Tarihi Eserler

Davud Paşa Sarayı Tarihçesi, Mimari, Özellikleri, Hakkında Bilgi

Dâvud Paşa Sarayı. İstanbul’da Dâvud Paşa sahrasında inşa edilen kasır etrafında gelişmiş saray.

Dâvud Paşa Sarayı olarak bilinen bi­nalar topluluğu İstanbul surlarının dı­şında, Topkapı’dan Edirne yönünde uzanan eski kervan yolunun kenarında günümüzde de aynı adla anılan semtte bu­lunmaktadır. Etrafı bir duvarla çevrili, ağaçlarla kaplı çok geniş bir alana yayı­lan sarayı meydana getiren irili ufaklı çeşitli köşk, havuz, mescid, daire, ha­mam, hizmet binaları, ahır vb. yapılar zamanla ortadan kalktıktan sonra ayak­ta kalabilen tek bina, bugün Dâvud Pa­şa Kasrı olarak bilinen yapıdır. Bu ya­pı Çırpıcı ve Haznedar dereleri arasın­daki tepenin doğuya bakan yamacında hâkim bir noktadadır. Esası, II. Bayezid devrinde (1481-1512) sadrazamlık ma­kamında bulunan Koca Dâvud Paşa (ö. 904/1498) tarafından yaptırıldığı için önündeki düzlük ve Sultan II. Mahmud tarafından XIX. yüzyılda yaptırılan kışla da onun adıyla tanınmıştır.

Dâvud Paşa sahrası, Osmanlı devrin­de ordu Batı yönünde sefere çıktığında ilk toplanma ve konaklama yeri olduğun­dan padişah bizzat sefere katılmıyorsa bu sahrada toplanan orduyu buradaki kasırdan, Otağ-ı Hümâyun’dan uğurlar ve dönüşte de burada karşılar, yapılan törenler sırasında burada kalırdı.

II. Bayezid devrindeki Dâvud Paşa Sa-rayı’nın biçimi ve yapı malzemesi hak­kında bilgi yoktur. Süheyl Ünver sarayın iki katlı oluşunu, Bâb-ı Hümâyun üze­rindeki kasrı örnek göstererek günü­müzde mevcut binanın Fâtih Sultan Meh­med devrine ait olabileceğine bir delil saymıştır. Ayvansarâyî Hadîkatü’î – ce-vâmi’öe burada bir saray bulunduğunu belirtirse de bilinmeyen bir sebepten sa­ray XVI. yüzyıl içinde ortadan kalkmış­tır. Reşat Ekrem Koçu, yetersiz kaldığı için bunun Kanunî Sultan Süleyman dev­rinde (1520-1566) yıktırıldiğına ihtimal verirse de bu yılların ünlü mimarı Koca Sinan’ın tezkirelerinde buradaki saray veya kasırdan söz edilmeyişine de dik­kati çeker.

Bugün Dâvud Paşa Kasrı veya Sarayı olarak bilinen kagir yapı, eski kaynak­larda Taşköşk veya Taşkasır adıyla geç­mektedir. XVII. yüzyıl başlarından itiba­ren geniş bir alana yayılan pek çok ya­pıdan meydana gelen saray kompleksin­den bugün sadece bu bina ile Sancak Köşkü denilen ikinci bir yapının harabe­si kalmıştır.

III. Mehmed 1 Cemâziyetevvel 1005’te[433] Eğri seferinden dönü­şünde annesi Safiye Valide Sultan’ın ye­ni yaptırdığı bu kasırda gecelemiş. Va­lide Sultan ile birlikte diğer ileri gelen devlet erkânını burada kabul etmiş, ertesi gün de sarayın önündeki sahrada büyük tören yapılmıştır. Sarayın yeniden ya­pılmasının XVI. yüzyılın sonlarında veya XVII. yüzyıl başlarında gerçekleştiği bir arşiv belgesinin yardımıyla anlaşılmak­tadır. Sul­tan III. Mehmed’İn son yıllarında, Has­sa Mimarı Ahmed tarafından 18 Şevval 1011’de sadâret kayma­kamına gönderilen bir arîzada, “Dâvud Paşa’da müceddeden bina olunan köşk için kâşî lâzım geldikde, İznik’teki kâşîgerlere verilen fazla paradan kalanının karşılığındaki çinileri hâlâ tamamlamadıkları, bir an evvel tamamlanarak kâşîlerin gönderilmesinin temini” İznik ka­dısından istenmiştir. Buna göre sarayın ana binasının yapılmış olduğu, fakat iç süslemesinin henüz tamamlanmadığı dü­şünülebilir. Ayrıca bu bilgilerden, kasrın III. Mehmed zamanında (1595-1603) ya­pıldığı ve mimarının o sıralarda Hassa başmiman olan Dalgıç Ahmed Ağa ol­duğu öğrenilmektedir. Reşat Ekrem Koçu’nun, kasrın I. Ahmed tarafından yap­tırıldığı ve mimarının da Sedefkâr Mehmed Ağa olduğu şeklindeki görüşü bu duruma göre hatalıdır. Ancak III. Mehmed’in 16-17 Receb 1012’de[437] ölümü üzerine kasrın, ondan sonra tahta çıkan I. Ahmed zamanında (1603-1617) tamamlanmış olduğu da bel­lidir. Nitekim alt kattaki oda çeşmesi­nin altı beyitlik manzum kitâbesindeki Bahtî mahlası, bunun I. Ahmed tarafın­dan yazılmış olduğunu gösterir. III. Mehmed’in sarayın önünde uzanan sahrada ok attığı, burada bulunan manzum kitâbeli, 1012 (1603-1604) tarihli bir men­zil taşından anlaşılmaktadır. Aynı yerde 1. Ahmed’in de okçuluk tâlimi yaptığı, adının yazılı olduğu 1015 (1606-1607) tarihli ikinci bir menzil taşından öğrenilmektedir.

Dâvud Paşa Kasrı en parlak çağını, av merakıyla tanınan IV. Mehmed zamanın­da (1648-1687) yaşamıştır. Aslında kasır padişahların kısa bir süre kalması için düşünülmüşken bu yıllarda uzunca süre içinde yaşanan bir saray hüviyeti almış­tır. Bu duruma göre de mevcut bina ka­labalık bir maiyet için yetersiz kaldığın­dan etrafında büyük bir ihtimalle çoğu ahşap bazı ek binalar yapılmış olmalıdır. Kalabalık maiyeti ve hareminin bir kıs­mı ile buraya yerleşerek uzun süreler kalan padişah bu arada bir de mescid yaptırmıştır (1062/1652). 1076’da (1665-66) bu mescid minber konulup minare de eklenerek camiye çevrilmiştir.

Hassa Başmiman Mustafa Ağanın arı­zası üzerine İznik kadısına yollanan Sa-fer 1076[438] tarihli hüküm­le. Dâvud Paşa bahçesi içinde yeni inşa edilen odalar ve hamam için acele çini­ler yaptırılarak gönderilmesi istendiği­ne göre IV. Mehmed döneminde sara­yın genişletilmesi ve iç süslemesinin ya­pılması sürdürülmüştür.

Uzun padişahlığı sırasında IV. Meh­med Edirne’de, İstanbul’un sayfiye sa­raylarında ve Dâvud Paşa Sarayı’nda ya­şamayı tercih etmiştir. 1687’de Budin’in elden çıkmasının ardından IV. Mehmed’in tahttan indiril m esiyle Dâvud Paşa Sara-yı’nın yıldızı sönmeye başlamıştır. Nite­kim Dimitrie Cantemir (o. 1723), şehrin batı tarafında ve surların dışında Dâvud Paşa’da sultana ait muhteşem kasırla­rın, hademeler için kagir evlerle ahırla­rın olduğunu, bunların hepsinin zarif yapılardan oluştuğunu, fakat çevrede başka bina ve yaşayanlar bulunmadığı­nı yazar.

Sedat Hakkı Eldem’in kaynak göster­meden bildirdiği, XVII. yüzyıla ait oldu­ğu tahmin edilen bir belgeye göre Dâ­vud Paşa Sarayı basit bir biniş kasrının çok dışında tam bir saray kompleksiydi. Burada şu bölümler bulunuyordu: Hün­kâr Sofası. Valide Sultan Köşkü, Efendi­ler Odası, Haznedar Usta Odası. Kethü­da Kadın Dairesi, divanhanesi ve misa­fir odası, Dârüssaâde Ağası Odası, Meh­med Paşa Köşkü, Has Oda Köşkü. Yine Eldem’in bildirdiği, su yollarının tamiriy-le ilgili 1110 (1698-99) tarihli bir başka belgede ise sarayın ayrıca şu bölümlerinin adları bulunmaktadır: Hünkâr Ha­mamı, Afîfe Sultan Odası, Kethüda Ka­dın Matbahı, Ağalar Odası, Ağalar Ha­mamı, Hasekiler Dairesi, Akağalar Dai­resi, Silâhdar, Rikâbdar, Tülbend ağalan daireleri. Eldem, bu iki listede de anılan Mehmed Paşa Köşkü’nün Sancak Köş­kü ile aynı bina olduğu kanaatindedir. Onun soru işaretiyle kaydettiği Afîfe Sul­tan Dairesi ise IV. Mehmed’in çok sev­diği gözdesi (belki de kadın efendisi) Afî­fe Kadın’ın dairesi olmalıdır.

Bu belgelerden Dâvud Paşa Sarayı’-nın bakımına özen gösterildiği de anla­şılmaktadır. Sedat Hakkı Eldem’in yine kaynak göstermeden verdiği 1704 tarihli bir mefruşat listesinde eşya ile birlikte sarayın çeşitli bölümleri daha ayrıntılı bir şekilde anılmaktadır: Padişahın tah­tanı ve fevkanî harem dairesi, Kafesli Köşk. Kilâr-i Hümâyun, Valide Sultan’ın büyük kâşîli odası. Soba Odası, Valide Sultan’ın çiçekli köşkü, havuza nazır so­fa. Haznedar Odası, Çilhâne, Camekân Odası, tahtanî ve fevkanî efendiler oda­sı ve divanhanesi, Valide Sultan Matbahı, Bahrî Kadın Odası, Kethüda Kadın Oda­sı, misafir odaları. Hünkâr Camii, Ağa­lar Camii, Kapudan Kasrı, Mehmed Pa­şa Köşkü, taşradaki Has Oda ve yanın­daki Hırka-i Şerif Odası, Divanhane, Mü-sâhib Paşa Odası, Silâhdar Ağa Odası.

III. Ahmed devrinde 1138 (1725-26) yılında. Dâvud Paşa Sarayında yıkılmış olan bazı binaların taşları ve enkazı o zaman infilâk etmiş bulunan Bakırköy Baruthanesi tamirine tahsis edilmiş ve hiçbir şey zayi olmadan gereği gibi mu­hafaza edilerek bu fabrikaya nakli için hüküm yazılmıştır. Bundan da artık sa­rayın bazı bölümlerinin yıkılmaya başladığı anlaşılır. Vâsıf, 1175 (1761-62) yı­lında çok harap durumda olan Dâvud Pa­şa Kasrı’nın tamir edildiğini yazar. An­cak o yıllarda Hassa mimarı olan Mehmed Tâhir Ağa tarafından gerçekleşti­rilen bu tamirin ne ölçüde olduğu bilin­memektedir. 12 Zilhicce 1179 tarihinde meydana gelen ve İstan­bul’un en büyük zelzelelerinden biri olan deprem herhalde kasırda bazı tahriba­ta sebep olmuştur. Reşat Ekrem Koçu, Cevdet Paşa’nın 1206 (1791 -92) olayları arasında Dâvud Paşa Sarayı’nın pek ha­rap halde olduğunu. III. Selim’in ordunun yenileştirilmesi çalışmaları sırasın­da sarayın da tamirini irade ettiğini ve kısa süre içinde bu işin gerçekleştirilmiş olduğunu kaydettiğini söylerse de veri­len tarihteki olaylar arasında bu kayda rastlanamamış, sadece III. Selim’in, Ru­meli’deki karışıklıkları bastırmaktan dö­nen ordunun kumandanını burada kar­şıladığı belirtilmiştir. Pa­dişahın buraya kalabalık maiyetiyle gel­diğini ve kasrın önünde Enderun ağala­rına cirit oyunu oynatarak bunu seyret­tiğini, Mabeyinci Nâşid İbrahim Bey’in altmış altı beyitlik bir kaside yazdığını R. Ekrem Koçu bildirir ve kasidenin şu iki beytini verir: “Temaşaya gürûh-ı ben-degân-ı seyr için bir gün / Biniş emreyledi şâh-ı cihan Dâvud Paşa’ya Kudûmiyle o deşt-i dilküşâ cennet-nümûn ol­du / Oturdu şevket ü ikbâl ile kasr-ı fe-rahzâya”. Sultan kasra geldiğine göre o yıllarda burası iyi durumda olmalıdır. 1808 yılında IV. Mustafa Dâvud Paşa Sarayı’nda orduyu karşılamış, hatta Rume­li ayanından Râmiz Efendi, Alemdar Mus­tafa Paşa’ya padişahı bu sarayda tevkif etmesini bile önermiştir. Çok sönük geçen bu tatsız karşıla­ma Dâvud Paşa Kasn’ndaki son tören olmuştur.

1225 (1810) yılında Kirkor, Foti ve Todori kalfalar tarafından sarayın 375.655 kuruş tutarında bir tamir keşfi yapılmış­tır. Bu keşifte, Taşkasır’da sıva, boya, nakışlar, badana ve çerçeve tamiri, kas­rın iki tarafına iki yatak odası inşası ge­rekir. Hamam ve camekân mevcuttur. Valide Sultan Dairesi kısmen tamir, kıs­men yeniden inşa edilmeli, içinde ayrıca hamam ve çamaşırlığı da vardır. Taşköşk ile Valide Sultan Dairesi arasındaki bü­yük havuza nazır yerdeki yıkılmış kasrın (Mehtâbiye) yerine yeni bir köşkün inşası, buradan kadın efendiler dairesine üzeri örtülü geçit yapılması icap eder. Kadın efendiler için beş daire mevcuttur. Bun­ların yanında Haznedar Ağa ustası, Ket­hüda Kadın daireleri, Hânendegân, Kâ­tibe usta koğuşları, hamam ve çamaşır­lık bulunmaktadır. Ağalar için yeni dai­reler ile hamam yapılması, haremin et­rafına yeni duvar inşası; Bâbüsaâde. Hâ-ne-i Has, Hırka-ı Şerif Odası, Silâhdar, Çuhadar ve Rikâbdar ağalan daireleri ve hamamların kaimen tamiri; Hazne, Kiler ve Seferli koğuşlarıyla buralara ait üç hamamın yeniden ele alınması; ta­mamıyla harap olan mutfaklar ve bun­lara ait hamam ve camekânın kısmen yeniden yapılması, kısmen tamiri; Yazı­cı Efendi, Kozbekçiyân, Teberderân, Zülfiyân daireleriyle Istabl-ı Âmire’nin ye­niden inşası gerekir” dendiğine göre o sıralarda bu büyük sarayın geniş bir ta­mire ihtiyacı vardır.

Bu çok geniş Ölçüdeki tamir ve ihya­nın gerçekleşmediği tahmin edilmekte­dir. Lutfî’nin Târih’ınde 1243’te (1827-28) Dâvud Paşa Sarayı ile yanındaki ca­minin çok harap durumda olduğu bildi­rildiğine göre önceki keşiften sonra cid­di bir şey yapılmamış demektir.

Anlaşıldığına göre ordunun yenileşti­rilmesi sırasında Dâvud Paşa Kışlası ya­pıldığında kasrın (veya sarayın] ihyası veya tamiri de uygun görülerek bazı iş­ler gerçekleştirilmiştir. Fakat keşif ra­porlarındaki tekliflerin çoğunun yapıl­madığı da bellidir. Daha sonra 1259’da (1843) saraydan ayakta kalan kasrın de­po haline getirilmesi kararlaştırıldı. Her ne kadar Sultan Abdülmecid zamanın­da 1264 (1848) ve 1265te (1849) kas­rın önünde büyük askerî tâlimler yapıl­mış, bunlardan 1848’dekinde padişah bizzat hazır bulunarak tâlimleri takip etmişse de harabe halindeki sarayda, hatta kagir kasırda kısa süre için de ol­sa kalmış olması mümkün değildir. Bundan sonra Dâvud Paşa Sarayı’nın ayak­ta kalan son parçası da tamamen ba­kımsız bırakılarak ve pencereleri örüle­rek komşusu olan kışlanın cephaneliği haline getirilmiştir. Reşat Ekrem Koçu. Bursalı Mehmed Tâhir’in 1922’de Mah­fil dergisinde çıkan bir makalesinde sa­raydan “kubbesinin kurşunları sıyrılmış, duvarlarının mermerleri dökülmüş ve galiba birkaç sene evveline kadar cep­hanelik olmak üzere kullanılmış heybet­li bir bina” olarak bahsettiğini yazar. İs­tanbul’un tarihî eserleri hakkında plan, kesit ve fotoğraflarla 1907-1912 yılla­rında basılan büyük bir esere imzasını atan C. Gurlitt, cami olduğunu sandığı sarayın esas binasının bir plan krokisiyle onun etrafını çeviren dış duvarı ve ağaçlan ile resmini yayımlamıştır. Bu re­sim 1900-1905 yılları arasında çizildik­ten sonra sarayı koruyan duvarlar kal­dırılmış, ağaçlar da tamamen kesilmiş­tir. Böylece Dâvud Paşa Sarayı’nın Taşköşk’ü çıplak bir arazi ortasında bırakıl­mıştır. Sedat Hakkı Eldem. esas bina­nın henüz depo olarak kullanıldığı 1938-1939 yıllarında çizdiği rölöveleri ancak 1969’da yayımlayabil mistir.

Yüksek mimar Sedat Çetintaş, 1942 yılında yapılan bir röportajda, ilk defa 1938’de yakından incelediği Dâvud Pa­şa Sarayı’nın Sedefkâr Mehmed Ağa’nın eseri olduğunu kesin bir ifadeyle bildir­dikten sonra binayı ne kadar perişan hal­de bulduğunu açıklamıştır. Çetintaş. o sırada sarayın içinde biriken molozları temizlemiş, sonradan eklenen duvarla­rı kaldırmış ve örülü pencereleri açmış­tır. Fakat Dâvud Paşa Sarayı’na ait Taş-köşk’ün ancak 1957 yılında restorasyonuna girişilmiş ve mümkün olduğu ka­darı kurtarılmıştır. Bugün köşk iyi du­rumda olmakla beraber kapalı ve askerî makamlann idaresinde olduğundan zi­yaret edilmesi oldukça zordur.

Dâvud Paşa Sarayı’nın son hâtırası olan kasır, muntazam işlenmiş kesme taş­tan iki katlı bir yapıdır. Batı tarafında iki yana taşkın bir kitle bulunur. Bakla-vaiı başlıklı tek sütuna binen iki sivri ke­merin koruduğu birer giriş eyvanı için­de alt kata girişi sağlayan iki kapı var­dır. Sadece ilk kat hizasına kadar yük­selen ve kaburgalı çapraz tonozlu olan bu geniş eyvanların üstleri birer teras halindedir. Ön kitlede küçük mekânlar bulunmakta, bir koridor bunları alt ka­tın ana mekânından ayırmaktadır. Bu kısmın içinde küçük bölümler, bir hela ve yukarı kata çıkışı sağlayan merdiven bulunur. Giriş tam eksen üzerinde ol­mayıp sağ taraftandır. Alt katın esas mekânı, her bir kenarı 10.SO m. ölçü­sünde kare biçimindedir. Üstü ise kagir kaburgalı bir çapraz tonozla örtülmüş­tür. Ayrıca bunun doğu tarafında sivri bir kemerle ayrılmış bir çıkıntı vardır. Alt kat, iki sıra pencere ile bol ışık ala­cak şekilde aydınlatılmıştır. Bunlardan alt dizide olanlar üstleri tahfif kemerli dikdörtgen söveli, üsttekiler ise sivri ke­merlidir. Ayrıca bu katın giriş tarafın­daki duvarında ortada bir ocaktan baş­ka üzerinde I. Ahmed’in manzum kita­besi olan oda çeşmesi yer alır. Bu duvar­da iki de dolap bulunur. Zemin ise altı köşeli tuğlalarla döşenmiştir. Pencere­lerin aralarındaki duvarlarda mermer­den gözler vardır.

Alt katın doğu tarafındaki büyük bir sivri kemerle ayrılan çıkıntı, ana mekân zemininden 0,20 m. yüksekliğinde bir seki halindedir. İki mekânı ayıran ke­merin alt uçları, iki tarafta da altında ve üstünde kum saatleri işlenmiş sütun-çelere oturur. Bu çıkıntı iki sıra pence­reli olup üstü bir aynalı tonozla örtül­müştür.

Alttaki koridorun güney tarafından yukarı kata bağlantıyı sağlayan merdi­ven İki sahanlıkla üst kata ulaşır. Ana mekâna girişi sağlayan ön mekânın iki ucundaki değişik biçimde kemeri olan kapılardan eyvanların üstlerinde bulu­nan teraslara geçilir. Bunlardan doğuya hâkim manzara vardır. Burada soldaki bir kapıdan geçilen ana mekân, alt kat gibi iki sıra pencere ile çok bol ışık ala­cak surette düzenlenmiştir. Girişin yer aldığı batı duvarında ocak ve dolap niş­leri vardır. Üst kattaki büyük mekân, geçişi pandantiflerle sağlanan yaklaşık 10 m. çapında büyük bir kubbe ile örtül­müştür. Kubbe sekizgen biçiminde basık ve sağır bir kasnağa sahiptir. Ana me­kândaki üst dizi pencerelerden en baş-takiler köşelerdeki pandantifler yüzün­den daha kısa yapılmış, ancak dış mima­rinin ahengini bozmaması için pencere­ler dışarıda diğerleriyle aynı ölçüde açı­larak aradaki fark, içeride üstlerinin şevli yapılması suretiyle giderilmiştir.

Yapıldığında çok zengin şekilde bezen­miş olduğu anlaşılan Dâvud Paşa Sara­yı, son yüzyıl içinde kötü kullanılması yü­zünden bu süslemesini hemen hemen bütünüyle kaybetmiştir. Alt kattaki ana mekânla dışarı taşkın çıkıntısının tonoz­larında kalem işi nakış kalıntıları görü­lür. Üst katın pandantiflerinde ise malakârî tekniğinde rûmî geçmeler halin­de bir bezemenin varlığı farkedilir. Bu izlerden, sarayın bütün tonoz ve kubbesinin aslında kalem işi veya malakârî süs­lemelerle kaplı olduğuna kesin olarak hükmedilebilir. Sedat Hakkı Eidem, bu­radaki kalem işi nakışlarda dört ayrı dö­neme ait dört değişik üslûbun varlığını tesbit etmiştir. Sarayın İznik çinileriyle tezyin edilmiş olduğu da gerek belge­lerden gerekse kalıntılardan anlaşılmak­tadır. Binanın içindeki molozlar temizle­nirken pek çok çini parçası bulunduğu gibi duvarlarda harç üzerinde çinilerin izleri de görülmüştür. Ayrıca bazı duvar­larda yerlerinde kalabilmiş çok az sayı­da çini kaplamalara rastlanmıştır. Bu çiniler, İznik çini sanatının XVII. yüzyılda teknik bakımdan kalitesinin gerilemeye başladığını da gösterir.

II. Mahmud devrine (1808-1839) ait başka bir keşifte bahsedilen yatak oda­ları, kasrın batı tarafındaki kubbeli me­kânlar olmalıdır. Dâvud Paşa Sarayı’nın yakınında Sancak Köşkü olarak adlandı­rılan küçük bir bina daha vardır. Mun­tazam taş döşeli olduğu anlaşılan bir setin üzerinde inşa edilen bu köşk iki oda ile aradaki bir dehlizden meydana gelmiştir. Bu küçük köşkün üstü ahşap direklere oturan çok geniş bir saçakla örtülmüştü. İki odadan, biraz daha bü­yük olan sağdaki herhalde padişaha mahsustu. Bu köşk de iki sıra pencere­liydi.

Dâvud Paşa Sarayı, Türk saray mima­risinin değerli ve başka bir benzeri ol­mayan bir örneğidir. İç mimari ile dış cephe düzenlemesi arasında olan uyum­suzluk binanın zayıf tarafını belli etmek­le beraber yapı yine de güzel bir sanat eseri sayılır. Bilhassa plan bakımından eşsiz olan binaya Osmanlı dönemi için­deki yeri de özel bir değer katar. Hem tarih hem de sanat bakımından itina ile korunması gereken bu sarayın ihmal edi­lerek uzun yıllar boyunca harap olmaya bırakılması üzücüdür.

Diyanet İslam Ansiklopedisi