlini alabilmektedir. Ama buna rağmen unutulmamalıdır ki din gelenekle özdeş değildir. Çünkü geleneğe aşkmlık noktasından bakıldığında da hakikat, va­hiy, kutsallık gibi kavramlarla sınırları belli değildir. Nerede başlayıp nerede bittik­leri gösterilememektedir.

Din-gelenek ilişkisinde birinin diğerine indirgenememesine bağlı olarak zahir-ba- tın (görünen-görünmeyen) ikileminde geleneğin hangisine denk düştüğü tartışma­sında da bir uzlaşmaya varılamamıştır. Burada geleneğin kutsal bir değersel öz veya bir sosyal yapısal şekil olduğu algısına bağlı olarak zahir veya batın olduğu ileri sü­rülmüştür. Guenon-Nasr çizgisine göre gelenek asıldır, özdür; onun için bu alan din­ler arası ortaktır. Ne var ki din denince ilk akla gelen onun zahir kısmıdır. Farklı din­lerdeki fieriat-Tasavvuf; Talmut-Kabbala; Manu-Advaita; Terevada-Mahayana ikilem- lerindeki Şeriat; Talmut, Manu, Terevada zahiri olguları dinî; Tasavvuf, Kabbala, Ad- vaita, Mahayana gibi batini olgular kutbu ise geleneği temsil etmektedir.

Bu geldiğimiz noktada din-gelenek ilişkisi daha açık bir şekilde şöyle ifade edi­lebilir. Bütün kültür oluşumlarında olduğu gibi geleneğin oluşumunda da dinin önemli bir yeri vardır. Ancak din de sürekliliğini gelenekleşebilmeye borçludur. Burada problem, geleneğin din yerine konulmasında kendini gösterir. Bir din, ya­pı veya değer olarak geleneğe indirgendiği zaman yanlış olur. Çünkü gelenek na­sıl algılanırsa algılansın doğası itibarıyla dünyevi bir şeydir. Ama din aşkın bir kö­kene sahiptir.

Dinin geleneğe indirgendiği durumlarda dinî anlayış daha çok gelenekçilik for- matında gerçekleşir. Burada gelenekçilik dine süreklilik kazandırıp ona hizmet ediyor gözüküyorsa da sonuç her hâliyle böyle değildir. Belki daha fazlasıyla ge­lenek kendini din ile inşa edip pekiştirmektedir. Bir bilinç düzlemini paylaşsalar da din ve gelenek farklı tabiatlara sahiptirler. Gelenek kendine özgülüklerde var ol­mak isterken de din ile uyuşması söz konusu değildir. Bu genel sakıncalar gele- nek-İslam ilişkisinde de geçerlidir.

Genelde geleneğin süreklilik sağlayıcı bir zihniyet mekanizması, dinin ise onun içinde şekillenen bir değerler sistemi olduğunu düşünebiliriz. Bu bağlamda mese­la otorite duygusu bir gelenek olgusudur. Ama o yıkılınca Tanrı otoritesi duygusu da zarar görür. Buradan ulaşabileceğimiz önemli sonuçlardan birisi, gelenek ilke­lerinin din ile zorunlu bir bağlantısının olmadığı, dine uzak oluşumların da aynı gelenek ilkesinden yararlanabileceğidir. Söz gelimi örneğimizdeki otorite olgusu
bir müşrik inanç sistemi içinde de kullanılabilir. Yani bir pagan da sonuç itibarıyla kabul ettiği, bir genel geçerliği bulunmayan Tanrısına itaat eder. Burada kutsallaş­tırmanın ayrı bir önemi vardır.

Demek ki profan kökenli bir gelenek de kendini var kılabilmek için dinin kut­sallıklarını kullanabilmekte ve hatta kendini dinin yerine koyabilmektedir. Esasen din-gelenek ilişkisinde sorunların en önemlilerinden birisi kendini, geleneğin din olarak algılanmasında gösterir. Dinin gelenekleşmesi veya gelenek oluşturması, bir zihniyet ortamında konumlandırılmasıdır. Sonuç olarak biri diğerine indirgeneme- mekle birlikte din bir gelenek oluşturabildiği gibi gelenek de bir din oluşturabil­mektedir.

Aynı sorun gelenek-îslam ilişkisi için de geçerlidir. Şüphesiz bir İslam gelene­ği vardır. Ama geleneksel İslam, bir tarihsel veridir ve İslam ile her hâliyle özdeş değildir. Sorun da doğruluk payı ne olursa olsun bu geleneğin İslam yerine ko- nulmasındadır.

İslam dünyasında geleneğe farklı uçlarda yaklaşımlar vardır. Mesela Ali Şeriati “Gelenek alt edilmeden İslami hiçbir sorun çözülmez” derken, S. H. Nasr “Gelene­ğin dışında istikametimizi gösterecek hiçbir şey yoktur” demektedir. İlkece ikisi de doğru olmakla birlikte, birisi pratikten hareketle yapıya, diğeri teoriden çıkışla de- ğersel işleve bakmakta ve tek yönlü kalmaktadırlar. Bütün olarak algılanabildiğin­de gelenek bir süreklilik mekanizması olarak hem bazı şeylerin korunmasını hem de ortaya çıkmış bazı gereksiz oluşumların sürdürülmesini sağlamaktadır.
Türkiye’de de gelenek yalnızca bir din sorunu değildir. Sıkıntısı çekilen gele­neklerin önemli bir kısmı kısa bir süre önce modernleşme adına konulmuş ve da­ha sonra değişmezliğine inanılmış yapılardır. Ama gelenekle ilişkili ve güncel bir kavram olan geleneksel din yeni bir oluşumdur.