DİN: İNANCIN KURUMSALLAŞMASI Dinin Boyutları – Antropoloji

PAYLAŞ

DİN: İNANCIN KURUMSALLAŞMASI

Dinin Boyutları

Giriş bölümünde değindiğimiz gibi, insanlar çeşitli nedenlerle inanma ihtiyacı du­yarlar. Ancak bu ihtiyacın giderilmesi bireysel, rastlantısal ya da konjonktürel bi­çimde değil, din adını verdiğimiz sistemleşmiş kurumlar aracılığıyla sağlanır. Din, doğrudan doğruya doğaüstüne işaret eder. Doğaüstü kavramı, gözlemlenebilir dünyanın ve duyularımızla algıladığımız çevrenin ötesini anlatır. Bu yüzden doğa­üstü alan, her ne kadar inananların varlığından kuşku duymadığı bir alan olsa da kestirilemeyen, deneysel olmayan, gözlenemeyen ve bunlara bağlı olarak sıradan kişilerce (fânilerce) açıklanamayan bir alandır. Öte yandan doğaüstü ile doğal olan arasındaki ayrım, ölümsüzlük ve öncesiz-sonrasızlık ile ölümlülük ayrımında da simgeleşir. Öncesiz-sonrasız oluş; tarihsizliğe, ölümlülük ise tarihli oluşa işaret eder. Doğaüstü tarihsiz bir alandır; burada zaman yoktur, burası mutlak kudretin ve sonsuz mutluluğun alanıdır. Doğal dünya ise zamanlıdır, zaman tarihi yaratır, insan ve diğer canlılar bu tarihin içinde iniş çıkışlı, sorunlu bir kaderi yaşar. Bu do­ğal dünya, dinler tarafından doğaüstündeki sonsuz mutluluk alanına ulaşmak için bir sınav yeri olarak kurgulanır. Öte yandan dünya hayatı, bu mutlak kudrete yak­laşmaya, yakınlaşmaya ve ondan talepte bulunmaya engel değildir. Tek koşul, bu yaklaşma, yakınlaşma ve talepler için dinin emirlerine uymak ve yükümlülükleri yerine getirmektir. Ancak bazı kültürlerin bu mutlak kudrete ilişkin tasavvurları, alışılmışın dışındadır. Örneğin Avustralya Aborijinleri bu yüce güçle karşılıklı ba­ğımlılığa dayanan, hatta kimi zaman eşitlikçi bir ilişki kurabilirler.

İnsanlar, doğaüstü olarak kurgulanan kutsalın bir parçası olmak için, bu dünya­daki yapıp etmelerini (amellerini) olabildiğince dinin emirlerine uydurmaya çalışır­lar ve bu yolla öldükten sonra kutsalın parçası olmayı hak etmeye çalışırlar. Ancak tahayyül edilen kutsalın, dünyevi olan içindeki erişilmezliği ve dokunulmazlığı bir yana, bir şekilde dünyevi alanda temsil edilmesi gerekir. Bu temsil, dünyada olup biten doğa olaylarının ya da canlıların başına gelenlerin doğaüstü güçlere atfen yo­rumlanması, dünyevi alanda var olan bazı şeylere doğaüstünün buradaki simgeleri olarak anlam yüklenmesi biçiminde gerçekleşir. Kimi zaman bu temsil belirli eylem­lerle gerçekleştirilir. Bu eylemlere biz ayin diyoruz. Dolayısıyla din, kutsal simgele­rin inanç ve eylemler yoluyla anlamlandırılmasında, yorumlanmasında ve bunların ayinsel kullanımında gerçekliğini kazanır ve toplumsal bir kurum haline gelir. Böy­lelikle insanların kontrol edemedikleri alana ilişkin bir başka uyarlanma boyutu ger­çekleşmiş olur. Din ve inançlar yoluyla insanlar; kontrol edilemeyen, tahmin edile­meyen ve istenmeyen olaylar karşısında güven ve dayanma gücü temin ederler. Bu güven ve dayanma gücü, insanların kendi çevrelerine uyarlanmalarında önemli bir etkendir. Bu bakımdan din ve inanç sistemleri, insanların yaşadıkları döneme, ge­çim ve yaşam biçimlerine ve ekolojilerine uygun geniş bir çeşitlilik gösterir.

Yukarıda değindiğimiz gibi dinin bir boyutu inanç ise diğer boyutu bu inancı ifade etmek, pekiştirmek ve bu inanç etrafında bir dayanışma ve kimlik yaratmak amacıyla düzenlenen ritüel boyutudur. Ritüel boyutu, kutsallığı simgeleştiren ayin­ler ve çeşitli ibadet biçimlerini içeren kurumsallaşmış davranış örüntüleri olarak ta­nımlanabilir. Bu örüntüler bir eylemin yerine getirilmesi ya da bazı eylemlerden kaçınmak biçiminde gerçekleşir. İslam’daki cuma namazı, Ramazan orucu ya da Hac farizesi; Hristiyanlıktaki büyük perhiz, çeşitli Hac ziyaretleri, Noel ayini; Mu­seviliğin dinî tatil günü sayılan cumartesi günü bütün işlerden kaçınma davranışı;

çeşitli inanç biçimlerinde karşımıza çıkan yağmur duası, Avustralyalı Aborijin- lerin bereket ayini bu boyu­tun görünür örnekleridir (Fotoğraf 9.1 Namaz). Bü­tün bu ayinsel davranışlar­da hedef; bireylerin belirli simgeleri, hareketleri ya da kaçınma biçimlerini kulla­narak kutsalla ilişkiye gir­mesidir. Böylelikle bireyler dünyevi ortamdan çıkarak doğaüstünün bir parçası ha­line geldiklerini hissedebilirler, hatta doğaüstü ile özdeşleşebilirler. Zaten amaç da budur. Bu gibi ayinler yoluyla yaşanan deneyim, gündelik varoluşun dünyeviliğin­den çıkarak belirli bir aşkmhğa ulaşmayı da sağlar. Bu aşkmlık, kişide bir arınma duygusu ve rahatlama, hatta büyük bir mutluluk duygusu yaratabilir. Bu durum di­nin psikolojik boyutunu oluşturur. Ancak bu herkesin deneyimleyebileceği bir du­rum değildir. Genellikle bu aşkmlık hâli; şamanların, zikir yapanların, ya da daha genel bir ifadeyle tek tanrılı dinlerin içinde gelişen tasavvuf erbabının yaşayabildi­ği özel bir deneyimdir.

hipleriyle sürekli bir rekabet içinde tutar. Bunun tipik bir örneğini İran İslam dev­riminde görmek mümkündür. Dünyevi iktidarın sahibi olan Şahlık rejimi, dinsel ik­tidar odağıyla, yani mollalarla rekabet halindeydi. Rejim bu rekabeti, kimi zaman ödünler, kimi zaman bastırma yoluyla dengelemeye çalışıyordu; fakat rejimin güç­süz bir anında dünyevi iktidar da din adamlarının kontrolüne geçti. Bunun gibi, ru­hunu bedeninden ayırarak doğaüstü aleme geçme yeteneği olduğuna inanılan bir şaman ya da Katolik kilisesinin önderi olan Papa da dünyevi iktidar üzerinde bel­li ölçülerde söz sahibidir. Avrupa’da Reform Çağından önce papalar, bütün Avru­pa krallarının dünyevi iktidarının onay merciiydi, dolayısıyla onların iktidarı üze­rinde kontrol sahibiydi.