Darül Sulh Nedir, Ne Demek, Özellikleri, Hakkında Bilgi

0
48

Dârüssulh. Kendisiyle barış antlaşması yapılmış ülke için  kullanılan fıkıh terimi.

İslâm devletiyle barış münasebetleri bozulan veya bilfiil savaş halinde bulu­nan ülkeler, kendileriyle sulh antlaşma­ları yapılması durumunda bu antlaşma­ların mahiyetine göre farklı isimler alır­lar. İslâm hukukunda hâkim telakkiye göre devletler arası münasebetlerde nor­mal olan durum banş halidir. Fıkıh bil­ginlerinin çoğunluğuna göre savaşın hu­kukî mesnet ve sebebi, müslüman olma­yan ülkelerin müslümanlara savaş açmasıdır. İslâm’a göre savaş zaruret icabı başvurulan geçici bir durum olup müs­lüman bir ülke ile düşmanca münase­betler içine giren ülkelerle ilişkilerin nor­male dönmesi için gerek savaş öncesi gerekse savaş sırasında banş yollarına başvurmak, karşı tarafın barış istemesi halinde bunu kabul etmek Kur’ân-ı Ke-rîm’in emridir(Enfâl 8/611. Hane­fî hukukçularının açıkça belirttiği gibi savaşın hedefi, düşmanın mukavemet ve üstünlüğünü kırarak tecavüzleri önlemek Zeylaî, III, 245; İbnü’l-Hümâm, V, 204), müsiümanların emniyet içinde din ve dünya işlerini yürütme imkânına ka­vuşmalarını sağlamaktır. Bu sebeple savaşa girişmeden önce ve­ya savaş sırasında antlaşmalarla bu so­nuca ulaşmak mümkün olduğu takdir­de savaştan kaçınılır. Müslüman hukuk­çular, İslâm ülkesiyle (dârülislâm) düşman­ca münasebetler içinde bulunan devlet­lerle barış ilişkilerini düzenleyen antlaş­maları iki kategoride mütalaa etmişlerdir.

1- Geçici Antlaşmalar. İslâm hukuku kaynaklannda muvâdea, muhâdene, müsâleme, musâlaha, muahede, hüdne, sulh ve silm gibi terimlerle ifade edilen geçi­ci antlaşmaların yapılabilmesi, sebeple­rinin ortaya çıkması halinde ittifakla ca­izdir. Bu antlaşma türüyle ilgili olarak “düşmanla belli bir süre savaşı terk hu­susunda bir şey karşılığında veya kar­şılıksız yapılan antlaşma”, “savaşı terk üzere yapılan muahede”, “müslümanın harbî” ile İslâm’ın hükmü altında bu­lunmaksızın bir süre mütareke üzerine yaptığı akid” gibi tarifler yapılmıştır. Bu tür antlaşmaların temel özelliği, gayri müslim ülkenin İs­lâm hâkimiyetini kabul etmemesi ve İs­lâm devletinin kontrolü altına girmeme­sidir. Bir diğer ifadeyle böyle bir ülke İs­lâm hukukunun tatbik sahası dışında­dır. Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî hukukçu­larına göre bu antlaşmalar için belli bir süre sınırı yoktur. Şâfıîler’e göre ise on yıldan fazla süre için yapılamaz, fakat sürenin bitiminde yenilenebilir. Bu ant­laşma ile dârüssulh haline gelen ülke hal­kının (ehl-i sulh) can ve mallarına teca­vüz haram olup antlaşma süresince ken­dileriyle savaşılmaz. Bu tür geçici ant­laşmalar Hanefîler’e göre gerektiğinde bozulabilir. Mâlikî, Şafiî ve Hanbelî hu­kukçularına göre ise süre bitimine kadar antlaşmaya bağlı kalmak gerekir. Ancak karşı tarafın antlaşmayı bozacağı anla­şılırsa tek taraflı olarak bozulabilir.

2- Sürekli Antlaşmalar. Savaştan Önce veya savaş sırasında İslâm devletiyle ba­nş içinde yaşayacağına dair bir teminat ve İslâm hâkimiyetine boyun eğdiği hu­susunda bir işaret olmak üzere cizye ver­mesi karşılığında gayri müslim bir ülke ile yapılan antlaşmalar bu kısma girer. Böyle bir antlaşmanın yapılabilmesi için şu iki şartın benimsenmesi gerekir:

a- Cizye ödemeleri;

b- Kendilerine İslâm hükümlerinin uygulanması (İslâm hâki­miyetini kabul etmeleri). Bir zimmet akdi olan bu antlaşmanın İslâm devleti tara­fından ihlâl ve iptali caiz olmadığı gibi devlet bu tür bir antlaşma teklifini ka­bul etmek mecburiyetindedir. Kendile­riyle antlaşma yapılan ülke halkına ehl-i zimme (ehl-i ahd) denir. Bu statüdeki ül­ke İslâm devletinin hâkimiyetinde olmak­la birlikte yönetim ve iç İşlerinde serbest­tir; bu ülkeyi dışa karşı savunmak İs­lâm devletinin görevidir. Bu tür antlaş­maları yapmaktan maksat, Hanefî hu­kukçularının açıkça ifade ettiği gibi müs­lümanlara karşı açılmış olan savaşı ber­taraf etmek ve düşmanın müslümanlarla barış içine girmesini sağlamaktr. Fı­kıh kaynaklarında geçici antlaşmalara örnek olarak Hudeybiye Antlaşması, sü­rekli antlaşmalara örnek olarak da Hz. Peygamber’in Necran, Eyle, Hecer, Bah­reyn, Cerbâ ve Ezruh halkıyla yaptığı antlaşmalar gösterilir.

Bu antlaşma türlerine bağlı olarak or­taya çıkan barış ülkelerine (dârüssulh) müslüman hukukçuların genel olarak verdikleri adlar ve bu ülkelerle ilgili gö­rüşleri de şöyledir:

Dârülahd. Hanbelî hukukçuları ile Şâfıîler’den Mâverdî amme hukuku yönün­den yaptıkları arazi tasnifinde, mülkiye­tin İslâm devletine veya kendileriyle ant­laşma yapılan gayri müslimlere ait ol­masından hareketle ülkeleri belli bir ayı­rıma tâbi tutmuşlardır. Bunlara göre müslümanlann eline geçen araziler dört kısma aynlır.

a- Kuvvet ve fetih yoluyla alınan topraklar,

b- Ahalisinin terketme-si sebebiyle elde edilen topraklar. Bu iki toprak da sakinleri ister müslüman is­ter gayri müslim olsun mülkiyeti müs­lümanlara ait olduğundan dârülislâmdır. Barış antlaşması yoluyla elde edilen top­raklar da iki kısımdır,

c- Yapılan antlaş­ma ile mülkiyeti müslümanların ortak malı sayılan ve bir haraç karşılığında gay­ri müslim ahalisine bırakılan topraklar. Bu antlaşma ile onlar ehl-i ahd, toprak­ları da dârülislâma ait vakıf arazi haline gelir. Bu araziden alınan haraç ücret hük­mündedir; müslüman olmaları veya ara­zinin bir müslümana geçmesi halinde düşmediği gibi ayrıca baş cizyesi verme­den orada bir yıldan fazla kalamazlar,

d- Yapılan antlaşma ile mülkiyeti ken­dilerinde kalmak üzere bir haraç karşı­lığında gayri müslim ahalisine terkedilen topraklar. Bu araziden alınan haraç cizye hükmünde olup müslüman olma­ları veya arazinin bir müslümana geç­mesi halinde düşer. Bu topraklar bir ön­ceki durumun, aksine dârülislâm değil dârülahddir. Antlaşmaya uydukları sü­rece orada kalırlar, dârülislâm dışında oldukları için kendilerinden ayrıca baş cizyesi alınmaz. Bu son kısmın dârülis-lâm sayılmaması arazi hukuku yönün-dendir; ülkenin mülkiyeti müslümanla-ra ait olmadığından dârülislâm sayılma­mıştır. Halkıyla zimmet akdi yapılmış bu­lunan bu ülkeye, kendileriyle dârülharp-ten farklı olarak sürekli bir barış hali mevcut olduğu için dârülahd adı veril­miştir. Ancak İslâm devletinin kontrol ve hâkimiyeti söz konusu olduğunda bu ül­kenin dârülislâm sayılması gerekir. Nite­kim Şafiî fakihleri, ahalisiyle banş yapı­lan bu iki tür ülkenin de dârülislâm oldu­ğunu belirtmişlerdir. Çünkü her ne kadar ülke gayri müslim-lere aitse de İslâm devletinin hâkimiyeti altındadır. Ayrıca kendilerine İslâm ahkâmını uygulama şartı koşulmaksızın cizye üzerinde barış yapılması mümkün değildir.

Dârülahd ahalisinin antlaşmayı boz­ması halinde, Şâfiîler’e göre ülke yeni­den fethedilecek olursa fetihle elde edi­len topraklann hükmünü alır, fethedil-mezse dârülharp olur. Hanbelîler’e göre ülke yeniden fethedilirse iki görüş söz konusudur. Bir görüşe göre antlaşma ülke hakkında bozulmuş sayılmayacağı için topraklar dârülahd hükmünde kalır, diğer görüşe göre ise fetihle alınan top­raklar statüsüne geçer. Ülkenin yeni­den fethedilememesi halinde ülke dâ­rülharp olur.

Dârüzzimme ve Dârülmuvâdea. Hanefî hukukçuları, kendileriyle yapılan barış antlaşmasının mahiyetine göre antlaşmalı gayri müslim ülkeleri iki grupta mü­talaa ederler,

a- Dârüzzimme. Kendile­riyle sürekli bir antlaşma {zimmet akdi) yapılan ülkeler bu gruba girer. Müslü­manlar tarafından fethedilmeden önce haikı ile cizye karşılığında barış yapılan ve dârüzzimme diye adlandırılan bu ül­ke, İslâm devletinin hâkimiyeti altında bulunduğundan dârülislâm sayılır. İmam Mâlik de bu konuda Haneffler’le aynı gö­rüşü paylaşır,

b- Dârülmuvâdea. Kendi­leriyle geçici barış antlaşması yapılan ül­keler bu gruba girer. Yapılan antlaşma ile karşılıklı olarak cana ve mala yönelik tecavüzlere son verilip banşa girilir. An­cak İslâm devletinin hâkimiyeti altında bulunmadığından dârülislâm sayılmayan bu ülkelere dârülmuvâdea yanında dâ-rüleman da denir.

Daha önce işaret edildiği gibi Şafiî, Mâ-likîve Hanbelî fakihleri de gayri müslimlerle geçici antlaşmalar yapılacağı görüşündedirler. Söz konusu fakihler, Hane-fîler’in dârülmuvâdea diye adlandırdık­ları bu barış ülkesinden müstakil bir ad­la bahsetmeseler de bu antlaşma türüy­le ilgili görüşleri onların bu ülkeler hak­kındaki kanaatlerini de yansıtmaktadır.

Sonuç olarak Hanbelî hukukçularıyla Şâfiîler’den Mâverdfnin, cizye karşılığın­da arazi mülkiyeti gayri müslim ahalisi­ne bırakılan barış ülkesini dârülahd di­ye adlandırarak dârülislâm saymamala­rı, meseleye arazinin statüsü açısından bakış yapmalarından kaynaklanmaktadır. Hanefî fakihleri ise konuya İslâm devle­tinin hâkimiyeti noktasından bakmakta ve dârüzzimme adını verdikleri bu barış ülkesini dârülislâmdan kabul etmekte­dirler. Meseleye İslâm devletinin hâki­miyeti açısından bakıldığı takdirde Şâfıî ve Hanbelî fakihlerinin de aynı görüşte oldukları görülür. Dârülahdi dârülislâm­dan saymaları sebebiyle Hanefîler’in dâ­rülislâm ve dârülharp dışında, müslüman-larla aralarında sulh münasebeti bulunan üçüncü bir ülke taksimini kabul etme­diklerine dair bazı müelliflerin ileri sür­düğü iddia gerçeğe uymamaktadır. Bu iddia. Batılı yazarların cihad konusunda gerçeği yansıtmayan görüşleri ve dârüs-sulh ile ilgili yanlış değerlendirmelerin­den kaynaklanmıştır.