DİLBİLİM

220

 

DİLBİLİM

 

Dilbilim en basit
şekliyle dili bilimsel yön­temlerle inceleyen disiplin olarak tanımlanabi­lir.
Akademik bir disiplin olarak dilbilimin ge­lişimi son zamanlarda ve hızlı bir
şekilde ol­muştur. Dilbilim, 1960’Jt yıllardan başlayarak oldukça rağbet bulmuş
ve araştırmalara konu edilmiştir. Bu, kısmen gerek halk, gerekse ay­dınlar
düzeyinde dilin insanla ve İletişimle ilgi­si çerçevesinde uyanan bir ilgi
artışını, kısmen de Ckomsky ve arkadaşlarının çalışmaların­dan doğan, alanın o
dönemdeki iç gelişimini yansıtır. Fakat dile bir takım farklı perspektif­lerden
yaklaşılabilir ve dil insan hayatında o derece temel bir rol oynar ki, pek çok
disiplin dille şöyle ya da böyle ilgilenmek durumunda kalmıştır. Her bitim
esasen en azından bir dil-bilimscl unsuru içerir; bu vazgeçilmez unsur da,
teori ve gözlemlerinin dilidir. Peki dilbili­mi öteki bilimlerden ayırd eden
şey nedir?

Özellikle dilbilime
bitişik bir alan vardır: Bü­tün malzemesi sözle İlgili olan edebiyat incele­mesi.
Bununla birlikte bu örnekte bile dilbİ-limsel konularla ilgilenme tarzı bizzat
dilbili-minkındcn farklıdır. Tüm diğer alanlarda dil bir amaca götüren bir araç
mevkiindedir. Yal­nızca dilbilimdedir ki, o kendi başına bir amaç olarak
incelenir.

Pek çok başka bilim
gibi dilbilim de çok uzun bir uırİh-öncesİııe sahipse de, bağımsız bir akademik
disiplin tarzındaki modern şekli­ne ondokuzuncu yüzyılda ulaşmıştır. Özellikle
Hindistan, Çin ve Yunanistan gibi okur-yazar toplumlarda doğan milli
filolojilerin dilbilim­den daha eski bir geçmişi vardır. Modern dil­bilim,
Rönesans’taki semilik kaynaklardan ge­len ufak tefek katkılardan başka,
Yunan-Ro-ına geleneği temelinde Avrupa’da gelişmiştir. Bu milli filolojilerin
teorik açıdan en gelişmiş olanı Hindisıan’ınkiydİ ve Avrupa’da ancak ondokuzuncu
yüzyılda bundan haberdar olun­muş, öneminin kabul edilmesi ise çok daha ya­kınlarda
gerçekleşmiştir.

Gramercilerin
filolojik incelemeleri klasik gelenekte dilbilimin ana kaynağını teşkil ctmisse
de, diğer iki meslek de kayda değer nite­liktedir. Birincisi, dilin yapısına
(doğasına) du­yulan felsefi İlgidir. Burada başlıca sorun, ses ve anlam
arasındaki ilişkinin doğal mı, sayma­ca (konvansiyonel) mi? olduğu idi ve bu ko­nuyla
İlgili en Önemli tartışma Platon’un Cratylus kitabında geçmektedir. İkinci kay­nak
da retoriktir: halka hitap ederken veya ya­zı yazarken dilin etkileyici
kullanımı, Protago-ras’ın çeşitli fiil kiplerini ayırd edişi gibi dilbİ-limsel
fenomenlerin ilk analizlerinden bazıla­rı uygulamalı ilgiden kaynaklanmıştır.

Ne var ki, en önemlisi
İskenderiyeliler döne­minde geliştirilmiş olan gramercilerin filolojik
geleneğidir. Diğer milli filolojilerle ortak ola­rak bugelenek şu özellikleri
sergiler: Dillerin incelenmesi bazı kutsal metinler ya da eski Yunanda Homer’in
şiirlerinde görüldüğü gibi profan (din-dışı) metinlerin anlaşılması amacı­na
yöneliktir. Dillerin incelenmesi, tek bir dil üzerinde yoğunlaşmayı ve onun,
kaçınılmaz bi­çimde dilin değişmesiyle birlikte ondan farklı-laşan çağdaş
konuşma dili de dahil tüm diğer konuşma formlarına üstünlüğünün değerlen­dirilmesini
içerir. O tarihsel değişmeyi rasyo­nel bir süreç olarak değil, biçimsel olarak
ide­al bir durumdan bir dejenerasyon olarak gö­rür. Bu, mevcut kullanıma aykırı
olan Özel bir biçimi restore etme yönünde bir girişim olan preskriptivizm
kavramını getirir beraberinde. Yazılı metinler üzerinde yoğunlaşma, aynı za­manda
temelde sözlü bir metni yazılı bir for­ma büründürür, çünkü sesler görünüşte
karar­lı ve sabit yazılı formların arızi tezahürlerin­den ibarettir. Burada
dilin bizzat kendisi için incelenmesi, kendisinden sonra gelecek gra­merler
için bir model oluşturacak Tecime Grantntatike (yaklaşık İ.Ö. 100 civarında
yaşa­mış Dionysius Thrax’a atfedilir)’de çok çarpı­cı biçimde ifadesini
bulmuştur. Bu kitapta gra­merler çeşitli bölümlere ayrıldıktan sonra ‘gra­merin
en nazik kısmı olan edebî kompozisyo­nunun değerlendirİlmesi’yapılır.

Ne var ki, bu
geleneğin katkıları bununla bit­mez. O, Latince ve Yunanca İçin son derece
elverişli olan ve mevcut dilbilimsel terminolo­jinin büyükçe bir kısmının
kaynağı olan kapsamlı bir modelde geliştirmiştir. Bu model, sözcük-paradigma
modeli diye anılır. Cümle, az sayıda sınıflar -konuşma parçaları- içerisin­de
form ve işlev temelinde bölünmez olan söz­cüklerden oluşur. Dahası, her konuşma
parça­sı iki bakış açısından değerlendirilebilir: a) Bi-‘ Çimin iç değişkenliği
(morfoloji), b) Konuşma zincirindeki diğer sözcüklerle İşlevsel ilişki
(sentaks). Morfoloji alanındaki kalıcı başarı, sözlük anlamı ‘Örnek’ olan
paradigma kavra­mının keşfedilmesiydî. îsîm gibi konuşmanın bükümlü (tasrifi)
kısımları bir kategoriler dizi­sine göre değişiklik gösterir (örneğin olay ve
sayı); ve belirli modeller son derece az sayıda­dır. Sözgelimi, Latince’de tüm
birinci İsim çe-kimindeki isimler benzer biçim değişiklikleri gösterirler ve
puella gibi herhangi bir isim di­ğerlerinin takip edeceği bir örnek olarak görü­lebilir.
Bu bir başarı değildi ve dilde düzenlili­ği savunan analojistler ile onu
reddeden ano-malistler arasındaki İskenderiyeliler dönemin­de meydana gelen tartışmalardan
neş’et etmiş­ti. Düzenliliklerin araştırılması paradigmalar gibi kapsamlı
kalıpların varlığını açıklayan analojistler tarafından yürütülüyordu.

Bu modelin daha
belirgin bir görünümünü de burada zikretmeliyiz. O bir düzlemler hiye­rarşisini
İçerir. Sesler sözcükleri oluşturur; söz-cüklerse cümleleri meydana getirir. Bu
nokta­da iki belli başlı düzlem sözkonusudun Fono­lojik ve gramatik düzlem
(gramatik düzlem, daha önce görmüş olduğumuz gibi morfoloji ve sentaksa
ayrılır). Böylesi bir düzlemler fik­ri, dilbilim teorisinin bir parçası olma
özelliği­ni korudu. Özellikle fonolojik ve gramatik düzlemlerin mevcudiyeti
-aralarında ilişkiler olsa bile- herhangi bir dil teorisi için temel va­zifesi
görebilir.

Böylece isimlerle
sıfatlar arasındaki farklar cevherler ve nitelikleri arasındaki farkları yan­sıtmaktaydı.
Daha da ötede bir takım diller, İnsan aklında doğuştan bulunan bu tür katego­rilerin
tüm dillerde mevcut bulunması gerekti­ği varsayımı temelinde mukayese
ediliyordu çoğunlukla.

XIX. yüzyıl, yalnız
dilbilimin bağımsız bîr di­siplin olarak doğuşuna sahne olmakla kalmadi, dil
anlayışında da bir devrimi yaşadı. Keşif­ler ve sömürgeciliğin sonucunda
Avrupa, bir­den çok sayıda ve çeşitte insan dilinin var oldu­ğunun farkına
vardı. Geleneksel açıklama Ba-bil Kulesi’nin Kitab-ı Mukaddcs’te anlatılan
öyküsüydü ve başlıca sorun, dillerin karışma­sından önce hangi dilin
konuşulduğu idi: Un-guaÂtlamica (Adem’in dili). Bununla birlikte şuna da dikkat
edilmeye başlandı: Dilde orta­ya çıkan farklılıklar tesadüfi değildi; onlar Ro­man,
Germen ve Sami dilleri gibi bir takım gruplara ayrılıyordu.

XIX. yüzyılın dönümü
civarında geliştirilen esas açıklama, nasıl İspanyolca, her ikisi de as­len
homojen bir dilin değişen biçimleri olduk­ları için, İtalyancaya benziyor
idiyse, asli (es­ki) dilin yazıya geçirilmediği Latince için de benzer bir
açıklama yapılmalıydı. Bir ‘Pro-to-Germenik’ ve bir ‘Proto-Semitik’ vb. dil
bu-lunmalıydı. Bundan başka, çok eski bir dilden bu farklılaşma süreci,
belirgin gruplaşmalara özgü değildi. Özellikle Hindistan’ın kutsal dili-olaıı
Sanskritçenİn keşfedilmesi, ona belirgin benzerlikler taşıyan Latince, Yunanca
ve di­ğer Avrupa dilleriyle birlikte asli (orijinal) bir Hİnd-Avrupa dili
hipotezine yol açtı. Bu dil grubu, çoğunlukla daha yakınlarda birbirin­den
ayrılmış olan Latince, Yunanca, Hind-I-ranlı, Germen dili, Slavca vb. dilleri
içine alı­yordu. Benzetme, bir aile (soy) ağacının aynı­sıydı.

XIX. yüzyıl
dilbilimine egemet. olan tarihsel karşılaştırmalı yöntem, temeldeki kadim dilin
ve onda meydana gelen sonraki gelişmelerin kurulmasını amaçlıyordu. Başlıca
Hind-Avru-pa dillerine uygulanmasına karşın diğer dil ai­lelerinin
incelenmesinde de ondan yararlanılı­yordu. Dile bu bakış tarzı pek çok bakımdan
klasik litolojiden tevarüs edilen geleneksel fi­lolojiye taban tabana zıttı.
Değişme tesadüfi bir yozlaşma olmayıp rasyonel kalıplar, dahi­linde meydana
gelmekte olup dilbiliminin ana konusunu oluşturur olmuştur. Fonolojik dü­zeydeki
değişimler telaffuz ve işitmedeki ben­zerliklere dayanarak anlaşılabilir.
Buradan kalkarak,yazılı form da değişme yozlaşma (de­jenerasyon) demek olmadığı
için sonuçta dil-

bilimscl
prescriptİvİzmin mantıksal temeli or­tadan kalkar..

XIX. yüzyılda ve
1920’lcre kadar gramatik tasvirin tevarüs edilen kalıbı sık sık değişmiş­se de,
etkisini sürdürmüştür. Çünkü ilgi odağı tarihsel değişme üzerindeydi. Ne var ki
1920′-lerin sonlarında, ‘yapısal’ adını verebileceği­miz dilbilimde diğer bir
temel devrim vuku buldu. Bunun ilk ifadesi, Genovalı Ferdİnand de Saussure’ün
ölümünden sonra yayınlanan Cours de !inguisiiquegenerale (Genel Dilbilim
Dersleri) (1915) adlı kitabında görüldü. Ken­disi tarihsel dilbilim eğitimi
görmüş olan De Saussure, sosyal bilimlere yaygınlaşacak bir terminoloji
getirdi. Dil tarihsel süreci açısın­dan art-zamanlı olarak (diachronically) ya
da değişimden soyutlanmış bir durumda iç ilişki­lere dayanılarak eş-zamanh
olarak (synehroni-cally) İki şekilde incelenebilirdi. Bu arada pek-çok bakımdan
birbirinden ayrılan, fakat dilbi­limin ana konusunu dilin eş-zamanlı yapısın­da
bulma noktasında birleşen bir takım yapı­salcı okullarvardı. Bunda
antropologların, Ba-ıılı olmayan diller üzerine yaptıkları çalışma­lar, önemli
bir etken oldu. Bu dillerin kayıtla­ra geçmediğinden sanki eş-zamanlı bir
yapı-daymış, hiç değişmiyormuş izlenimi veriyordu antropologlara. Bu da,
antropologları veri alan dilbilimcilerin, batılı olmayan dillerin de­ğişmeyen
eş-zamanlı bir yapıda oldukları ka­naatine sürükledi.

1957’de Noam
Cohmsky’nin Syntactic Stnıc-uıre.s adlı kitabı üretici gramer dönemini baş­lattı.
Temel kavram olarak işlevsel birimleri değil, kuralları almaktadır, Chomsky.
Dahası gramer, Amerikan yapısalcı okulunun başaşa-ğı dura*ı morfemler
fonemlerden oluşur anla­yışındaki gibi değil, fakat bütün cümle kalıpla­rı
arasındaki özel türden ilişkiler sentakstan başlayarakyukarıdanaşağıya doğru
kurulmuş­tur. Gramer’İn tamamı aksiyomalik bir sistem­den farklı değildi. Temel
formüllere çoğunluk­la derin yapılar (deepstructures) adı veriliyor­du (özne +
yüklem gibi). Birkaç yıl sonra şu görülmeye başlandı ki, bu temel yaklaşım yar­dımıyla
dilin tanımlanması yapısalcılıkta oldu­ğu gibi farklıktan teorilere de
kılavuzluk etmektedir ve bu alana egemen olan hiçbir tek teori olmamıştır.

Gerek yapısalcı,
gerekse üretici gramer dev­riminin doğurduğu temel bir sorun, dilbilim içi
(iruertİnguistic) karşılaştırmaların rolüyle ilgiliydi. Tarihsel bilim esasen
karşılaştırmalı bir yöntemdi, Takat yapıları tarilı-dışı olarak karşılaştırmak
mümkün müydü? Amerikan ya­pısalcı okulu bu sonuçların İçerikleri üzerinde
durdu. Hakim görüşün tek evrenselleri, meto­dolojilerdi. Diller bir dereceye
kadar farklıla-şabilirdi, öyle ki hiçbir dilbilimsel genelleme yapmak mümkün
olmayacak kadar. Prag oku­lu karşılaştırma yapılarının olabileceğini vur­guladı
ve özellikle fonolojide birkaç başlangıç yaptı. Chomsky 1%5’te (Synlociic
Stntcltıres) evrensel gramer kavramına yöneldi ve Gram-mcıitvgenerale kavramını
kendisinin selel’i ola­rak takdim elti ve Kartezyen dilbilimi savun­du. Tüm
gramerler aynı derin yapılara sahipti ve bunlar evrensel bîr genetik temelli
beşeri donanımı yansıtıyordu. Bu bakış açısı son tah­lilde, gramer formları
üzerindeki evrensel sı­nırlamalarla değiştirilmek zorunda kaldı.

Dilbilim halihazırda
önemli sayıda alt-alan-lara bölünmüş durumdadır, bunlardan bazısı
disiplİnler-arast niteliktedir.

Dilbilim içerisinde,
dilbilimcinin ilgi odağı­na ve alanına göre farklı dallar ayırt edilebilir.
Önemli bir ayrım, Ferdinand de San s sure ta­rafından getirilmiştir: Diakronik
(art-Zaman-h) ve senkronik (eş-zamanlı) dilbilim. Diakro­nik dilbilim dilin
değişmesini inceler (buna ay­nı zamanda tarihsel dilbilim de denilir), senk­ronik
dİlbilimse dilin, herhangi bir verili za­mandaki durumunun incelenmesine atıfta
bu­lunur. Tüm dillerin incelenmesi için genel prensiple çıkarmak ve bir fenomen
olarak in­san dilinin karakteristiklerini belirleme giri­şimleri sözkonusu
olduğunda buna genel dilbi­lim adı verilir. Özel (belirli) bîr dil sistemine
ait olgular üzerinde yoğunlaşıldığı zaman o, tasviri dilbilim adım alır. Amacı
diller arasın­daki farklar, özellikle de bir dİl-öğrctmc bağla­mındaki farklar
üzerinde odaklanırsa, konıras-/(/(farkı görmek amacıyla karşılaştırma) dilbi­lim
adı verilir. Eğer amacı temelde farklı diller ya da dil ailelerinin ortak
özelliklerini tes-bit etmek ise, alan karştlaştınnalt dilbilim (ya da ripolojik
dilbilim) adını alır.

Dilbilimdeki vurgu
tümüyle ya da kısmen ta­rihsel olduğunda, söz konusu alan karşılaştır­malı
filoloji ya da sadece filoloji olarak adlan­dırılır. Yapısal dilbilim terimi zaman
zaman 1940 ve i950’lerde geçerli olan sentaks ve fo­nolojiye aşırı özgül
yaklaşımlar çerçevesinde yaygın biçimde kullanılır. Zaman zaman da yü­zey
(surface) yapıdaki dilbilimsel birimler ara­sındaki açık ilişki sistemlerini
kurmayı amaçla­yan herhangi bir dilbilimsel analiz sistemine atıfla bulunan
daha genel bir anlamda kullanı­lır. Dil incelemesinde vurgu, derin (dcep) ya­pı
gibi kavramlara başvurmaksızın yapılır ve birimlerin tasnifi üzerinde olursa,
kimi dilbi­limciler, özellikle de üretici gramer (generati-ve grammar) okuluna
bağh olanlar, bayağı an­lamda taxonomik dilbilimden sözederler.

Dilbilimle diğer
bilimlerin çakışan ilgileri ye­ni karma bilim dallarının oluşmasıyla sonuç­lanmıştır:
antropolojik dilbilim, biyolinguis-tik, etno-lingtıistik, matematiksel
dilbilim, psi-kolinguisıik, sosyo-Ünguistik vb. Dilbilime ait bulgu, yöntem ve
teorik ilkeler diğer alanların sorunlarına uygulandığında uygulamalı dilbi­limden
sözedilir. Fakat bu terim stk sık yaban­cı dil öğreniminin teori ve
metodolojisinin in­celenmesiyle sınırlı kalmıştır.

(SBA) Bk.D/7.