DİN FELSEFESİ

243

 

DİN FELSEFESİ

 

Genel bir düşünce
sistemi ya da bir dünya görüşü bağlamında dinin tanımlanması, özü, anlamı ve
kavramlarının temellendirilmesi amacıyla açıklanması, yorumlanması ve eleşti­rilmesi
İçin yapılan zihni ve felsefi çalışmalara dîn felsefesi adı verilir. Bir terim
olarak din felsefesi yakın zamanlarda yaklaşık XVIII. yüzyılın sonlanyla XIX.
yüzyılın ortalarında ortaya çıkmıştır ve dinin felsefi bakımdan İnce­lenmesini
ifade eder. Ancak dinin sözkonusu anlamda incelenmesini felsefe tarihinin baş­langıcına
kadar gerilere gider.

Din felsefesi bütün
dini bilimlerden ve din­ler tarihinden farklıdır. Bu anlamda din soru­nu
metodik bir düşünmeyle ortaya koymaya çalışır. Dini kendine konu edinen
filozof, onun pozitif bilimlerden çok farklı bir sorun olduğunu gözden uzak
tutmaz. Çünkü, dinin objektif cephesinin yanında Özel bir ruh hali, deruni bir
duygu olduğu da ortadadır. Bir fel­sefi araştırmalar alanı olarak dîn
felsefesinin tarihi çok eskilere gitmemekle birlikle iki yüz­yıla yaklaşan bir
geçmişi vardır. Dini kültür için sadece dini bilgiler ve dine dair özel bilim­ler
yeterli olamaz. Bİr anlamda dinin pratikle­riyle ve sübjektilliğiylc birlikte,
sadece bireyin hayatında yaşaması yeterli değildir. Dinin mu­hakemesini yapmak,
dini düşüncenin, iman akidelerinin diğer düşünce şekilleriyle karşı­laştırılması
da işte bu din felsefesine düşer. Bir başka ifadeyle dini bilimlerin ele
almadığı belli bir takım sorular cevabını din felsefesin­den bekler. İman ve
ümit bir fenomen olarak nedir? Bunlar insan için ne İfade ederler? İnsan ile
inanç konuları, özellikle aşkın varlık arasındaki iman münasebeti nasıl bir
şeydir? Ve bu ilişki nasıl kurulur? Böyle bir ilişki da­ima bir ve aynı şekilde
mi, yoksa başka şekil­lerde mi ortaya çıkar? Dinler ve inanç sistem­leri niçin
çok çeşitlidir. Her türlü din kendisi­nin mutlak doğru ve hak olduğunu
söylüyor, bu mümkün müdür? İnsan ile kendisine inanı­lan yüce varlık arasındaki
münasebeti kurmak İçin bir vasıta gerekli midir? İşte, bu ve benze­ri soruların
cevabı din felsefesinin konuları arasında yer alır. Ancak bütün bu sorulara ce­vap
aranırken objektif olmak, yani önceden di-nİn lehinde veya aleyhinde bulunmamak
din felsefesi için en önemli metot şartıdır.

Tann’nın varlığı,
alemin yaratılışı, vahiy, ru­hun ölümsüzlüğü gibi metafizik ve kozmolo­jik
meseleler, mevcut beşeri bilgilerimizden hareketle Tanrı’yı bilmenin imkanı ve
bu bilgi­nin değeri, dini tecrübe, bilme ile anlamanın mahiyeti ve değerleri
gibi hususlar, dinin bi­lim ahlak ve sanatla ilişkisi gibi konular din
felsefesinin ana sorunlarını oluştururlar.

Dini inançları savunma
ile onların sadece açıklayıp yorumlaması ve üzerinde felsefe ya­pılması
arasındaki ayrımı gözönünde tutarak, din felsefesinin dini ilke (akide)lerin
savunul­ması veya mezhepler ve gelenekler arasındaki ayrıntıları ya da dinin
tarih ya da psikoloji hak­kındaki bilgisine yeni şeyler eklemek şeklinde
düşünülmemesi gerekir. Bu anlamda din felse­fesi insan düşüncesinin bütün
yapısı ve yetkisi sınırları içinde kalarak dinin karakteristik kav­ram ve
Öğretilerinin oynadığı rollerin ve özel sorunların tahlil, yorum ve
açıklanmasıyla uğ­raşır.

Böyiece bir düşünür,
din -kavramını, dini di-ğerinançve faaliyetlerden, örneğin ahlakî ku­rallar ya
da adetlerden, büyü girişimlerinden ve bilim ile felsefenin Öncüllerinden ayırd
eden şeyi bulmak üzere çözümlemeye çalışır. Bu tür çözümlemeler yüce ya da mutlak
bir varlığın ve ona tapınma ve hizmetin ne oldu­ğunu tanımlamaya çaba gösterir.
Nitekim bu bağlamda Schleirmacher, “Dinin özü mutlağa bağlılık duygusunda
yatar” diyecektir. White-head’e göre ise; “Din bireyin kendi başına
gerçekleştirdiği bir şeydir.” Bu iki zıt ifadeden de anlaşılacağı gibi,
din dediğimiz olgunun tek bir özelliği ya da özellikler dizisi yoktur. Din daha
çok VVittgenstein’in “aile” adını verdiği karmaşık bir benzerlikler
ve karşılıklı ilişkiler ağı şeklinde karşımıza çıkar. Şu halde “Din ne­dir?”
sorusuna verilecek cevap, tek cümlelik bir tanımdan çok, geniş hacimli bir
açıklama, yorumlama ve çözümleme yöntemini ve so­nuçlarım kapsamalıdır.

Durumu böyle tesbit
ettikten sonra, artık din felsefesinin konu ve sorunlarına geçebili­riz. Din
felsefesinin konuları, ilgili düşünürün en fazla aşina olduğu ve onun İçin önem
taşı­yan dini geleneklere göre değişir. Bu nedenle Musevi gelenekte (Yahudilik,
Hıristiyanlık ve İslamda) temel felsefi ilgi, kaçınılmaz bir bi­çimde tek,
kadir-i mutlak herşeyi bilen ve ya­rattığı her şeyi kontrolünde tutan, aynı
zaman­da da insanlarla vahiy aracılığıyla iletişim ku-ranTanrı kavramı üzerinde
odaklaşmıştır, Fel­sefenin en belli başlı konusu böyle bir Var-hk’ın
mevcudiyetini kanıtlamak için öne sürü­len delillerin geçerliliğini ortaya
kovmak, ol­muştur. Bu tür deliller hakkında yüzyıllar bo­yu geniş kapsamlı
araştırmalara, tartışmalara dayalı bir literatür oluşmuştur.

Tanrı’nm varlığını
kanıtlamaya çalışan bu tür delillerin bazı zaaf noktalan da gözden uzak tutulamaz.
Tanrı kavramının içsel olarak tutarlılığı var mıdır? Tanrı’yı tanımlayacak
herhangi bir beşeri kavramsal ve dilbilimsel donanıma sahip miyiz. Ya da bu
alanda bizim, ancak bulanık bir şekilde görüp anladığımız bir şeye işarette
bulunmak için metafor ve analoji kullanmaktan başka bir şey elimizden gelir mi?

Tek-tanrıcılık başka
bazı felsefi sorulara da yol açar: Örneğin, dünyada kötülüğün var ol­ması,
merhamet sahibi ve herşeye gücö yeten biryaratıcı fikriyle nasıl
uzlaştırılacaktır? (Te-doise sorunu) ya da mucEelerin varlığı nasıl
açıklanacaktır? Onlar tabiat kanunlarına ilahi bir müdahale rnİdir, yoksa bizim
henüz açıkla­yamadığımız tabiî hadiseler midir? Tanrı’nın mutlak ve sonsuz
tabiatı ile iradesi (Külli ira­de) yaratıklarının nisbi özgürlük ve iradeleriyle
(cüz’i irade) nasıl uzlaştırüabilir? Kaza ve kader konusu: Allah kişinin
kaderim “tama­men” belirlemişse cüz’i irade nedir? Ve insan
amellerinden nasıl sorumlu tutulacaktır? Yok cüz’i irade insanın kaderini
belirtiyorsa, o hal­de Allah’ın yaratıklarına hükmetmesini nasıl anlamak
gerekir.

İnsanın Tanrı
hakkındaki bilgiyi nasıl ve ne derecede elde edebileceğine dair başka bazı
sorunlar da vardır. Deneysel ve bilimsel bilgi­ye öncelik tanıyan düşünürler
metafizik bir bil­ginin elde edilebileceğinden kuşku duymuş­lar, ama dini ya da
mistik deneyime ilişkin fe­nomenlere de ilgisiz kalmamışlardır. Vahiy kavramı
da bu bağlamda özel bir önemi haiz­dir, zira Tanrı hakkındaki herhangi bir
bilgi­nin insanın çabalarıyla elde edilemeyeceği, an­cak Tanrı’nın kendisi
hakkındaki bilgiyi bizle­re indirmesi ya da aktarması, sözkonusudur.

Son yıllarda din
felsefesi, diğer felsefe dalla­rı gibi dil ve anlam araştırmalarına
yönelmiş-tir. Mantıkçı pozitivizm dinle pek derinliğine ilgilenmemiş, Tann
hakkındaki dinin temel öğretilerinin deneysel olarak doğrulanamadı-ğı
gerekçesiyle olgusal anlamdan yoksun ola­rak değerlendirilmiş ve olsa olsa
duygusal tu­tumların yanlış bir şekilde İfadesi olarak görü­lebileceği öne
sürülmüştür. Fakat yakın za­manlarda büyük ölçüde Wittgenstein’in ikinci
dönemine ait eserlerine etkisiyle dini söylem farklı bir dil oyunu ya da dilin
kullanımı ola­rak görülmeye başlanmıştır. Dinî söylem, bu görüşe göre, kendi
başına bir anlam kümesi oluşturmakta olup kendisinin dışında herhan­gi bir
dayanağa ihtiyacı yoktur, Tıpkı bilim ve felsefe, nasıl kendi dil ve anlam
“alanlarına” sa­hiplerse, din de kendi anlam “alanı” (ya da
Wittgenstein’in ifadesiyle “dinî hayat tarzfnın doğurduğu “dil
oyunu” içinde bir tutarlılığa sa­hiptir ve bilimsel ve deneysel açıdan
dinin id­dialarının “kanıtlanamaz” oluşu onun değerin­den hiçbir şey
kaybettirmez. Çünkü nasıl bi­limden metafizik bir problemi çözmesini
bek-leyemiyorsak ve çözemediği için de onu suçla-mıyorsak, dini tezlerin de
zorunlu olarak bili­me uygun olması gerekmez. O, kendi başına bir dünyadır.

Bu yaklaşımın din
felsefesi alanına yeni ve farklı bir yorum getirdiği söylenebilir. Çünkü en
azından yüzyıllardır tartışılmış olan Tan­rı’nın varlığının delilleri
tartışmalarını bir ya­na bırakmak, dikkatleri, günlük yaşantıları içinde inanan
kimselerin nasıl inandıklarını ve böyle bir inanmanın niteliğini araştırmaya,
di­nin ve dinî söylemin tabiatının ne olduğunu tesbite ve en önemlisi dinin
anlamının mo­dern kafa karışıklığına kurban edilmesinin ön­lenmesine çevirmiştir.
Tabii ki, bu tür seküler (dünyevi) yaklaşımların, dinin modern hayat­ta diğer
sosyal unsurlardan biri haline gelme­siyle yakından ilişkili olduğu
unutulmamalı­dır. Dinin her şey olduğu geleneksel toplumla­rın dini inancından
ne kadar uzaklaşıldığını gösteren ilginç bir Örnektir bu.

Bk. Din;Dinler
Tarihi;Din Psikolojisi