Din İçi Farklılaşmalar ve Hiyerarşik Yapılar

PAYLAŞ

Din İçi Farklılaşmalar ve Hiyerarşik Yapılar

Cihanşümul öğretileri daha çok bir “kavim” içinde meczedilmiş ve dolayısıyla sadece İsrail oğulları tarafından benimsenmiş Yahudilikte ise inanan-inanmayan ayrımı daha baştan vardır. Yahudiler için kendi inançlarına inanmayanlar “gentile” olarak adlandırılır. Ancak bu ifade daha sonraki dönemlerde yaygın olarak kulla­nılan Latince bir ifadedir. Bunun İbranicedeki karşılığı “goy” ve “nokhri”dir. Ayrı­ca geçmişteki krallıklar döneminde olsun şu anda olsun İsrail’de yaşayan ama Ya­hudi olmayanlara “ger toshav” denilmiştir. Yahudi olmayan, bu nedenle Yahudi hukukuna tabi olmayan ancak öte dünyada bir mekân sahibi olabilmek için Nuh’un Yedi Yasası dedikleri birtakım kurallara uyanlara da “Nuhaidik” ismini vermeleri benzeri tabakalaşma örneğidir. Bu gibi ayrımların Yahudilikte de sayıları hayli ço­ğaltılabilir.Her bir dinin öncelikle kendi inananları ile diğerleri arasında bir tabakalaşma oluş­turduğunu; bu nedenle din içi tabakalaşma ve dinin kendisine muhatap olanlar açısından bu inananlar ile inanmayanlar arasındaki farklılığın büyük önem arzetti- ği hatırlatılmalıdır. İslam için, akaidi olarak belirlenen “mümin”, “kafir”, “müşrik” gibi kategoriler; bu kategorilerden çıkarsanan ve daha sonraları politik birer anlam
kazanmış olan “Ehl-i Kitap” ya da “zımmi” ile bu kategoriden sayılmayan diğer kültlere ya da inançlara inananlar; “Arap”, “Acem” gibi ifadelerin din içre de anlam kazanarak Müslümanlar arasında ayrı bir katmanlaşma oluşturması; Emeviler dö­neminde kullanılan “mevali” ya da daha sonraki “memluki” gibi ifadeler ve benze­ri bir çok örnek aynı mantık silsilesiyle dinin toplum üzerindeki tabakalaşma etki­lerini gösteren birer örnektir. Bu ifadelerin her birisinin ya döneminde ya da hâlen etkileri vardır.

Akaidini ve muamelatını ortaya çıkmasından çok sonra kazanmış olan Hristi- yanlıkta ise inanan-inanmayan ayrımında inanmayanlar için “pagan” ifadesi yay­gınlık kazanmıştır. Bu kelime kimi zaman Hristiyanlık dışındaki diğer bütün dinle­re inananları kapsarken kimi zaman da İbrahimi olmayan dinlerin mensupları için kullanılmıştır. Ancak yaklaşık olarak “kafir” anlamına gelen “heathen” ve benzeri ifadelere de rastlanır. Hristiyanlıkta Yahudilik ve İslam için farklı tanımların kulla­nıldığı görülür ve genelde bunlar aşağılayıcı ifadelerdir. Hâlen de kullanılan “Mu- hammedanizm” ve benzeri ifadeler bunun bir örneğidir. “Putperest” kelimesi de kimi zaman Hristiyanlık dışı dinlerin mensupları için kullanılmıştır.

Bir dinin mensupları ile mensup olmayanları arasındaki bu tür ayrımlar, mo­dern öncesi zamanlarda toplumdaki tabakalaşma için önem taşısa da sekülerleşmiş dünyada da kimi zaman farklı boyutlarıyla karşımıza çıkmaktadır.

Din içi tabakalaşmaya gelince, yine her dinin kendi akidesine, ibadetine ve mu­amelatına göre şekillenmelerden bahsetmek mümkündür. Ancak kimi zaman bir yörenin kültürünün etkisiyle de aynı din mensupları arasında toplumsal olarak farklılaşmalar yaşanabilmektedir. Örneğin, yüzyıllardır diasporada yaşamak duru­munda kalan Yahudilikte özellikle Orta Avrupa ve etrafında yaşayan Yahudilere veya bunların soyundan gelenlere Eşkenazi (veya Aşkenazi) denilir. Bunların ken­dilerine özgü inançları vardır. Hatta İbraniceyi bile cermenik etkilerle farklı konu­şurlar ve bu dile “yidiş” adı verilir. İspanya ve etrafındaki Yahudiler ise Sefarad Ya­hudileri denilir. Bunlarda da “ladino” adı verilen, Latince ile harmanlanmış ayrı bir dil konuşulur.

 

 

Ancak Yahudilikte sadece çeşitli nedenlerle de oluşan farklı mezhepler vardır. Bunlar İsrail içinde farklı, diasporada farklı hüviyette olabilmektedir. Genelde İsra­il oğulları arasında “laik”, “ortodoks” ve “hasidik” gibi mezhebi denilebilecek ay­rımlar vardır. Laikler, Yahudi soyundan oldukları için Yahudi kabul edilen ancak dinî kurallara pek itibar etmeyen kimselerdir. Ne var ki bunlar, dinî bir yaşantı ola­rak yaşamadıkları Yahudiliğe, bir kimlik olarak kuvvetli bir biçimde bağlı olabilir­ler. Ortodokslar ise kendi aralarında çeşitli kollara ayrılmış durumdadır. “Modern Ortodoks” ve “Haredi”ler en belirgin kollarıdır. “Modern Ortodokslar”, normal Or­todokslar kadar dinin kuralların sıkı bir şekilde takip edilmesini ileri sürerken mo­dern ya da laik ortamlarda bu kurallardan tavizler verilebileceği düşüncesini be­nimser. Kimi zaman “ultra Ortodoks” denilen Harediler ise Ortodoksluğu en uç noktasına götüren kesimlerdir. Bu bölümler hahamlığın hiyerarşik yapısı içinde yer bulmuştur. Daha mistik bir yönelimi olan hasidiler ise Yahudilikteki mistik inançların hulasasını teşkil eden Kabala öğretilerini izleyenlerdir. Bunlar dışında diasporada muhafazakar Yahudilik, reform Yahudiliği, hümanist Yahudilik gibi çe­şitli ekoller de ortaya çıkmıştır.
Katolik Kilisesi’nden temelde Kutsal Ruh’un karakteri nedeniyle ayrılan Orto­doks Kilisesi ise Kutsal Ruh’un sadece Baba’dan neşet ettiğini ileri sürer. Daha çok Slav dünyası ile Balkanlar ve Yunanistan’da takipçileri bulunur. Kilisenin merkezi, İstanbul’daki Fener Patrikhanesi’dir. Hz. İsa’nın hem insani hem de tanrısal özü bulunduğuna; Tanrı olarak Baba’yla aynı özden, insan olarak da insanlarla aynı öz­den olduğuna inanırlar. Ayrıca Katolik Kilisesi’nden ayrı olarak Ortodoks Kilise­si’nin başı, aslında başpiskopos statüsündedir, yanılabilirdir ve ruhani bir statüde­dir. Katolik Kilisesi’nden ayrılmasından itibaren devlete bağlı bir kilise olarak bu­lunur. Ancak papazların evlenebilmesi gibi birtakım farklılıklar dışında ibadet ve muamelatta Katolik Kilisesi’yle benzer özelliklere sahiptir.Hristiyanlıkta ise “çağrılıp toplanmış olan” anlamına gelen Yunanca eklesia ke­limesinden türeyen Kilise, din içi hiyerarşinin ve mezheplerin odak noktasıdır. Hristiyanlık içindeki mezhepler kiliselerin bölünmelerinden doğan farklılıklar neti­cesi oluşmuştur ve bu açıdan kilise içi ayrışmalardır. Hristiyanlık içindeki en bü­yük kiliseyi Katolik Kilisesi oluşturur. Kilise ilk kez Hz. İsa’nın havarilerinden olan Petrus tarafından kurulmuştur. Dönem içinde özellikle Hz. İsa’nın Hristiyanlık aki­desi içindeki yeri konusundaki tartışmalara hakim olan ve aslında Roma İmpara- torluğu’nun yapısı üzerine kurulan Katolik Kilisesi, kendisini Petrus’un kilisesinin bir devamı sayar. Teslis inancını tam anlamıyla sadıktırlar. Akidede kimi zaman in­ce ayarlar yapılsa da Hz. İsa’yı hem insan hem de Tanrı tabiatlı kabul ederler. Hem Baba’dan ve hem de Hz. İsa’dan neşet eden Kutsal Ruh ise kilisenin ruhaniyetine sağladığı gibi kiliseyi de asıl yöneten iradedir. Kilise’nin başı olan ve kilise örgüt­lenmesinde bölgesel kiliselerin başları olan başpiskoposlar arasından seçilen Papa, kilisenin bu özelliği nedeniyle, yanılmaz kabul edilir.

Protestan Kilisesi ise bir reform kilisesidir. Kilise’nin herhangi ruhani bir özel­liği yoktur. Dolayısıyla merkezileşmiş bir yapısı da bulunmamaktadır. İbadet ve muamelatta Katolik Kilisesi’nin âdetlerini sürdürseler de vaftiz olan herkesin Ki- tab-ı Mukaddes’i anlayabileceğine; bunun için Kilise hiyerarşisi içindeki papalık, başpiskoposluk, piskoposluk, papazlık gibi mercilere ihtiyaç duyulmadığına ina­nırlar. Katolik Kilisesi’ne verilen geniş yetkileri de sınırlandırmışlardır. Mensup­larının dinî hayatlarını bireysel düzeyde yaşayabileceği düşüncesindedirler. Ken­di aralarında Lutherci, Kalvinist ve her ne kadar Protestan kilisesi sayılmasa da onlarla benzer özellikler taşıması nedeniyle bu kategoride yer alan Anglikan Ki­lisesi biçiminde bir farklılaşmaya gitmiştir. Kalvinistler tamamıyla kitabidirler ve on emirde yer alan “kendine put yapmayacaksın” düsturu nedeniyle kiliselerin­de hiç bir resme ya da şekle yer vermezler. Diğer kolları ise bu noktada Katolik- lerle aynı özellikleri sergiler. Luthercilik ise kendisini seküler krallıklara bağlamış ve bir çok kuzey Avrupa ülkesinde devlet kilisesi olarak işlev görmeye başlamış­tır. Protestanlık etkisiyle şekillenmesine rağmen otonom bir kilise olan ve kendi­sini havarilere dayandıran Anglikan Kilisesi ise İngiltere Kraliçesi’nin başı oldu­ğu, farklı bir devlet kilisesidir. Papazların evlenmelerine müsaade ederler hatta kadınların papaz olabileceğini onaylarlar. Bu açıdan bir çok Hristiyanlıkta bir çok reform da gerçekleştirmişlerdir.

İslam’da ise din içi hiyerarşileri tanzim eden kilisevari bir oluşum veya dine mensupluğu belirli bir etnik çerçeveye oturtan bir oluşum yoktur. Bu nedenle İs­lam’ın içindeki hiyerarşik yapılar Hristiyanlıkta olduğu gibi doğrudan akidedeki farklılaşmalardan veya Yahudilikte olduğu gibi dine mensubiyetin farklı derece­lendirmelerinden neşet etmez. İslam’da akidede ya da uygulamalarda elbette farklılaşmalar vardır. Ancak bunlar dinin kaynaklarında verili olan inancı kabul et­tikten sonra ortaya çıkan, denebilirse yorum farklılıklarıdır. Dönem dönem dinî naslarını dinin özü kabul edilen kurallar manzumesinden farklı yorumlayan mez­hepler çıkmışsa da bunlar ya İslam dışı kabul edilmiş ya da etkileri sınırlı kaldı­ğından toplumsal etkileri de çok fazla olamamıştır. Yine de hâlen bir çok bölge­de çeşitli kültürlerle sentezlenmiş takipçileri olan ve dolayısıyla toplumsal tabaka­laşmanın din ile ilişkisi anlamında farklı bir nitelikte ortaya çıkan ekoller ya da gruplar bulunmaktadır.

Bu anlamda İslam’da mezheplerin üç farklı saiklerle ortaya çıktıkları görülür. Bunlardan birincisi, siyasi nedendir ve temelde imamet (yani, liderlik) konusunda­ki farklılaşmadan doğmuştur ve nitelik olarak siyasidirler. Bu anlamda Şia, imame­tin (ya da hilafetin) Hz. Ali’ye verilmesi gerekirken kendinden önceki üç halifeye verildiğini iddia ederek ilk üç halifeyi kabul etmezler. Sünniler ise Hz. Ali’nin ima­mete uygunluğunu tartışma bile yapmazlarken ilk üç halifenin meşruluğunu da ka­bul ederler. Şia ile Sünnilik arasında imamet konusundaki bu farklılaşmadan aki­dede de bazı farklılıklar ortaya çıkmıştır. Her iki ekolün kendi içinde farklı ekoller de ortaya çıkmıştır.

îtikadi mezhepler ise genel olarak akideyi oluşturan unsurların nasıl yorum­lanacağı konusundaki farklılıklardan ortaya çıkmıştır. Bu anlamda İslam tarihi boyunca Murcie, Mutezile, Cebriye, Kaderiye gibi farklı mezhepler ortaya çıkmış­sa da günümüzde Ehl-i Sünnet denilen çizgi haricinde kalan mezheplerin takip- cileri pek fazla kalmamıştır. Bu kategorideki mezhepler ise Maturidilik ve Eş’ari- liktir. Ne var ki özellikle kelam ilmini ilgilendiren bu konudaki ekoller, modern dünyada doğal gelişimlerini sürdürememişlerdir ve dolayısıyla ya eskinin bir tek­rarı konumuna düşmüşler veya modern problemlere çözüm arayışlarında önem­lerini yitirmişlerdir. Modern dönemde politik saiklerle Selefilik, Mutezile ve ben­zeri bazı ekoller yeniden gündeme getirilse de modern dönem bu açıdan mez­heplerden ziyade modern dünyaya gösterilen olumlu ya da olumsuz tepkilerden teşekkül eden “cemaatler”in veya siyasi akımların etkili olduğu bir dönem olarak görülebilir.

İslam içindeki mezhebe dayalı üçüncü kategori ise ibadete dayalı farklılaşma­lardan doğan fıhki mezheplerdir. Aslında İslam’da “mezhep” denilince ilk akla gelen farklılaşma da budur. Bu mezhepler daha çok muamelatta yaşanan farklı­lıklar üzerine bina edilmişlerdir ve farklılıklarının fıhki bir arkaplanı vardır. Ehl-i Sünnet kategorisi altında yer alan Hanefilik, Şafilik, Malikilik ve Hanbelilik ile Cefarilik ve benzeri mezhepler bu kategoridendir. Bu ayrışmada (örneğin, nama­zın nasıl kılınacağı, hangi hâllerde abdestin tazeleneceği gibi) ibadetteki farklı­lıklar önplandadır.

İslam’da diğer dinlerde de görülen ancak etkisi açısından diğer dinlerdeki et­kilerden daha fazla bir yekun tutan tarikatlar da özellikle modern öncesi dönem­de toplumda önemli dinî tabakalaşma örnekleri sergilemişlerdir. Tarikatlar, yu­karıda sayılan mezheplerden birisine tabi olsalar da bu konularda kendi usulle­rini de izleyebilirler. Ancak toplumsal tabakalaşmaya etkileri itikadi, siyasi veya fıhki nedenlerden daha çok, toplumsal nedenlerden ötürüdür. Modern öncesi dönemde, her bir tarikatın kendi usulü, kıyafeti ve davranış kalıbı olduğu görü­lür. Toplumsal, siyasal ya da ekonomik hadiseler karşısında her bir tarikat kendi meşrebince bir tepki geliştirebilir. Din sosyolojisi anlamında tarikatlar “kardeşlik cemiyetleri” başlığı altında incelense de kimi zaman, esnaf zümrelerine etkileri gibi nedenlerle daha çok sosyolojik bir oluşum olarak da görülür. Dolayısıyla ta­rikatlar, sosyolojik anlamda toplumsal ahlak ya da iktisadi ahlak araştırmaları açı­sından önemlidir.

Son olarak özellikle Yahudilikte ve İslam’da kimi dönemlerde Mesihçi veya Mehdici oluşumların da toplumsal tabakalaşmaya katkıları hatırlatılmalıdır. Me­sihçi ya da Mehdici oluşumlar, mevcut nizamdan hoşnutsuz olan, bu nizamın ye­ni ve adil bir nizamla değiştirilmesi gerektiğine inanan topluluklardır. Bir kıya­met ya da ahir zaman beklentisi, ahlaki bozulma ve çürümenin bütüncül bir dö­nüşümle iyileştirilebileceği umudu hatta yönetimlerde sergilenen kötülük ve adaletsizliklerin yerini yeni ve adil bir yönetime giderilebileceği düşüncesi, bu hareketlerde önemli roller oynar ve toplumda yeni beklentiler oluştururlar. Geç­miş dönemlerde hayli etkili olan bu hareketlerin nüfuz sahası modern dönemde giderek azalmakla birlikte kimi “devrimci” beklentilerde ve seküler ideolojilerde varlığını sürdürmektedir.

 

Kısacası, bir din toplumsal tabakalaşma anlamında kendisini zaten katmanlaş- mış ve farklılaşmış bir toplum içinde bulur. İlk ortaya çıktığı dönemlerde toplum­sal değişmeyi sağlayıcı ve toplumsal yapıyı kendi nizam ölçütlerine göre yeniden kurucu bir etkisi vardır. Müesses bir hâle geldiğinde toplum içindeki eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri muhafaza edici ve meşrulaştırıcı etkilerinden bahsedilse de din­lerin topumsal hayatı dönüştürme etkisi hâlen diğer ideolojilerle kıyaslandığında, sanılandan büyüktür. Dinlerde yaşanan reform ya da tecdit hareketleri, bu dönü­şümü sağlamanın vasıtaları olarak telakki edilmelidir. Bu hareketler kimi zaman başarısız kalsa da din sadece kendi içindeki hiyerarşik unsurlar açısından değil toplumsal hayat için kurumsal veya sembolik etkisiyle hâlâ etkili ve dönüştürücü bir güçtür.