DİN NEDiR? – Kutsal ve Din Dışı

248
PAYLAŞ

Dünyada gelmiş geçmiş bütün toplumlarda ve hâlen yaşamakta olan bütün toplumlarda din olgusuna rastlıyoruz. Bu olgu ya tam teşekküllü bir kilise, cemaat, tapınak ve ritüelleriyle yaşanan ve bütün toplumu etkisi altına alan bir şekilde ya da bir bütünsellikten yoksun bireysel dinî inançlar veya davranışlar şeklinde ortaya çıkıyor. Üstelik dünyanın her yerinde dini inanç ya da davranış olarak ortaya konulan pratikler birbirinden oldukça farklılık gösterebiliyor. Kısaca, dinin bir sosyal olgu olarak her yerde varlığını görüyoruz.

Sözlüklerde bir tanrıya veya anrılara inanmayı ve o tanrılara tapınma pratikleri ile ifade edilen din, Grekçe ve Latince “religion” olarak aynı zamanda belli bir inanç çerçevesinde bağlılık ve düzenli olarak yapılan ritüelleri kapsar. Dilimizde kullandığımız “din” sözcüğünün kökeni
Arapça olup sözcüğün değişik türevleri boyun eğme, itaat, kulluk, hakimiyet, yasa, yol, mezhep, âdet, izlenen örnek, ceza ve mükafat gibi anlamlarda kullanılır.

Dinlerin büyük çoğunluğunun din hakkında da bir tanımı vardır ve bu tanımlarda genellikle kendilerini standart, normal ve hak din olarak gösterirler. Doğrusu bu tanımların her biri bir dinin kendisini başka dinlerden nasıl ayırt ettiğini görmek açısından önemlidir. Ancak bu tanımlardan yola çıkarak dinin tabiatı hakkında sosyal bilimler açısından değerlendirilebilir bir tipolojiye ulaşmak mümkün değildir. Oysa sosyal bilim dünyanın her yerinde karşılaşılan bir olgu olarak dinin mahiyetine dair taraşı olmayan bir tanıma ulaşmak durumundadır. Sosyologlar böyle bir tanıma ulaşmak için epey çalışmıştır, ancak onların da çoğu din hakkında kendi öznel tanımlarını geliştirmekten geri durmamıştır. Onun için öncelikle dinin sosyolojik mahiyetinin ne olduğunu ve bu mahiyeti ortaya çıkarmaya çalışan sosyolojik çabaları ele alalım.
Dinin Sosyolojik Tanımı  
Din olgusu bütün toplumlarda rastlanacak kadar yaygın ve eski bir davranış örüntüsüdür. Ancak dinin her toplumda ortaya çıkış tarzı farklıdır. Eski olduğu ölçüde din, geniş bir çeşitliliğe sahiptir. Bu çeşitlilikte her dinin kendine özgü bir hakikat iddiası vardır. Dinin kendini tanımlayışı kadar dünyayı da inananlarıyla inanmayanlarıyla tanımlayıp tasarlaması söz konusudur. Genellikle her din kendine göre “doğru din” hakkında kendini işaret eden bir tanıma sahiptir. Ancak dinin bu şekilde kendini ve dünyayı tanımlayışı belirli bir dinin sosyolojik incelemesi için önemli bir veri oluştursa da dinin sosyolojik tanımı için yeterli değildir.
Sosyoloji belirli bir dinin kendini veya genel olarak dini tanımlayışıyla yetinemez. Bu o dinin iddiasını aynı düzeyden hareket ederek reddettiği anlamına gelmez. Aksine toplumların ortak bir davranış örüntüsü olarak binbir çeşitliliğe sahip olan din olgusunda ortak olanın ne olduğunu, o davranışı dinsel olarak nitelemeyi gerektirecek olanın ne olduğuna dair genel kuralları belirlemeye çalışır. Bu açıdan sosyolojik olarak dinin tanımının,  dinlerin din tanımıyla kendini en temelde ayırt etmesi gerekir. Bunu yaparken dinin kendini tanımlayışıyla kendini bir tartışmanın içine sokmaması önemlidir. Aksi taktirde sosyoloji kendini bir anda teolojik bir tartışmanın içinde bulabilir. Oysa sosyolojik düşünme ile dinsel düşünme temelden birbirinden farklıdır. Bu farkı sosyoloji lehine bir farklılık olarak düşünmek gerekmiyor. Sosyolojiyi dinsel bir düşünce yapısına alternatif olarak o düşünceyi yanlışlayan bir tez olarak düşünmek de gerekmez. Aksine din sosyolojisi dinsel olarak teşhis edilen davranışların ne olduğu ve bu davranışların bir toplumun ekonomik, siyasi, ailevi, eğitimsel ve sosyal tabakalaşma örüntülerine nasıl bir etkide bulunduğu, toplumun genel şekillenmesine, meşruiyet düzenlerinin oluşumuna nasıl bir katkıda bulunduğu konusuyla ilgilenir. Bunun için din sosyolojisinin her şeyden önce bir din tanımına sahip olması gerekir.
Émile Durkheim (18581917), sosyolojiyi bir disiplin hâline getirmiş, özellikle dinsosyolojisi alanında en önemli çalışmaları yapmış ve işlevselci yaklaşımlarıformüle etmiş Fransız sosyolog. Özellikle “DiniHayatın ilk Biçimleri” isimli eseriyle din sosyolojinin enönemli kitaplarından birini yazmıştır.    Dinin sosyolojik tanımı ise sosyoloji tarihinde öyle kolay yapılmış değildir. Hangi tür davranışların dinsel olarak nitelenebileceği ve genel olarak sosyolojik bilginin bir nesnesi olarak dinin nasıl teşhis edileceği hususu sosyologlar arasında tartışma konusu olmuştur. Yine de toplumsal yapı ve değişim süreçleri içinde din, ayırt edilebilir bir etken olarak teşhis edilmeye çalışılmıştır. Dini, sosyolojik bakış açısından ayırt etmek üzere bir tanıma ulaşma çabalarında farklı sosyolog veya antropologların çabalarını görebiliyoruz. Bu konuda Émile Durkheim’in (1961: 62) tanımından yola çıkarsak “Kutsal şeylere, yani bir kenara ayrılmış ve yasaklanmış şeylere ilişkin inanç ve uygulamaların birleşik bir sistemi -Kilise diye anılan bir tek ahlâkî toplulukta birleştiren inanç ve pratikler, onlara taraftar olanların tümü”nü ‘din’ olarak ayırd edebiliriz. Bu tanımda göze çarpan en önemli unsurlar, “kutsal”, “kilise” ve “bir tek ahlaki toplulukta birleştiren inanç ve topluluklar” (yani cemaat) olarak ayırt edilebilir.
 
Kutsal ve Din Dışı
Kutsal kavramı Durkheim’ın bütün toplumları incelerken baz aldığı kavramlardan biridir. Ona göre bütün toplumlar her şeyi “kutsal” ve “din dışı” şeklinde ayıran bir kategorileştirme sistemine sahiptir. Din de bir bakıma bu ayırıma dayanır. Bu ayırımların karmaşıklığı veya basitliği söz konusu toplumların da karmaşıklığı, gelişmişliği, basitliği ya da ilkelliğine paraleldir. Bir toplum ne kadar ilerlemişse o kadar karmaşıklaşmış olup kutsal ve din dışı ayırımları da o ölçüde bundan etkilenmiştir. Kutsaldan ise sadece Tanrılar veya kutsal ruhlar kast edilmez. Bir taş, bir ağaç, bir odun parçası, bir ev, bir sembol, bir nehir veya herhangi bir cisim kutsal olabilir. Bu ölçüde genişletilmiş bir kutsallık hemen hemen her yerde bulunabilir. Bu kutsal sayılan şeylerle insanların kurdukları ilişkilerin toplumda bir etkisi, sonuçları veya tezahürleri vardır.
Sosyoloji bu kutsalların bizatihi kendi etkilerinin var olup olmadığı sorusuyla ilgili değildir. Kendilerine atfedilen inancın doğruluğu veya yanlışlığı ile ilgili asla bir şey söylemeksizin insanların onlara yakıştırdıkları özellikler dolayısıyla kendi davranışlarını belirlemeleri sosyolojik açıdan önemli bir durumdur. Din de Durkheim’a göre “kutsal şeylere yani bir kenara ayrılmış ve tabulaşmış şeylere ilişkin birleşik bir inançlar ve davranışlar sistemidir”. Bu tür davranışlara dünyanın hemen bütün toplumlarında, hatta görünürde en din dışı toplumlarda bile rastlanmaktadır. Durkheim dinin en ilkel biçimlerinden en karmaşık ileri biçimlerine kadar hepsinde kutsal ve din dışı ayırımının ortak bir özellik olduğundan hareketle, sosyolojik olarak dini en kolay bu noktada teşhis edebileceğimizi söyler. Kutsal sayılan nesnelerin kendi özünde bir kutsallık olup olmaması da sosyolojik açıdan anlamlı bir soru değildir. Önemli olan her kutsal sayılan nesnede sembolik bir yan olmasıdır. Kutsalın bir şeyi temsil ediyor olması söz konusudur.
Kutsal anlayışı etrafında toplumda oluşan birliktelik duygusu topluluğun bizatihi temelidir. Topluluk sembolleştirdiği kutsallar üzerinden aslında kendi topluluk sınırlarını oluşturur ve kendisini başkalarından ayırır. Bu ayırım da topluluk duygusunu canlı tutan bir tutumdur. Bütün kutsallık anlayışlarında bu tarz bir toplumsal özdeşliğin izlerini bulmak mümkündür. Bunların en ilkel toplumlarda totemler şeklinde ortaya çıktığını görebileceğimiz gibi daha ileri toplumlarda daha karmaşık şekillerde ortaya çıktığını görebiliriz. Totemizm düşüncesinin modern dünyada da örnekleri hayatın içinde bolca bulunur. Totem düşüncesinin nasıl doğmuş olabildiğini, günümüzdeki reklam ve oyun (futbol, basketbol oyunlarındaki) sembolizm türlerine bakarak tahmin etmek zor olmaz. Her takımı temsil eden sembolün zamanla fanatik taraftarları için fetişleşme sürecine girdiğini görebiliyoruz.

Hemen hemen dünyanın her yerinde çoğu futbol taraftarı için tuttukları takımın forması kutsaldır.
 

Aslında modern seküler toplumlarda da görünürde bir kurumsal din söz konusu olmadığı hâlde kutsallık atfedilmiş bazı sembollerin bu tür işlevleri yerine getirdiğini görebiliriz. Farklı bir ifadeyle, kutsallaştırma sadece bilinen geleneksel dinlerde söz konusu değildir. Ateist bazı toplumsal hareketlerde de bile yaratılan şahıs kültleri, mücadele sürecine atfedilen kutsallık, ölümlerin şehitlikle nitelenmesi gibi durumlar da din sosyolojisi açısından incelenmeyi hak eder. Kendisi dinleri aşacak bir pozitivist felsefe iddiasında sosyolojinin kurucusu Auguste Comte’un da nihayetinde idealize ettiği dünyayı bir tür pozitivizm dini olarak tasarladığını biliyoruz. Bu dünyanın peygamberleri bilim adamları, cenneti insanların hafızaları, kilisesi fabrikalar olarak baştan sona bir kutsallık arayışıyla bezenmiş olduğunu görüyoruz.
Cemaat Veya Tek Bir Ahlaki Toplulukta Birleştiren inançlar  Bütünlüğü Dinlerin en önemli işlevlerinden birisi mensuplarını ortak bir inanç etrafında birleştirmeleridir. Din paylaşılan bir anlam sistemi oluşturduğu için insanların dünyayı, toplumu, tanrıyı ve kendilerini nasıl algılayacaklarına dair ortak bir anlayış ve algı sistemi oluşturur. Aynı inancı paylaşan insanlar dünyaya aynı pencereden bakarlar ve o pencereden aynı şeyleri gördüklerini düşünürler. Bu ortak anlam sisteminin paylaşımı dünyaya dair derin bir düzenlilik ve anlamlılık hissi verir. Dışarıdan bakanlar için genellikle bir anlam ifade etmeyen ritüellerin devamı ancak bunlara dair ortak kabullerin oluşmasıyla sürdürülebilir.
Bir yağmur duasına çıkan insanlar yaptıkları duanın sonunda yağmurun yağabileceğine inanırlar. Yağmur yağmadığı takdirde ise genellikle ibadet ettikleri tanrının yağmur yağdıramadığına veya bu yaptıklarının etkisiz ve anlamsız bir şey olduğuna değil, dualarının kabul edilmediğine hükmederek inançlarına sadakatlerini sürdürürler. Bu durum ortak inancın sürdürülebilmesi için genellikle işleyen bir mekanizmadır. Esasen bu ortak algı ve inanç sistemleri adına din denmese de toplumun kuruluşunun temel bir düzeyidir. Fenomenoloji ve etnometodoloji gibi yaklaşımlar, bütün toplumların ancak bu ortak algılar sistemiyle var olabildiğini vurgular. Din bu ortak algılar sistemini en iyi düzenleyen mekanizmalardan biridir sadece. Dinin yeterince güçlü olmadığı toplumlarda bile bunun yerini değişik düzeylerde büyük veya küçük çaplı ideolojiler alır.

Kutsal topraklarda, Batı fieria’da Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler hep birlikte yağmur duasındalar.

Dinin inanç paylaşımının en doğrudan toplumsal sonucu cemaatleşmedir. Cemaat ortak inanç ve algıya dayalı olarak oluşan topluluğu başkalarından ayıracak bir bilinci de geliştirir. Genellikle cemaatlerin gerçeklik hakkındaki ortak bilinç ve
 

algısı inananlarla inanmayanları veya bu ortak algıyı paylaşanlarla paylaşmayanlar arasında bir ayırıma da gider. Dinin inananları gerektiğinde tam bir grup bilinci içinde inanmayanlara karşı bir birlik ve dayanışma davranışına kolaylıkla girerler. Dini cemaat böylece insanlara bir kimlik (identity)  verirken başkalarından ayrışmayı da (difference) öğretir.
Aslında dinin sosyolojik tezahürleri açısından en önemli boyutu belki de cemaat boyutudur. Çünkü dinin doğrudan etkisi yol açtığı bu grup bilinci, dayanışma örüntüleri ve bunun üzerinden girilen ittifak veya çatışmalardır. Toplumsal düzeyde dinin devrede olduğu hadiselerin başında bu cemaat boyutu gelmektedir. Dinin sosyolojik görünürlüğü de yine bu cemaat boyutunda olmaktadır. Sonuç olarak burada sosyolojik olarak ayırt edilebilecek bir din tanımı ile genel olarak dinsel davranış arasında da bir ayırım yapılabilir. Her dinsel davranış tam teşekküllü bir dine mensup olmayı gerektirmeyebilir. Hayatlarının merkezine dini koyan insanlar olduğu gibi, dini hiç önemsemeyen bazı insanların bazı davranışları dinsel olarak nitelenebilir. O yüzden dinin sosyolojik incelemesi çok geniş bir davranışlar yelpazesini içerebilir.
Her dinsel davranış mutlaka bir dine ait olmayı gerektirmeyebilir. Dini hiç önemsemeyen bazı insanların kimi davranışları dinsel olabilir.