DİLLERİN ÇEŞİTLİLİĞİ Diller Nasıl Çeşitlendi? Antropoloji

PAYLAŞ

DİLLERİN ÇEŞİTLİLİĞİ Diller Nasıl Çeşitlendi?

İnsanların konuşma dilini nasıl geliştirdikleri konusunda tartışma vardır. Konuşma dilinin ilk olarak hangi insan türü tarafından geliştirilmiş olabileceği, bu tartışmala­rın merkezinde yer almaktadır. Yakın zamanlara kadar bu tartışma Neandertal in­sanı ile Homo sapiens üzerinde devam etmekteydi. Bugün genel olarak kabul edi­len görüş, konuşma dilinin Üst Paleolitik’te yaşayan insanlar tarafından geliştirildi­ği üzerinde durmaktadır. Bu görüşün temeli insanın (Homo sapiens’m) Afrika’dan çıkış kuramıyla ilişkilidir. Üst Paleolitik dönemde, yaklaşık olarak 40 bin yıl önce­sinden itibaren insanlar bütün kıtalara yayılmışlardır. Dolayısıyla dilsel çeşitlenme­nin de bu yayılmayla başladığı düşünülmektedir.

Son yıllarda, Üst Paleolitik dönemin buzul çağı koşullarında insan hayatının mümkün olduğu iki alanda, iki dil öbeğinin atasal ilk örneklerinin ortaya çıktığı öne sürülmektedir. Bunlardan birincisi Üst Paleolitik’in buzulçevresi olarak anılan bölgede gelişen Proto-Ural dili kuramıdır. Çeşitli araştırmacılar, bugün Fince, Lap dili, Macarca ve Estonca gibi görece kalabalık nüfusların konuştuğu diller tarafın­dan temsil edilen Ural grubunun ilk örneğinin (ata ya da kök dilinin) günümüzden 12 bin ilâ 7 bin yıl önce ortaya çıktığını düşünmektedirler. Bu kök dilin anayurdu­nun Baltık Denizi’nden Ural Dağları’na uzanan geniş coğrafyada bulunduğu öngö­rülmektedir. Bu coğrafya son buzul çağında insan hayatına izin veren ender alan­lardan birini temsil eder. Bu kök dilin buzul çağında ortaya çıktığını ve akraba dil­lerin buradan türediğini öne süren bilim insanları, bu savlarını, bugünkü Ural dil­lerinin söz dağarcığının anlam bilimsel incelemesine dayanarak temellendirirler. Bu temellendirme, bütün Ural dillerinde ortak olan bu sözcüklerin kök Uralca’dan gelmiş olması gerektiği tezine dayanır. Buna göre bu sözcükler kök Uralca’yı ko­nuşanların yaşam ve geçim biçimini yansıtan sözcükler olmalıydı. Nitekim bu söz­cükler gruplandığında, balıkçılık, avcılık, belirli bir coğrafyaya özgü bitki ve ağaç türleri, belirli bir beslenme ve barınma biçimi, çeşitli malzeme türleri ortaya çık­maktaydı. Bütün bu sözcükler buzul çağına, onun soğuk iklimine ve anılan coğ­rafyaya ait bir gerçekliği yansıtmaktaydı. Ayrıca köpek dışında evcilleştirilmiş hiç­bir hayvan türüne ait ortak bir sözcüğün bulunmaması da, kök dilin tarihlendiril- mesinin köpeğin evcilleştirildiği 12 ilâ 14 bin yol öncesine yerleştirilmesine yardım etmektedir. Buna göre Proto-Uralca’nın anayurdu Orta ve Doğu Avrupa’nın Üst Paleolitik buzulçevresi bölgesine karşılık gelmektedir.

İkinci kök dil kuramı, bir Akdeniz Üst Paleolitik bölgesi varsaymaktadır. Buna göre Akdeniz bölgesinde Üst Paleolitik çağda yaşayan insan grupları Bask-Kafkas dillerinin kökeninde yatan bir ata dili konuşuyorlardı. Bu kuram bugün Fransa ve İspanya’nın Atlas Okyanusu kıyılarında yaşayan Basklarla, Kafkasya halklarını or­tak bir dil kökeninde birleştirmektedir. Son yıllardaki dilbilimsel gelişmeler Bask­ça’nın karşılaştırılabileceği yegâne dil grubunun Kafkas dilleri olduğu tezini güç­lendirmiştir. Dilbilimci Bouda, Bask diliyle Kafkas dilleri arasında 135 etimolojik benzerlik saptamıştır. Bu benzerliklerin görüldüğü anlam grupları arasında insan varlığıyla ilgili sözcükler, insan bedeninin organlarına ilişkin sözcükler, bitki türle­ri, ev içi araç-gereç, evle ilgili sözcükler, tarım ve hayvancılık terimleri, toprakla il­gili sözcükler, sayılar, zaman ve hareketle ilgili sözcükler bulunmaktadır. Bu gibi dilsel ve bazı arkeolojik kanıtlar bir araya getirildiğinde, tarih öncesinde Akdeniz havzasında bir dizi akraba dilin konuşulduğu ortaya çıkmaktadır. Bu diller arasın­
da kök Bask dili, kök Kafkas dili ile bir dizi eski Anadolu, Mezopotamya ve İtalya dili yer alır. Bugün bu dillerden sadece bu sahanın en batısında Baskça ile en do­ğusunda Kafkas dilleri yaşamaktadır. Böylelikle bu iki kök dilin birliğine dayanan ve yaklaşık olarak günümüzden 25 ilâ 20 bin yıl önceki Üst Paleolitik evrede oluş­muş bir Akdeniz dil katmanı hin ortaya çıktığı öne sürülmektedir.

Ancak asıl büyük dil yayılması yine Neolitik devrimi beklemiştir. Neolitik Dev- rim’le birlikte üretimciliğe geçiş ve tarım teknikleri, belirli dalgalar halinde doğuya ve batıya yayılmış, böylelikle Ortadoğu tarımı Avrupa’ya ve Hindistan’a doğru ge­nişlemişti. Söz konusu genişleme bu bilginin yayılmasını sağlayacak iletişim araç­ları ve yoğun temaslar henüz olmadığına göre, doğaldır ki insanlar eliyle, daha doğrusu göçle gerçekleşmişti. Arkeolog Colin Renfrew, Hint-Avrupa dillerinin Av­rupa’ya ve Hindistan’a böyle yayıldığını öne sürmektedir. Renfrew’un kuramına göre kök Hint-Avrupa dilinin anayurdu Anadolu’dur ve bu dil değişerek ve çeşit­lenerek Anadolu’nun tarımcı toplumlarının göçüyle birlikte çok geniş bir alanda konuşulan yaygın bir dil öbeğinin kaynağı haline gelmiştir.

Hint-Avrupa dillerinin kökeni ve yayılmasıyla ilgili başka kuram var mıdır?

Diller insanlarla birlikte yayılır ve değişirler. Her dil bir ekolojik ve coğrafî çev­renin ürünü olduğu kadar, onun değişimi ve gelişimi de göçler ve diğer kültürler­le temaslar yoluyla gerçekleşir. Bu yolla dünyada binlerce dil ortaya çıkmıştır. Dil­lerin bazıları, zorlu coğrafî koşullarda konuşulması ve diğer gruplarla temasın bu nedenle zorlaşması nedeniyle izole olmuşlardır. Bu yüzden dünyanın zorlu coğraf­yalarında büyük bir dil çeşitliliği görülür. Örneğin Kafkasya ve Hindistan’da göre­ce küçük bir sahada çok sayıda farklı dil konuşulmaktadır. Bunun en önemli ne­deni coğrafî engeller ve izolasyondur. Örneğin bugün Hindistan’da 222 ayrı dil ve onların yüzlerce lehçesi konuşulmaktadır. Kafkasya’da da durum buna benzerdir. Kafkasya’da dört ana dil ailesine mensup 50 ayrı dil konuşulmaktadır. Sadece kü­çücük Dağıstan bölgesinde konuşulan dillerin sayısı on altı, lehçelerin sayısı ise yirmidir. Sadece birkaç yüz bin Amerika yerlisi 1230 farklı dil konuşmaktadır, Su­dan’da konuşulan dillerin sayısı 435, Malezya-Polinezya bölgesinde ise 263’tür.

Bugün dünyada konuşulan dillerin toplam sayısının 3 ilâ 5 bin civarında oldu­ğu tahmin edilmektedir. Örneğin sadece Güney Amerika Kızılderililerinin 3 bin ay­rı dile sahip olduğu söylenmektedir. Ancak bu sayı yanıltıcı olabilir. Çünkü birbi­rinden bağımsız araştırmalar sonucunda aynı dile farklı isimler verildiği olmuştur, bu dillerden bazılarını hiç konuşan kalmamış ve ölü dil durumuna gelmişlerdir, bazıları ise sadece lehçe düzeyinde ayrımlara sahiptir. Bütün bunlar dikkate alın­dığında ortaya dünyada konuşulan 3-4 bin kadar dilin var olduğu sonucu çıkmak­tadır. Ölü diller, birer kültür kaybı olarak kabul edilir. Çünkü her ölen dil bir kül­türün zihniyet dünyasını ve dünya görüşünü de kendisiyle birlikte götürmüştür. Ölü dillerden yazı bırakmış olanları ise, bugün hâlâ üzerinde çalışma olanağı bu­lunan diller sınıfına girer. Eski Mezopotamya (Sumerce, Assurca, Akkadça, Aram- ca vs.) dilleri, Eski Akdeniz ve Anadolu dillerinden bazıları (Hititçe, Urartuca, Frig- çe vs.) ve Latince bu türden dillerdendir. Özellikle Latince, ölü bir dil olduğu hal­de, teknik nedenlerle bugün önemli bir başvuru dili olma niteliğini korumaktadır.

Bu Çeşitlilik Nasıl Sınıflandırmaktadır?

Binlerce dil ve lehçenin yayıldığı yeryüzünde dillerin nasıl sınıflandırılabileceği, dil­ler arasındaki farklılık ve benzerliklerin bu sınıflandırmaya nasıl etki edeceği bütün dilcileri meşgul eden ana bir sorun olmuştur. Hiç kuşku yok ki diller arasındaki sı­nırlar kesin değildir. Dillerden bazıları birbirine az ya da çok benzeyebilir. Bu yüz­den iki dilsel varlığı iki ayrı dil olarak ayırt etmek için karşılıklı anlaşabilirlik ölçü­tü kullanılmaktadır. İki ayrı dilsel varlığın aynı dile ait olduğunu söyleyebilmek için aralarında en az % 70 oranında anlaşılabilirlik olması gerektiği, bugün genel kabul görmektedir. Eğer bu sağlanamıyorsa akraba, ama iki ayrı dil söz konusu demektir. Yüzde yetmiş oranından daha fazla anlaşmanın mümkün olduğu durumlarda ise dilsel varlıklar ayrı dile mensup ayrı lehçe ve ağızlar olarak sınıflandırılırlar. İkinci bir ölçüt, anlam düzeyini esas almaktadır. İki dilin söz varlığı birbirine çok yakın olabilir. Aynı sözcükler her iki dilde de yoğun olarak kullanılabilir. Ancak bu söz­cüklerin o dillerde karşılık geldiği anlamlar farklılaşmış olabilir. Dolayısıyla aynı sözcüklerle kurulan iki ayrı anlam dünyası var demektir. Dilin kültürel bir varlık ol­duğunu unutmamalıyız. Her kültür, kullandığı dili biçimlendirir ve sözcükler buna bağlı olarak anlam değişmelerine uğrayabilirler. Örneğin Azerbeycan’daki belediye otobüslerinin kapılarında daldan bin gabahtan düş yazar. Düşmek Azericede in­mek anlamında kullanılır, Türkçede ise düşmek aniden ve istemsiz olarak yere yı­ğılma anlamını taşımaktadır. Dal ve gabah (kabak) da bildiğimiz sözcüklerdir. An­cak biz dal denilince bir ağacın uzantısını, kabak denilince kelliği veya bir bostan bitkisini anlarız. Oysa Azericede dal arka, kabak ise ön anlamına gelmektedir. Tür­kiye Türkçesinde bu sözcükler arkaik formlarda hâlâ yaşamaktadır ama biz bu söz­cükleri bu anlamlarıyla bilmeyiz, sözcükler anlam değişmesine uğramış ve iki ayrı dilin söz varlığında yer almışlardır. Kabak sözcüğü Azericedeki anlamıyla Anadolu Kavağı, Rumeli Kavağı örneklerinde yaşar. Burada kastedilen Anadolu’nun ve Ru­meli’nin önüdür. Dal sözcüğünü ise Harman Dalı örneğinde bulabiliriz. Harman Dalı, harmandan sonrasını, harmanın arkasını anlatmaktadır. O yüzden harman işi bittikten sonra bağbozumu ya da hasat eğlencelerinde Harman Dalı oynanır. Gö­rüldüğü gibi sözcükler daralmış bir bağlamda hayatlarını sürdürüyor ama bu bağ­lamdaki anlamlarını bilmiyoruz ve onları o şekilde anlamıyoruz. Üçüncü bir ölçüt ise dil varlıklarının ayrı birer edebî dil olarak gelişmeleri halinde onların ayrı birer dil olarak tanınması gerektiğini varsayar. Örneğin Norveççe, İsveççe ve Danca, söz varlığı bakımından birbirine çok yakın dillerdir. Ancak her üçünün de ayrı birer edebî dil olarak geliştiği ve farklı birer ulus-devletin dili olduğu göz önüne alındı­ğında bu dil varlıklarını ayrı birer dil olarak tasnif ederiz.

Bir dilin varlığını bu şekilde belirleyebilmekteyiz. Ancak dil içinde de farklılık­lar vardır. Bu farklılıklar çoğunlukla sözcüklerin seslendirilmesinde kullanılan fo­nemlerin ve vurguların farkından kaynaklanır. Kimi durumlarda da söz varlığı için­de küçük farklar olabilir. Biz bu tür farkların ortaya çıktığı durumlarda, anılan dil varlığına ayrı bir dil değil, ama lehçe (dialect) diyoruz. Lehçe, coğrafî ya da toplum­sal olarak ayrı bir konuşma topluluğunu gerektiren dilsel bir farklılaşmayı ifade eder. Aynı dilin farklı lehçelerini konuşan kişilerin birbirlerini anlamaları gerekir; anlaşamadıkları noktada ise farklı bir dil söz konusu demektir. Ancak bu ayrımlar her zaman çok açık değildir.

Ayrıca dil içi farklılaşmalar etnik gruplarla ya da toplumsal durumla ilişkili ola­rak oluşan farklı dil kullanımlarıyla da ortaya çıkmaktadır. Bunlar genellikle ağız olarak adlandırılır. Ağızlar, etnik gruplar, toplumsal sınıf ve tabakalar arasındaki sı­
nırları yansıtır. Bir de dil içinde oluşan tarzlar ve eğilimler vardır. Genellikle mes­leğe, cinsiyete ve yaşa bağımlı olarak farklılaşan dil kullanımları bu eğilim ve tarz­ları meydana getirir. Bunun da ötesinde, bir kültür içinde yaşayan herkesin kendi­ne özgü bir konuşma tavrı vardır. Herkes, kültürleme süreci içinde edindiklerine kişilik özelliklerini ve özel eğilimlerini katarak, kendine özgü bir konuşma üslubu geliştirir. Buna kişisel ağız (idiolect) adı verilmektedir.