DİN ve BÜYÜ

DİN ve BÜYÜ

Birtakım gizli yöntemlerle tabiatüstü güçlere başvurmak süreriyle insanlara ve toplumsal yaşamın akışına etki edilebileceği ve olayların istenilen yönde değiştirilebileceğine inanmaktan ibaret olan sihir olaylarına en eski çağlardan bilim ve tekniğin, rasyonel düşüncenin gelişmelerinin oldukça ileri merhalelere eriştiği günümüzün modem dünyasına kadar, hemen her toplumda rastlanmaktadır. Üstelik tarih boyunca din ve büyünün konuları arasında o denli bir yakınlık ve içi- çelik görülmüştür ki, bu durum, büyünün mü dinden yoksa dinin mi büyüden çıktığı hususunda pek çok teorilerin ortaya atılmasına imkân vermiştir. Hattâ bazılarının, onların temelde bir ve aynı şey oldukları ve aralarında bir ayırım gözetmemek gerektiğini öne sürdükleri gö­rülmektedir.

Önceki bölümlerde, İngiliz antropoloji okulunun ve özellikle J. Frazer’in hiçbir mistik yana sahip bulunmayan ve tamamen aklî bir te­mele dayanan büyünün, bir yandan bilim ve tekniğin, öte yandan da dinin kaynağını oluşturduğu iddiasını ve buna yapılan tenkit ve itiraz­ları görmüştük. Loisy, Allion, Huvelin gibi düşünürler ve Hıristiyan teologlar tarafından savunulan ve E. Durkbeim tarafından sistemleş­tirilen bir nazariyeye göre de büyü, kaynağını dinden almakta olup, onun “bozulmuş” (abatardie) bir formundan başka bir şey değildir. M. Mauss, H. Hubert ve L. Levy-Bruhl ise ne büyünün dinden ve ne de dinin büyüden çıkmış olmayıp, her ikisinin de “ön-din” (pre-religi- on) denilen ortak bir köke dayandıkları ve bunun da ilkellerin “ma­na” gücünden ibaret olduğu görüşünü savunuyorlar. H. Bergson, bü­yü ve dinin birbirlerinden farklı şeyler olmakla birlikte, birbirlerine paralel olarak geliştiklerini, üstelik kapalı toplum içinde statik din ile büyünün benzer fonksiyonlarının bulunduğunu, buna karşılık açık toplumlarda görülen dinamik din ile büyü arasında hiçbir ilişkinin bu­lunmadığını öne sürüyor. G. Gurvitch ise, din ve büyünün mahiyet itibariyle birbirlerinden çok farklı olduklarını bu nedenle birinin öte­kinin kaynağını teşkil edemeyeceğini, üstelik ortak bir köke de dayan­madıklarını, çünkü onların, birbirlerine taban tabana zıt iki tabiatüs- tü güçten kaynaklandıklarını belirtiyor. Gurvitch”t göre, büyünün kaynağı ilkellerin mana gücüdür ve bu güç, “içkin” (imminent) bir ta- biatüstü güçtür. Buna karşılık din, kaynağını “aşkın” (transcendant) bir tabiatüstü güç olan “kutsal” (sacre) dan alır. Gerçi, büyüde de din­de olduğu gibi birtakım inanç ve törenler bulunmaktadır. Ancak bu iki sistem temelde birbirlerinden farklı olup, aralarında karşıtlık ve uyuşmazlık mevcuttur. Dinin cemâat teşkil etme özelliği bulunduğu halde, sihirde bu yoktur. Sihirbazın sadece müşterileri vardır ve bu ikisinin aralarındaki bağ, dinde olduğu gibi sürekli ve kopmaz olma­yıp, geçicidir. Sihirbazlar, yararlanmak amacını güttüklerinden, Tanrı ve kutsallıkların ve hattâ yabancı ilâhların yardımlarını sağlamaya gayret eder ve şeytanı da arada vasıta olarak kullanırlar. Sihir dinin kutsallıklarına saldırmaktan kıvanç duyar, din ise ondan tiksinir.

İbn Haldûn, Mukaddime”sinde, büyünün çeşitli dinler tarafından yasaklandığını, çünkü tehlikeli olup, insan ruhunu Allah’tan başka varlıklara ve özellikle yıldızlara yönelttiğini belirtiyor. Nitekim bu ne­denle İslâm dini de onu yasaklamıştır (Bk: Muavvizeteyn Suresi). Ma­mafih, Müslümanlar dahil, çeşitli dinî cemâatlerde, özellikle “halk dindarlığı” adını verdiğimiz dinî yaşayış tipinin hakim olduğu çevre­lerde ve meselâ bizim toplumumuzun geniş halk kitleleri nezdinde büyüsel inançlar ve uygulamalar, onların dinî ve toplumsal yaşantıla­rının önemli bir karakteristiğini oluşturmaktadır.

-Modern Sanayi Toplumlarmda Büyüsel İnanç ve Uygulamalar

Öte yandan, büyü ve dinin ilişkileri, dinî geleneğin yanı sıra onun içinde hayatiyet bulduğu sosyo-kültürel durum ve şartlara göre deği­şiklik arz etmektedir. Esasen, toplumların genel olarak yaşantılarında büyüye verdikleri yer ve önem de, onların sosyokültürel durum ve şartlarına göre büyük bir değişiklik ve çeşitlenme ile karakterize ol­maktadır. Fonksiyonalist yaklaşım, bu durumun çeşitli nedenleri ara­sında başlıca hayatın olaylarını kontrolde kültürler arasında önemli derece farklılıkların bulunmasını saymaktadır. Meselâ bilimsel ziraat usûllerinin büyük bir gelişme ve yaygınlık kazandığı bir toplumda, çiftçiliğe ilişkin büyüsel inanç ve uygulamaların geniş ölçüde anlam ve önemlerini kaybettikleri bilinmektedir. Bunun gibi, modern bilimsel tıbbî usûllerin ve imkânların toplumda gelişmesi ve yaygınlık kazan­ması olayı ile büyüsel tedavi çarelerine başvurma vakıası arasında da ters orantılı bir ilişkinin bulunduğunu tespit etmek mümkündür. Bu anlamda, denebilir ki, insanın, hayatın pek çok veçheleri üzerindeki bilimsel ve teknolojik yollardan kontrolü arttıkça, büyüsel uygulama­lara olan ilgi ve rağbette de giderek bir azalma görülmekte; nitekim modern kent toplumunun dinî ve toplumsal sistemi büyüsel unsurla­rının büyük bölümünden sıyrılmış görünmektedir. Ancak, işaret et­mek gerekiyor ki, modern kent toplumunun hayatında da, yine de büyüsel inanç ve uygulamaların bir bölümü halâ hayatiyetlerini koru­maya devam ediyorlar. Öyle ki, dünyanın tüm ülkelerinde, modern şehirlerin hemen hepsi, kendi kâhin, falcı, büyücü, sihirbaz, muskacı, cinci, psişik, spritist, medyum, vb. türden kurumlaşmış büyüsel otori­te tiplerine sahip bulunmakta ve modern eğitimden geçmiş geniş top­lum kategorilerinin önemli bir kesiminin bunların gücüne içtenlikle inandıkları, bu tür otoritelere başvurdukları, düzenlenen spritizma se­anslara katıldıkları, vs. gözlenmektedir.[1]

[1] J. M. Yinger, The Scientific Study ofReligion, NewYork: MacMillan, 1989, s. 77-79.