Descartes’ın Metafizik Teorisi

Descartes’ın Metafizik Teorisi
Rene Descartes’m kendisi işte bu bağlamda, mekanik Doğa resminin
temelini ve meşrulaştırımını sağlayacak hayli gelişmiş bir
metafiziksel sistem ortaya koyma işini üzerine almıştı. O sadece
“doğal” dünyanın gerçek yönlerini betimlemeyi değil, fakat buyandan
da fizikî dünyanın gerçekliğin diğer ögeleriyle -zihin ve
Tanrı’yla- nasıl bir ilişki içinde öldüğünü göstermeyi istedi.
Daha önceki metafizik sistemlerden, özellikle de Platon’un ve
Aziz Augustinus’un sistemlerinden bileşenler içeren Kartezyen
sistem modern zamanların ilk büyük metafizik teorisidir. Bu teori
ondan sonra geliştirilmiş olan metafizik sistemlerin pek çoğu
için bir temel sağlamıştır. Bunlardan büyük bir çoğunluğu Des –
cartes’ın felsefesinden kaynaklanan güçlük ve problemleri aşma
yönündeki birtakım teşebbüsler olarak da görülebilirler.
Gerçeklik Descartes’a göre, üç temel kendilik ya da tözden
-Tanrı, Zihin ve Maddeden- meydana gelir. Varolan başka herşey
bunların bir modifikasyonu veya münferit bir örneğidir. Buna
göre, her düşünce zihnin, tek tek her fizikî nesne de maddenin bir
modifikasyonudur. Bir anlamda varolan yegâne töz Tanrı’dır.
Felsefenin İlkeleri ‘nde Descartes bir tözü, “varolmak için kendisinin
dışında hiçbir şeye ihtiyaç duymayacak şekilde varolan bir
şey” diye tanımladı. Bütün diğerlerinden mutlak bağımsız olarak
varolan tek kendilik Tanrı’dır ama “başka herşey yalnızca, Tanrı-
‘nın yardımıyla varolabilir”: Tanrı tek yaratıcı tözdür. Descartes
zihin ve bedenin de, şu ya da bu şekilde belli bir tutarsızlık sergileyerek,
tözler olduklarmı öne sürer, çünkü bunlar varolmak için,
başka hiçbir şeye değil de, Tanrı’nın yardımına muhtaç olan şey –
lerdir. Zihnin ve cismin varoluşunu açıklamak için, Tanrı’nın yaratıcı
etkinliği dışında, başka hiçbir neden ya da açıklamaya ihtiyaç
duyulmaz. Zihin ve cisim, gerçek herşeyin kapsamına girdiği
en büyük iki sınıflamayı meydana getirir. Tanrı istisnasıyla, dü –
şünebildiğimiz veya bilebildiğimiz herşey, zihinsel tözün veya
fizikî tözün bir formu veya tezahürüdür.
Her yaratılmış töz, onu her ne ise o yapan, kendisinin herhangi
bir tezahür veya modifikasyonunun genel karakteristiklerini
açıklayan özsel bir özelliğe sahiptir. Zihnin özsel özelliğini
oluşturan şey, onun düşünmesidir. Bu dünyada zihinsel tözün bütün
varolma tarzları düşüncenin çok çeşitli formları olarak sınıflanabilir.
Zihin cisimden farklı olduğuna göre (onlar aksi
takdirde ayrı tözler olmazlardı), onun özsel özelliklerinin
madde ya da cismin karakteristiklerinden farklı olması gerekir.
Bu, Descartes için, özellikle de zihinlerin mekânda yer kaplayamayacakları
anlamına gelir. Zaten yer kaplasaydılar, bu takdirde
cisim formları olacaklardı. O, bilgi teorisinde bunlardan ayrı ayrı
her biriyle ilgili olarak açık ve seçik düşüncelere sahip olduğumuzu
söylediği, ve her ikisi de birer töz olduğu için, bu iki ortak
özelliklere sahip olamaz.
Cisim, maddenin tam tersine, yer kaplayandır. Maddî bir nesnenin
varolma tarzlarından tek tek her biri onun uzamla ilgili
veya kaplamsal özellikleri yoluyla -yani büyüklüğü, şekli, konumu
ve hareketiyle- tanımlanabilir veya betimlenebilir. Bu
takdirde, fizikî dünya yer kaplayan çok büyük bir makine olarak
tasarlanabilir. Onun her bir parçası kendi geometrik özellikleriyle
tanımlanabilir. İşte bu parçalar Tanrı’nın koymuş olduğu
yasalara göre hareket etmektedirler. Makine temelde yalnızca yer
kaplayan parçalar olduğuna göre, onun faaliyet ya da eylemleri
maddî dünyanın dışındaki etkin bir güce bağlı olmalıdır. Üç tözün
özellikleri hakkında bildiklerimizin ışığında, sadece Tanrı’ –
nm yaratıcı ve etkin bir töz olduğu söylenebilir. Dolayısıyla, O
cisimlerin bütün hareketlerinin nedenidir. Tamı yalnızca maddeyi
yaratmış değildir; O aynı zamanda maddeyi, tarihin bütün
anlarında korur ve kontrol eder. Tanrı doğal dünya üzerinde şu
ana kadar düzenli olarak eylemde bulunduğu için, bütün bir
dünya-makinası modern bilimin matematiksel yasalar yoluyla
betimleyebildiği ahenkli bir fizikî düzen olarak işler.
Descartes maddenin doğasına ilişkin teorisini yer kaplayan
herşeye uygulamıştır. Bütün bir yer kaplayan düzen ve bu düzenin
parçaları mekanik bir yapıdadır. Binaenaleyh, sadece yıldızların
ve taşların değil, fakat canlı varlıkların da hareketleri kaplamsal
özellikleri yoluyla anlaşılmalıdır. Hayvanlar, Descartes’a göre,
gerçekten de otomatik, küçük ve kendini-ileri süren makinalardır.
Kan dolaşımı gibi bulgular, hayvanî varlıkları yöneten tamamen
mekanik ilkeleri gözler önüne sermiştir.
Dahası, fizikî dünyanın bütün parçaları yer kapladığı, ve de yer
kaplayan herşey maddî olduğu için, doğal dünya, birbirlerine te –
ğet duran maddî parçaların geniş ve dolu bir kütlesidir. Hareket
yalnızca etki ve temas yoluyla meydana gelir, çünkü şeylerin
içinde hareket edebilecekleri bir boş mekân olamaz. (Boş mekân
var olsaydı, ölçümlenebilir olacaktı. O uzamı yoluyla ölçümlenebilir
olsaydı eğer, bu takdirde tanım gereği maddî olacaktı.)
Bütün bir sistem, dik duran ve biri itildiği zaman, o da diğerini, ve
bu sonuncusu da sonrakini, vb. iten dominoların sonsuz bir dizisi
olarak resmedilir. Yegâne etkin fail olan Tanrı, ilk hareketi ve
dolayısıyla da sonraki itmeleri temin etmek suretiyle, bütün bir
sistemin güç kaynağını sağlar ve bütün sistemi varoluş ve eylem
hâlinde tutar. Bilim adamları, maddî dünyanm, Tanrı’nın kendi –
lerine verdiği, açık ve seçik ideleri üzerinde çalışmak suretiyle,
bütün maddî dünyayı, Tanrı istediği sürece, tam ve dakik bir biçimde
betimleyebilirler.
Bütün bir yaratılmış dünyada, mekanik dünya-sisteminin bir
parçası olmayan sadece tek bir kendilik vardır. Bu da düşünen,
irâde eden, vb., zihindir. Kartezyen, “makina içindeki hayalet”
diye tanımlanan, zihin anlayışı her ne olursa olsun hiçbir mekân
işgal etmeyen bir töz konsepsiyonudur. Teori, bir sonuç olarak,
zihinsel dünya ile fizikî dünya arasında hiçbir bağlantı olmadığını,
ve olamayacağını, önerir. Maddî dünya, bir parçanın diğerini
itmesi suretiyle işler. Fakat, bir düşünce hiçbir şekilde yer kaplamıyorsa,
bir maddî nesne onu itebilir mi, veya o fizikî bir kendilikle
temasa geçebilir mi?
îşte bu, Kartezyen metafizikteki en güç problemlerden birine,
zihinle beden arasındaki ilişki problemine yol açar. Başka herkes
gibi, Descartes da, zihnin bedeni ve bedenin de zihni etkilemesi
olgusuna kayıtsız kalmamıştır. Sağduyu deneyiminden hareketle
hüküm verildiğinde, bu hep oluyor gibi görünür. Bir bıçak ya da
bir iğne gibi keskin bir nesne vücudumuzun bir parçasına batar, ve
biz hemen bir acı idesine sahip oluruz. Evden ayrılmanın zamanı
geldiğini düşünürüz, bedenimiz buna ayağa kalkmak ve kapıya
doğru hareket etmek suretiyle tepki verir. Bu türden bütün duramlarda,
yer kaplamayan zihin yer kaplayan cismi etkiler gibi
görünmektedir. Ama her bir töz türünün bütünüyle farklı karakteristikleri
dikkate alındığında, bu nasıl mümkün olur?
Descartes tıp biliminin kendi zamanındaki verilerini dikkatle
incelemiş ve zihinle beden arasında sinir sisteminde gerçekleşen
bir tür temasın olması gerektiği sonucuna varmıştır. O fizikî
olayların, sinir sistemi uyarılmadıkça, düşünceleri etkiler görünmediğini
tespit etmiş, ve de, sinir sisteminin yapay uyarılışının
hayalî düşünce ve deneyimler yaratabilmesi olgusundan çokça
etkilenmiştir. Söz gelimi, ayağını kaybetmiş olan bir adam, sinir
sistemi gereği gibi ve uygun bir tarzda uyarıldığı zaman, ayağını
taşa vurma deneyimine sahip olabilirdi. Demek ki, sinir sisteminde
olup bitenler zihinde vuku bulanları kesinlikle uyarıyor
görünmekteydi.
Descartes, bunu açıklamak için, zihinle beden arasındaki etki –
leşimin, beynin arkasında bir yerlerde bulunan kozalaksı bezde
gerçekleştiği teorisini ortaya koydu. (Onun bu rol için neden kozalaksı
bezi seçtiğiyle ilgili bir hipotez, kozalaksı bezin anato –
mistler tarafından yeni keşfedilmiş olması ve onun insan yaşamında
nasıl bir işlev gördüğünü o zamanlar hiç kimsenin bilmemesi
olgusundan meydana gelir.) Kozalaksı bez, herhâlde, yer
kaplayan bedenin kendisi yoluyla yer kaplamayan zihin üzerinde
belli bir itme hareketini uyguladığı ve zihnin de yine kendisi aracılığıyla
bedensel hareketleri yönlendirebildiği, bir tür içindearasında
kendilik idi.
Kozalaksı bez teorisi, Descartes’ın çağdaşlarına, çözüm getirdiği
güçlükten daha fazla güçlüğe neden olan bir teori gibi göründü.
O yer kaplayanın yer kaplamayanı, yer kaplamayanın da yer
kaplayanı nasıl olup da itebildiğini veya harekete geçirebildiğini
hâlâ açıklayamıyordu. Ve dahası, kozalaksı bezin ne türden bir
kendilik olduğu problemini doğuruyordu. O maddî bir şey miydi,
yoksa maddî olmayan bir şey mi? Bunlardan hangisi olursa olsun,
teori “kozalaksı bezin nasıl olup da kendisiyle ortak hiçbir şeyinin
bulunmadığı bir tözün görünüm ya da değişimleriyle temasa
geçebildiği” sorusuna yol açmaktaydı. Eleştirmenleriyle bu konuda
geçen tartışmalarda, Descartes zihnin beden, bedenin de zihin
üzerindeki etkisinin nasıl oluştuğu veya gerçekleştiğinin ayrıntılarının
bilinmediği kabul etti; etkileşimin oluşumunun,
buna rağmen kabul edilmesi gerekiyordu. Arnauld’ya 1648 yılında
yazdığı bir mektupta, Descartes, “Burada, cisimsel olmayan
zihnin bedeni nasıl olup da harekete geçirebildiğini, akılyürütme
veya başka şeylerle yapılacak bir karşılaştırma yoluyla kavraya –
bilecek bir konumda bulunmasak da, zihnin bedeni harekete geçirebildiğinden,
bizim onun bunu yapmakta olduğunun dolayımsız
olarak ayırdmda olmamızı sağlayan en kesin ve en açık deneyimler
dikkate alındığında, kuşku duyamayız,” diye yazdı. Aynı Des –
cartes Prenses Elisabeth’e de daha önce, “hiç felsefe yapmayanların
ve sadece duyularını kullananların, zihnin bedeni hareket ettirdiğinden
ve bedenin de ruh üzerinde etkide bulunduğundan en
küçük bir kuşkuları yoktur” demişti. Etkileşim süreci açıklanamaz
olabilir, fakat onun bir şekilde vuku bulduğu yadsınamaz.
Descartes’ın eleştirmenleri bu açıklamalardan tatmin olmadı.
Onun üç ayrı ve farklı tözden meydana gelen gerçeklik resmi, erken
onyedinci yüzyıl biliminin fizikî dünyanın doğasıyla ilgili
bulgularıyla uyum içinde olan bir metafizik temin edebiliyordu,
ama bir yandan da tözler arasındaki ilişkiler açısından birçok güç –
lüğe yol açmaktaydı. Maddî töz ile zihinsel töz arasındaki tam
ve keskin ayırım, temas noktası nerede konumlanırsa konumlansın
veya etkileşim deneyimi ne kadar açık olursa olsun, bu tözlerin
etkileşimini gerçek bir imkânsızlık hâline getirmişti.
Tanrı’nın Kartezyen metafizikteki çok güçlü ve ağırlıklı konumu
da, iki yaratılmış tözün, yani madde ve zihnin, gerçekliğin
doğasıyla ilgili herhangi bir şeyi açıklamadaki yarar ve önemini
tahrip etmekteydi. Tanrı gerçek dünyadaki yegâne yaratıcı, fail
neden ise, ne zihin ne de madde herhangi bir nedensel güce fiilen
sahip olamaz. Bir şeyin neden vuku bulduğunun nihaî açıklaması,
yalnızca Tanrı’nın böyle istemiş olmasından ibaret olur. Doğal
dünyayı maddenin doğası yoluyla açıklamak yerine, Descartes’ın
metafizik sisteminde nihaî açıklama dinî ve mistik terimlerle
gerçekleşir. Tam olarak anlaşıldığında, evrenin bütünüyle Tanrı
merkezli bir sistem olduğu görülmektedir. Tanrı varolan ve olup
biten herşeyin tek faili ve sabit kaynağıdır. Fizikî ve zihinsel
alanlar sadece, İlâhî Evrenin yaratılmış boyutlarım açıklamanın
kısmî yollarıdır. “Gerçeklik nedir?” sorusuna verilmiş olan
Kartezyen cevap, bu anlamda gerçekliğin Tanrı ve Tanrı’nın irâde
ettiği herşey olduğu teolojik görüşü olup çıkar.
Hobbes’un Metafizik Teorisi
Descartes’ın metafizik görüşlerinin Yöntem Üzerine Konuşma
ve Metafizik Düşünceler’de yayınlanmasından hemen soma, diğer
filozoflar bu yeni teoriye yönelik eleştiriler geliştirmiş, ve gerçek
dünyanın doğasını açıklamak üzere daha tutarlı ve makul bir
görüş ortaya konabileceğini, böylesi bir görüşün zihin-beden
problemine daha tatmin edici bir çözüm getirebileceğini göstermeye
kalkışmışlardır. Descartes’e ilk saldıranlardan biri kavgacı
İngiliz düşünürü Thomas Hobbes (1588-1679) olmuştur. Hobbes,
Descartes’ın teorilerine yönelik itirazlarının, Metafizik Düşünceler’m
ekinde, Descartes’m cevaplarıyla birlikte yayınlandığı
ilk filozoflardan biriydi. Hobbes kendi metafiziksel görüşlerini
daha sonra, özellikle De Corpore [Cisimlere Dair]’de ve
Leviathan’m ilk bölümlerinde ortaya koydu.
Hobbes’un teorisi, temelde Descartes’ın teorisinden daha materyalist
bir teoridir. O fizikî dünyanın gerçek olduğu, ve büyük
bir mekanizma olarak anlaşılması gerektiği konusunda karşıtıyla
tam bir fikir birliği içindeydi. Bununla birlikte, zihinsel dünyalım,
ayn bir töz olmayıp, maddî dünyanın fiilen bir parçası olduğu,
zihinsel dünyanın insan bedeninin içinde ve dışmda vuku
bulan fizikî hareketlerin bir sonucu olarak anlaşılması gerektiği
konusunda ısrarlı oldu. Hobbes’un insan zihninin doğasıyla ilgili
görüşleri bu bakımdan, yirminci yüzyıl davranışçı psikologlarından
bazılarının erken versiyonunu temsil eder.
Gerçek dünya, Hobbes’a göre, cisimlerden meydana gelir. Bir
cisim “düşüncemize hiçbir bağımlılığı olmayan, mekânın bir par –
çasıyla örtüşen veya onun bir parçasını kaplayan şey” olarak tanımlanır.
Cisimlerin, kendileriyle onları anladığımız, temel
özellikleri onların konumları, büyüklükleri ve hareketleridir.
Bütün diğer özellikler -renkler, katılık, vb.- ilinekler, yani nesnenin
özsel doğasının bir parçasını oluşturmayan, bütün cisimlere
ortak olmayan, cisimleri değiştirmeden veya tahrip etmeden
varlığa gelebilen ve yok olup gidebilen nitelikler olarak sınıflanır.
Hobbes’a göre, özsel özellikler bize doğal dünyanın, cisimle –
rin hareketleriyle ilgili matematiksel yasalardan meydana gelen,
bir bilimini inşa etme imkânı verir.
Hobbes, zamanın bütün mekanistleriyle, işte bu noktaya kadar,
az ya da çok uzlaşma içindedir. Onun teorisindeki yenilik,
zihinsel olaylar, zihin adı verilen başka bir tözün tezahürleri
olarak değil, fakat sadece cisimlerin eylemlerinin etki ya da sonuçları
olarak anlaşıldığı zaman ortaya çıkar. Hobbes, “cisimsel
olmayan töz” kavramının bizatihi kendisinin anlamsız olduğunu
düşünüyordu. O, terimlerinin bağdaşmaz şeyleri anlatması veya
bir araya getirmesi anlamında, bir kare-daire demeye benzer. Buna
göre, cisimsel olmayan “cisimden yoksun” ve “töz” de gerideki
dayanak anlamına gelir. Bir şeyin gerisindeki dayanak olabilmek
için, bir tözün cisimsel olması gerekir, işte bundan dolayı, cisimlerden
farklı, ayrı bir zihinsel töz olamaz.
Bir zihinsel töz kavramı sadece anlamsız değil, fakat, bütün
zihinsel olayları fizikî olaylar aracılığıyla tarif veya tasvir etmek
mümkün olduğu için, gereksizdir de. Bütün zihinsel olaylar
ya duyumlardır ya da duyularımızın türevleridir. Duyumların
hepsi de duyu-organlarımıza etki eden hareketlerin sonucu olmak
durumundadırlar:
Duyumun nedeni, tat alma ve dokunmada olduğu gibi, ya dolaysız olarak
veya görme, işitme ve koklamada olduğu gibi, dolaylı olarak, ilgili organı
duyulara doğru iten dış varlık veya nesnedir; bu itiş, sinirlerin ve vücudun
diğer yaylannın ve zarlarının aracılığı ile beyne ve kalbe doğru devam ederek,
orada bir direnç veya karşı-itişe veya kalbin kendini itme çabasına neden
olur ve bu çaba dışarıya doğru yöneldiği için, dışarıdaki bir madde olarak
görünür. Bu görünüş veya hayal, insanların duyum dediği şeydir.
Duyumladığımız -renkler, kokular ve benzeri- nitelikler
“maddenin çeşitli hareketleriyle organlarımızı çeşitli biçimlerde
etkileyen nesnededir, bu niteliklerin kaynağı olan şey ya da
varlıktadır. Bunlar, bizim duyumlamamızda, farklı hareketlerden
başka bir şey değildir; çünkü hareket, yine hareketten başka bir
şey üretmez.” Hobbes buradan hareketle “algılamanın, her
durumda, … dışarıdaki nesnelerin gözlerimiz, kulaklarımız ve diğer
algılayıcı organlarımız üzerindeki etkisinin veya hareketinin
yarattığı ilk hayalden başka bir şey olmadığı” sonucuna varır.
Öyleyse, duyumlar, kendileri de daha sonra sinir sisteminin çeşitli
kısımlarını etkileyen duyu organlarımıza etki eden dış nes –
nelerin hareketlerinin, sahip olduğumuz deneyimlerle sonuçlanan
etkileridirler. Dışarıdaki nesne deneyimlediğimiz bütün niteliklere
sahip değildir, ama onlara neden olur. O sadece hareket
eden ve yer kaplayan bir şey olup, onun eylemleri bizim yeşili
görmemizle, sıcağı hissetmemizle ve bu türden başkaca tepkiler
vermemizle sonuçlanır.
Duyumların fizikî olaylardan nasıl doğduklarını açıkladıktan
soma, Hobbes tahayyül ya da imgelemimizle bellek idelerinin
“zayıflayan duyumdan” başka hiçbir şey olmadığını savundu. İlk
temastan soma, hareketler sinir sistemimizle beyinlerimizde devam
eder, öyle ki olayları vuku bulduktan soma, etki tümden ortadan
kalkıncaya kadar düşünebiliriz. Akılyürütme, duyumlarla
olay soması tepkilere ad verildiği ve sonra da adların benzerlik
ve farklılıklara göre düzenlendiği bir süreç olarak tasarlanır.
Akılyürütme süreci, Hobbes’a göre, kart ya da fişlerin modern
bir IBM makineye alınıp burada düzenlenmesine benzer.
Zihinsel olaylara dair bu açıklama Kartezyen felsefedeki zihin-
beden probleminin neden olduğu güçlükleri bertaraf eder gibi
görünür. Ayrı bir zihinsel töz var değilse eğer, zihinle beden
arasındaki ilişkiyi açıklama diye bir problem de olmaz. Zihin ve
zihinsel olaylar sadece fizikî olayların altsınıfları olup, fizikî
olaylar dizisiyle açıklanabilirler. Bineaneleyh, gerçeklik madde
dışında hiçbir şeyden oluşmuyorsa eğer, düşüncemizle bizim dı –
şımızda olup biten şey arasındaki bağlantıyı açıklamakta hiçbir
güçlük yok gibi görünür.
Hobbes’un metafizik sistemi, ve materyalist gelenekteki yeni
gelişmeler olarak önerilmiş olan diğer teorilerden bir kısmı, ger –
çekliğin bütün yönlerini biricik “gerçek bileşenler” diye düşünü –
len madde ve hareket yoluyla açıklamaya kalkışmıştır. Böylesi
görüşlerde esas ve can alıcı problem, zihinsel olayların, onların
farklı bir kategoriye ait olduklarını (ve dolayısıyla, gerçekliğin
sadece madde ve hareketten oluşmadığını) kabul etmeden nasıl
açıklanabileceklerini gösterme problemidir. Hobbes zihin-beden
problemini, bütün zihinsel olayları maddî olaylar yoluyla açıklayarak
çözen bir geleneği başlattı. Bunun fizikî olaylar dizisini
zihinsel olaylar dizisine bağlayan yasaları ortaya çıkaracak araş –
tornalara ilham vermek bakımından çok yararlı olduğu anlaşılmıştır.
Bununla birlikte, Hobbes’unki gibi bir sistemin zihinsel
olaylara en azından bazı bakımlardan bağımsız bir statü tanıma
ihtiyacını fiilen ortadan kaldırıp kaldırmadığı sorusu varlığını
hâlâ sürdürmektedir. Kaldırmıyorsa eğer, o zaman Hobbes’un
metafiziğinin dünyanın fiilî bileşenlerini doğru anlama ve açıklama
bakımından yetersiz olduğu ortaya çıkar.
Hobbes’un fiilî metafizik teorisi biri maddî, diğeri ilâhî olmak
üzere, iki töz türü kabul etti. Hobbes “Tanrı dünyayı yaratmış
olup onu yönetmektedir de” önermesini yazılarının çoğunda
sorgular görünmese de, çağdaşlarından hemen hepsi onu bir ateist
olarak gördü. Onlar Hobbes’un sisteminin Tanrı’nın rolünü çok
önemsiz bir işleve indirgediğine işaret ettiler. Tanrı fizikî dün –
yanın varoluşuyla, bu dünyanın yasalarını açıklıyordu. Fakat
dünyanın hâlihazırdaki durumu söz konusu olduğunda, maddî
dünyanın eylemlerinin, şimdi ortaya çıkan ve evrenin gelecekteki
tarihinde vuku bulacak olan tek tek her olayı ve bütün olayları
açıklamaya yeterli olduğu Hobbes tarafından kabul edilmişti.
Buna göre, Tanrı’nın eylemi sistemin başlaması veya harekete
geçmesi için gerekli olmuş olabilir, ama şimdi O’na ihtiyaç var
gibi görünmemektedir. Mevcut dünya, bütünüyle kendi yasalarına
göre işleyen ve dünyadaki bütün oluşumları meydana getiren,
sürekli-bir-hareket makinası olarak tasarlanabilir. Dolayısıyla,
her ne kadar Hobbes gerçekliğin, Tamı ve cisim gibi iki tözden
meydana geldiğinde ısrar etmiş olsa da, mevcut şekli ve durumu
içinde dünya ile ilgili bütünüyle materyalist bir metafizik formüle
etmek için fiilen gerekli olan yegâne kategori cisim kategorisidir.
Bazı materyalistler bu teoriyi Hobbes’un kendi teorisinden
çok daha aşırı bir versiyonuyla ortaya koymuşlardır. Bu yüzyılda,
hareketin kurucusu James Watson da dahil olmak üzere, bazı
Amerikan davranışçı psikologları, “düşünceler” veya
“duyumlar” adı verilen bilinçli hâller anlamında hiçbir zihinsel
olaym var olmadığını savundular. Onlar, bunun yerine, bizim zihinsel
olaylar adını verdiğimiz edimlerin yalnızca davranışsal
faaliyetin farklı formları olduğunu iddia ettiler. Bu türden faaliyetler
bedenin çeşitli parçalarının hareketleri, ses telleri tarafından
çıkartılan sesler, belirli adalelerdeki gerilmeler, yüz ifadeleri,
vb., olabilirler. Söz konusu zihinsel olaylar duyu-organlarina
ulaşan uyaran türleri ve organizmanın verdiği tepki çeşitleriyle
analiz edilebilir. Bu teori, uyaran ve tepkilerle ilgili yasa –
ları keşfetmedeki başarısına rağmen, aşikâr bir olguyu -zihinsel
olayların vuku bulduğu olgusunu- inkâr eder, ve zihinsel olaylara
bir gerçeklik yüklemeyi başaramayan metafiziksel bir görüşe
götürür göründüğü için, birçok düşünür tarafından hatalı veya ye –
tersiz bir görüş diye değerlendirilmiştir.
Davranışçı hareketten kimi kesitlerin de aralarında yer aldığı
bazı çağdaş psikoloji okulları, işte bundan dolayı, Hobbesçu görüşün,
günümüzde epifenomenalizm adı verilen, daha az aşırı bir
versiyonunu benimsediler. Bu teori zihinsel olayların gerçek olu –
şumlar, hakikî şeyler olduklarını kabul eder, fakat onların, gerçek
maddî nedensel sürecin, olayların dizilişinde hiçbir rol oynamayan,
yanürünleri olduklarını söyler. Düşünceler, duyumlar
ve hisler bir ateşten yükselen dumana benzetilir. Gerçek dünya
tamamen maddî dünyanın çeşitli parçalarının hareketleri yoluyla
açıklanabilen bir maddî olaylar zincirinden meydana gelir. Bu ha –
reketler vuku bulduğu sırada, -zihinsel olaylar adı verilen- gölge
ya da yan ürünler zuhur eder. Onlar nedensel zincirin sonucu olmakla
birlikte, kendileri asla başka bir şeye yol açmazlar. Bizim
belli bir anda bir şeyi düşünüyor veya hissediyor olmamızın ne –
deni, bilinç içeriklerimize yapılacak başvuruyu hiçbir şekilde gerektirmeyip,
daima bedenin hareketleri yoluyla açıklanabilir.
Materyalist Bir Zihin Teorisinin Eleştirisi
İster Hobbesçu epifenomenalist versiyonuyla ya da ister Watson
ve izleyicilerinin daha radikal versiyonu içinde olsun, zihin ve zihinsel
olayların doğasıyla ilgili materyalist görüş, günümüzde
birçok psikolog tarafından kabul edilebilmekle birlikte, bazı filozoflar
bu görüşün, onu zihinsel dünyanın yetersiz ve hatta
yanlış açıklaması hâline getiren birçok güçlük ihtiva ettiği konusunda
ısrarcı olmuştur. Bu eleştirmenler zihinsel bir olaym varsayılan
nedeninden çok belirgin veya çarpıcı bir biçimde farklı
olduğuna işaret ederler. Hobbes’un da ifade etmiş olduğu üzere,
neden bir duyu organı üzerinde etkide bulunan, hareket hâlindeki
bir cisimden başka hiçbir şey değildir. Zihinsel olay rengin, tadm,
kokunun, vb., zenginliğine sahiptir. Dolayısıyla, zihinsel olaylara
cisimsel olaylar tarafmdan neden olunsa bile, sonuç nedeninden
farklı türden ve farklı düzenden bir şey olup, olayların fiilî akışı
yerine, neden deneyimlediğimiz şeyi deneyimlediğimizi açıklar
görünmez. Rengi, sadece cisimler hareket ettiği için mi deneyim –
liyoruz? Başka hiçbir şeyi değil de, neden sadece olup biteni deneyimliyoruz?
Deneyimin, duygunun ve düşüncenin niteliklerinin
kökleri, gerçek dünya bu niteliklere sahip olmadığı için, gerçek
dünyada var gibi görünmemektedir. Eleştirmenlere göre, psikologların
keşfettikleri şey, gerçekte belli fizikî olayların vuku
buldukları her seferinde, onları belirli birtakım zihinsel olayların
takip etmesidir. Psikolojik yasalara dair bilgimiz daha tam
bir hâle geldiği zaman, düşündüklerimizi, algıladıklarımızı veya
hissettiklerimizi, içimizde ve dışımızda fizikî olarak olup bitenlerden
hareketle önceden doğru tahmin etmek mümkün dahi olabilir.
Bununla birlikte, bütün bunlar zihinsel deneyimimizin bir
şekilde vuku bulan fizikî olaylardan başka hiçbir şey olmadıklarını
göstermez. Zihinsel olayları fizikî olaylara indirgemek zihinsel
deneyimin biricik karakteristiklerini gevşetmek ve hatta
göz ardı etmekten başka hiçbir şey değildir. Bir büfteğin ve bu
arada onun tad alma duyumuz üzerindeki eylemlerinin kimyasal
bileşenlerini bizim onun tadına varmamız olgusu takip edebilir,
fakat yemeğin kimyası ile onu yerken deneyimlediklerimiz arasında
dünya kadar farklılık vardır. Büftek ısmarlayıp, büfteğin
tadını değii, fakat sadece kimyasal tepkileri deneyimlediğimiz
zaman, hiç kuşku yok ki mutsuz oluruz. Ama tadı, aynı zamanda
vuku bulabilen “gerçek” fizikî olayların hiç farkına bile varmadan,
deneyimlediğimizde çok hoşnut oluruz.
Başka bir örnek bu eleştiriyi daha bile keskin bir biçimde ortaya
koyar. Bilgimizin durumu bir kimsenin kan basıncındaki değişmelerden,
vb., hareketle neyi deneyimlemekte ve düşünmekte
olduğunun belirlenebileceği noktaya bir şekilde ulaşacak olursa,
o zaman ölçümlemeyi yapan bilim adamı ile ölçümlenen özneden
her biri, açıktır ki, bütünüyle farklı şeylerin bilincinde olacaklardır.
Bilim adamları bir âletler toplamı görecek ve bunlardan
hareketle öznenin ne düşündüğünü ve ne hissetiğini doğru tahmin
edecektir. Ama özne fiilen birtakım düşünce ve duygulara sahip
olurken, onun bunları bir şeylerden çıkarsamış olması gerekmeyecektir.
Özne bir kitap okuyor olsaydı, bilim adamları elbette,
onun fizyolojik durumunu tespit edebilirlerdi. Kendi fizyolojik
durumu hakkında hiçbir bilgisi olmayan özne ise, kitap okuma
dolayımsız deneyimine sahip olacaktır. Demek ki, bir kimsenin
üzgün olduğunu tespit etmek ile kişinin kendisinin üzgün olması
açıktır ki, iki farklı türden şeydir. Bundan dolayı, eleştirmenler
hiçbir bilimsel bilginin bunlardan birini diğerine dönüştüremeyeceğinde
ısrar ederler. Demek ki, bir olayın nedeni ile o olaya
ilişkin deneyim her zaman farklı olacaktır.
Yakın zamanlarda ortaya çıkan bilimsel gelişmeler bu hususun
biraz daha farklı bir kılık altında karşımıza yeniden çıkmasına
yol açmıştır. Son elli yıllık bir süreç içinde, bilindiği üzere,
bizde düşündüğümüz zaman vuku bulan fizikî olayların aynılarını
hayata geçirmekte gibi görünen bilgisayarlar geliştirilmiştir.
Buna göre, makinalar karmaşık matematik problemlerini, in –
sanların başa çıkabildiği problemlerden bile daha zor olan problemleri
çözebilmektedirler. İşte bu makinaların düşünüp düşünmedikleri
sorusu çokça tartışılmıştır. Bu konu gündeme gelir
gelmez, cevabın “evet” olduğunu gösteren argümanlarla, cevabın
“hayır” olduğunu belirten argümanlar ortaya konulunca, standart
felsefî açılış yeniden yapılmış, ve düşünmenin “düşünme”
ile ne anlatılmak istendiğine bağlı olduğu iddiası bir kez daha ortaya
konmuş olur. Düşünme sinir sisteminde ortaya çıkan olay
dizileri anlamına geliyorsa eğer, o zaman bu türden dijital makinalarda
meydana gelen olay dizileri bizlerde olup bitenlere, makinaların
bu anlamda düşündüklerini söyleyecek kadar yakın olur.
Düşünme sözlü ya da yazılı tepkilerle neticelenen bir dizi davranışsal
faaliyet anlamına geliyorsa, o zaman bu makinaların,
kendilerine yüklenen malzemeyle ilgili sorulara cevap verebildikleri
için, bu anlamda düşündükleri söylenebilir. Bir makina
teorisyeni çok yakın zamanlarda, düşünen bir makinanm bütün
tepkileri itibariyle bir insan varlığından ayırt edilemez olan bir
robot formunda inşa edilebileceği günlerin hızla yaklaşmakta
olduğunu iddia etti. Buna göre, bu robot kendisine sorulan her soruya
makûl ve kabul edilebilir bir insanî cevabı, hiç kuşku yok ki
verecektir; dolayısıyla davranışsal tepki veya sonuçlarıyla yargılandığı
takdirde, böyle bir makinanın düşündüğünü söylemek elbette
gerekir. Bununla birlikte konunun özüne girdiğimizde, düşünme
her birimizin dolayımsız olarak ayırdında olduğumuz bilinçli
zihinsel deneyime sahip olmak anlamına gelirse, böyle bir
makinanm düşündüğü söylenebilir mi? Bunu, bu noktada söyleyemeyiz.
Gerçekten de bu anlamda, kendimiz dışında herhangi bir
kendiliğin düşünüp düşünmediğini dahi söyleyemeyiz. Fakat sa –
dece kendimizin ne yaptığımızı söyleyebiliriz. Makina kendisinin
üzgün olduğunu söyleyebilir. Başka bir kimse kendisinin üzüntülü
olduğunu bildirebilir. Her iki durumda da söz konusu kayıt
ya da beyana eşlik eden münferit bir dolayımsız hissin olup olmadığını
tahkik edemeyiz. Ama biz kendimiz üzüntülü olduğumuzda,
onu dolayımsız olarak ve tartışılmazcasına biliriz.
Mutlak materyalizm ve epifenomenalizmin eleştirmenleri
sadece bizim zihinsel olayların fizikî olaylardan farklı olup,
(her ne kadar belirli bir fizikî olay vuku bulduğu zaman, belirli
bir zihinsel olayın onu takip edeceğini gösteren yasaları keşfetmek
mümkün olsa bile) fizikî olaylar tarafından açıklanamayacaklarını
kabul etmemiz gerektiğinde değil, fakat zihinsel olayları,
onların neden ortaya çıktıklarına hiç bakmaksızın, kendilerinde
ve kendi başlarına ciddiye almamız gerektiğinde ısrarlı olmuşlardır.
Gündelik hayatımızda, zihinsel olay, bu olayların neden
vuku bulduklarıyla ilgili bir husus değil fakat, düşünmemiz,
hissetmemiz, bizi etkileyen bir şeyi algılamamızdır. Zihinsel
olayların fiilî akışı bizim için herşeyden daha büyük bir önem
taşır. Zihinsel olayları, onların neden dolayı vuku bulduklarını
bir yana bırakarak, kökenleriyle değil, fakat içerikleriyle çok
ciddiye almalıyız. Bu, sadece yatmadan önce yediğim salatalık
turşusu ve dondurmanın bir sonucu olsa dahi, söz gelimi gördüğüm
bir kâbus beni dehşete sevkedebilir. Dolayısıyla, materyalizmin
eleştirmenlerine göre, zihinsel olaylara dair, fizikî süreçleri
açıklayan izahtan farklı bir düzene ait olan, bir açıklamaya
gerek duyulmaktadır.