DAVRANIŞÇILIK

278
PAYLAŞ

 

DAVRANIŞÇILIK

 

Psikolojide:

 

Davranışçılık Birleşik
DevIctler’dckİ psiko­loji disiplini içerisinde XX. yüzyılda ortaya çı­kan bir
yönelimi ifade eder. Davranışsal yakla­şım çevrenin insan üzerindeki
etkileriyle in­san ve hayvan davran ıslarında ki değişimler arasındaki
ilişkilerin nesnel yoldan incelenme­si üzerinde durur. Bu ya laboratuvarda ya
da nisbeten kontrol altındaki kurumsal ortamlar­da gerçekleştirilir. I. Dünya
Savaşı’nın hemen arefesinde farklı bir akım olarak göze batan davranışçılık,
insan zihninin ve bilincinin ice-bakışı (introspeetive) incelenmesi olarak
tanımlanan psikolojinin kökten reddini ifade eder. İlk davranışçılar Wondt ve
Titchcner’in yapısalcılığından, James, Dcwey, Angell ve Carr’ın işlevsel
zİhİnci liginden (mentalism) ve Geştalt psikolojisinin izafiyetçilik ve
fenome-nolojİsinden uzak durdular.

John b.NVatson 1913’te
davranışçılığı yani bir akım olarak ilan etti; fakat akımın tarihsel
gelişmesinin temelleri antik Yunanlılara ka­dar geri gider ve deneycilik,
elementinin, çağ­rışımcılık, objektivizm ve naturalizmi kapsamı­na alır.
Davranışçılığın XIX. yüzyılın sonu ile XX. yüzyıldaki doğrudan selefleri
şunlardı: Danvin’in evrim teorisinden ilham alan işlev­sel (fonkisoyonel)
yönelim ve hayvan davranı­şına dair incelemeler; Refleksif davranış bağ­lamında
uyarımın onun yerine kaim olduğunu savunan Rus fizyologları Ivan Pavlov ve
Vladimir Bekhterev’in şartlandırma araştırmaları; Tepki sıklığı üzerinde
davranışın sonuçlarının etkileriyle uğraşan Amerikan psikologu Ed-ward
Thorndike’in bulmaca kutusu inceleme­lin Şartlandırma araştırmasına dair iki
ege­men ve sık sık ta rekabet eden teorik-prosedü-ral model, Pavlov ve
Bekhterev’in çalışmala­rından türemiş klasik ve Skİnner’in uyarımsız (operanı)
şartlandırma olmuştur.

Davranışçılığın
genellikle belirgin bir okul olarak 1950’Iİ yıllarda gücünün zayıfladığı id­dia
edilirken, genel bir yönelim olarak davra­nışçılık aşağıda birbiriyle çakışan
dönemler boyunca sürmüştür: Thorndİke ve Watson’un çalışmalarının temsil ettiği
klasik davranışçı­lık (1900-1925); Clark Hull, Edward Tolman, Edwin Gthrie ve
Burhus F.Skİnner’in teorile­rinin üstün gelmek için birbiriyle kıyasıya ya­rıştığı
heyecan verici bir dönem olan yeni dav­ranışçılık dönemi (1920’ler ile
1940’lar); Hull’un karmaşık hipotetik-dedüktif davranış teorisinin heyecanlı
bir çıkış yaptığı Hullev Davranışçılık dönemi (1940’lar-1950’ler) dav­ranışın
sonuçlarıyla kontrol edilmesini vurgu­layan uyarımsız şartlandırma
tekniklerinin en güçlü davranışçı metodolojilerin ürettikleri dönem olan
Skİnnerci davranışçılık dönemi (196O’Iar-197O’lerin ortaları); ve niayet, davra­nış
değişmesine saf bir Skinnerci yaklaşımın sı­nırlarının giderek görünür hale
geldiği ve biliş-sc (cognitive) perspektiilerin -örneğin sosyal öğrenme
teorileri- davranıştaki değişmeyi açıklamak için gerekli kabul edildiği
bilişsel davranışçılık dönemi (1975’ten günümüze ka-darki dönem).

Davranışçı bir yönelim
Birleşik Devletler’de yirminci-yüzyıl psikoloji için temel teşkil et­miştir;
bunun başlıca nedeni de laboratuvar araştırmalarına ve deneysel metodojilerc du­yulan
güçlü bîr İnanç; öğrenme sürecini incele­meye duyulan bir ilgi; niceliksel
bilgilerin ter­cih edilmesi; muğlak kavramların ve karmaşık olması nedeniyle de
özel (öznel) deneyimleri tanımlamakta güçlüklerle karşılaşan araştır­maların
disiplinden elenmesi ve 1950’lcrin sonlarından İtibaren, teori kurma yönünde ol­dukça
muhafazakar bir yaklaşım. Tlıorndi-

ke’inkinden
Skinner’inkine kadar büyük dav­ranışsal programlardan her biri kapsamlı bir
davranış değişimi açıklaması sunmayı başara­mazken, davranışçı yönelim
psikolojinin bir-çok alanında yararlanılan davranış-kontrolü metodolojilerinin
geliştirilmesine yol açmış­tır. Bundan başka, bu akım psikolojik araştır­malarda
hassaslık ve sorumluluk fikirlerini ka­bul ettirmiştir.

Tabu ki. Birleşik
Devletler dışındaki ülkele­rin psikologları tarafından davranışçı metodo­lojiler
geliştirilmiştir, özellikle de güçlü bilim­sel geleneklere sahip ingiltere ve
Japonya gibi ülkelerde. Davranışçı varsayımlar diğer sosyal bilim dallarında,
özellikle sosyoloji ve siyaset bilimini de etkilemiştir. Fakat davranışçı yöne­lime
laboratuvarda hayvan üzerinde yapılan araştırmalar hakim olduğu için büyük bir
akım halinde davranışçılık sadece psikolojide geliştirilmiştir.

 

Felsefede

 

İlkin J.B.VVatson
tarafından psikolojik faali­yetin gözlemlenen davranışsal verilere dayanı­larak
tanımlanabileceği şeklinde ortaya atılan davranışçılık başlangıçta psikolojiye
güçlü bir bilimsel temel kazandırmış ve üç bağımsız öğ­retiyi doğurmuştur.
Metafizik davranışçılık bi­linç diye bir şeyin mevcut olmadığını iddia eder;
sadece hareket eden organizmalar var­dır. Metodolojik davranışçılık, bu
metafizik sorun hakkındaki hakikat ne olursa olsun, ha­kiki bir bilimsel
psikolojinin ancak sosyal ola­rak gözlemlenebilir davranışı inceleyebileceği­ni
ve içe-bakışa prim verilmeyeceğini söyler. Analitik davranışçılık ise
psikolojik kavramla­rın salt davranışsal terimlerle analiz edilebile­ceğini ve
bunun, bir tür sözcüklerin kastettiği şey olduğunu ileri sürer.

Analitik davranışçılık
bîr çok filozof tarafın­dan kabul görmüştür. Artık klasikleşmiş bir metin olan
Zihin Kavramı (The Conccpt of Mimi (1949) adlı eserinde Gilbert Ryle,
Kar-lezyan makinadaki hayalet mitinin zihinsel (ruhsal) ve fiziksel olayların
birbirini dışlamasıyla ilgili bir kategori yanlışından kaynaklandığını ve
gerçekte zihinsel kavramların zahiri eylemler ve sözlere dayanarak analiz
edilebile­ceğini öne sürer. Bu tezin daha değişik bir epistemolojik
versiyonunda Witigenstein, zi­hinsel süreçlerin meydana gelmesi için getiri­lecek
ölçütün özel, içe-bakışçı eylemler olama­yacağını, daha çok kamusal olarak
kabul edile­bilir davranış biçimlerinin ölçü olarak alınma­sı gerektiğini ileri
sürerek sürüp giden tartış­maya bir hareket noktası (odak) kazandırmış­tır.

Davranışçılığın
felsefi versiyonunda açıklan­ması müşkül gözüken iki felsefi güçlük vardır:
birincisi, davranış kavramının kesin biçimde (örneğin fizyolojik hareketleri
mi, yoksa istem-sel amaçlı eylemleri mi) neyi kastettiği o ka­dar açık
değildir; ikinci olarak da ikinci Witt-genstein’in İç duyumlarını (örneğin acı)
İfade eden birinci şahıs ölçütünün davranışsal olup olamayacağı konusu
belirsizdir.

(SBA)

 

PAYLAŞ
Önceki makaleDAVRANIŞ BİLİMLERİ
Sonraki makaleDEĞER