DiN SOSYOLOJİSİ – Din Sosyolojisinin Ortaya Çıkışı

261

 

Din Sosyolojisinin Ortaya Çıkışı
Din sosyolojisinin ortaya çıkışı ve gelişimi genel olarak sosyolojinin ortaya çıkışı ve gelişimiyle aşağı yukarı aynı tarihe sahiptir. O yüzden sosyolojik bilginin kökenini bir disiplin olarak şekillenmeye başladığı 19. yüzyılın ikinci yarısından çok daha gerilere götürebiliyorsak dine yönelik sosyolojik ilginin tarihini de paralel olarak çok daha eskilere götürebiliriz.
Bu bağlamda Orta Çağ Hıristiyan kozmolojisinin diğer insanlar ve inançlar hakkındaki görüşlerine karşılık islam dünyasında çok daha eski bir literatür vardır. Büyük islam bilginlerinden fiehristani’nin el-Milel ve’n-Nihal (Dinler ve Heretik Gruplar) isimli eseri ile Endülüslü büyük alim ibn Hazm’ın el-Fasl fi’l-Milel ve Ehvai ve’n-Nihal  (Dinler, ve Heretik Grup ve Düşünceler için Kılavuz) isimli eseri bu alandaki en önemli öncü metinlerdir. Bu eserlerde farklı dinler kendi kavramlarıyla tanıtılırken bir tür fenomenolojik veya anlamacı din sosyolojisi çabasının ilk örnekleri de verilmiş, farklı dinlerin inançları kendi kavramlarıyla anlatılmaya çalışılmıştır. Ancak başka insanların hayatlarına dair bu ilgi kuşkusuz din sosyolojisinin bütün ihtiyaçlarını karşılayacak kadar şekillenmiş değildir. Ancak farklı dinlerin tabiatına, yaşayışlarına ve dinlerin ortaya çıkışlarına dair önemli sosyolojik verileri içermektedir.
fiehristani, Muhammed b. Abdulkerim (ö. 548/1153) Horasan’ın fiehristan bölgesinde doğmuş, Kelam, felsefe ve dinler ve mezhepler tarihi alanında önemli eserler vermiş bir islam alimi. Eğitimini Horasan’ın yanı sıra Nisabur, Harizm ve Cürcan’da sürdürmüştür. Bir süre Bağdat’a dersler vererek öğrenci yetiştirmiştir. Eserleri arasında en bilineni, vekilliğini yaptığı vezire ithaf ettiği Kitâbü’l Milel ve’n Nihal’dir. Bu eserinin yanı sıra el-irşâd ilâ Akaidi’l ibâd, Telhis’ül Aksâm li-Mezâhibi’l Enâm, Musâraâtü’l Felâsife, Târihü’l-Hükema ve el-Mebde’ ve’l Meâd adlı eserleri sayılabilir.

Batı’da ise Hıristiyanlığın veya Yahudiliğin başka dinlere olan ilgisi nispeten daha zayıf kalmıştır. Yahudilik israiloğullarının dışında kalan insanların tamamını gentile (Yahudi olmayanlar) olarak neredeyse tek bir kategoride değerlendirirken inançlarını önemsiz ve ilgilenmeye değmez olarak görmüştür. Hıristiyanlar için de insanlar yeterince tanımlanmış ve sınırlı bir çeşitliliğe sahipti. Yahudilik ve Hıristiyanlığın dışında kalanlar paganistler olarak önemsenebilecek bir çeşitlilik arz etmiyordu. O yüzden Batı dünyası coğrafi keşişerin sonucunda karşılaştığı yabancı kültürleri âdeta bir sürpriz gibi karşılıyordu. Batılı şartlarda şekillenmiş olan Hıristiyan teolojisiyle eğitilmiş kitleler bu dünyanın geleceğinde Hz. isa’ya inanıp Tanrı Krallığına girecek olan insanların dışındaki hiç kimse için bir yer ayırmış değillerdi. Bu yüzden karşılaşılan yeni din ve inançlar teolojik bakımdan bir bakıma huzur kaçırıyorlardı.
Bu dönemde Francis Bacon’un ve David Hume’un dinin tabiatına dair yaklaşımları din sosyolojisinin ve antropolojinin modern zamanlardaki ilk nüvelerini oluşturur. Özellikle David Hume’un (1711-1776) dinin doğası üzerine olan kitabı din sosyolojisi tarihi açısından başlangıç metinlerinden biri sayılabilir. 19. yüzyılda gelişen sosyoloji disiplini içinde din de özel bir yer tutar. Sanayileşmenin etkisiyle bu döneme kadar yaşanan hızlı ve baş döndürücü toplumsal değişimden din de nasibini alır. Avrupa’da Rönesans ve reformasyon döneminde din algısında önemli değişimler meydana gelir. Uzun yıllara yayılan din savaşları ve akabinde sanayi toplumunun etkisiyle yaşanan sekülerleşme süreci dine yönelik bakışı da derinden sarsar.
Bu atmosfer altında gelişen pozitivist-ilerlemeci yaklaşımlar yaşanmakta olan gelişmenin ileri aşamalarında dinin yok olacağını öngörüyorlardı. O yüzden bu dönemde dine yönelik sosyolojik ilgi dinin bir sorun olduğu algısına ve cenazesinin nasıl kalkacağına dair bir meraka dayanıyordu. Buna rağmen bu merak dini sosyolojik araştırmaların önemli bir konusu olmaktan çıkarmadığı gibi dine yönelik sosyolojik ilginin çerçevesini oluşturmuştur. Gerçekten de dünyanın sanayileşmenin etkisiyle büyük bir dönüşüm içinde olduğu 19. yüzyılda dine bir gelecek biçilemiyordu. O yüzden bu dönemlerde sosyolojik araştırmaların önemli bir kısmı dini toplumsal bir kurum olarak alsalar da bu kurumun çözülmeye ve yok olmaya yüz tutan bir kurum olduğunda neredeyse birleşiyorlardı. Bu düşünceye paralel olarak paylaştıkları bir kanaat de dinin insan uydurması bir fenomen olduğuydu. Sosyolojinin kurucusu sayılan Auguste Comte tarihi doğrusal bir ilerleme mantığı üzerine kuruyordu. Üç hâl yasası olarak bilinen bu kurgusuna göre, Comte, dini teolojik dediği birinci hâle ait görüyordu. Felsefi dediği ikinci hâlde zayışayarak da olsa ayakta kalmış olan dinin, geleceğin pozitif-bilimsel hâlinde tamamen yok olacağını öngörüyordu.
Comte’un bu yaklaşımlarına paralel olarak Marx da dini bir üstyapı kurumu olarak ve yine bir sorun olarak inşa ederken bu yaklaşımıyla din sosyolojisinin şekillenmesine önemli bir katkı yapmış oluyordu. Marx, dini diğer bütün üstyapı kurumları gibi egemen sınışarın çıkarlarına hizmet eden bir ideoloji olarak değerlendiriyordu. Onun bu görüşleri kendisinden önce Hegel tarafından başlatılmış olan ve ünlü Alman felsefeci Ludwig Feuerbach (1804-1872) tarafından belli bir yönde geliştirilmiş olan düşüncelere bir tür reddiye niteliğindeydi. Feuerbach dinin tabiatını ve ortaya çıkış şartlarını anlamaya çalışırken Marx için her şey çok belliydi, anlaşılacak bir şey yoktu. Aşağıda her ikisinin görüşlerine daha detaylı bir biçimde değineceğiz. Din sosyolojisinin genel sosyolojinin tarihine paralel olarak gelişmesinde Marx’ın din hakkındaki olumsuz da olsa bu değerlendirmelerinin özel bir önemi vardır. Daha sonra Durkheim’ın dinin özünü ve kökenini bulmak üzere ilkel dinler üzerine yaptığı ve Dini Hayatın Temel Biçimleri başlığı altında toplanmış çalışmaları ile Weber’in Marx’ın maddeci yaklaşımlarına bir tür reddiye gibi algılanmış olan Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu  isimli eseri din sosyolojisi alanını disipline eden temel referansları oluşturmuştur.