Damad İbrahim Paşa -Nevşehirli- Kimdir, Hayatı, Dönemi, Hakkında Bilgi

0
37

Damad İbrahim Paşa, Nevşehirli (ö. 1143/1730), Osmanlı sadrazamı.               

Eski adı Muşkara olan Nevşehir’de tah­minen 1073’te (1662) dünyaya geldi. Ba­bası İzdin voyvodası olarak bilinen Sipa­hi Ali Ağa, annesi Fatma Hanım’dır. Akra­balarını görmek ve iş bulmak için 1100′-de (1689) İstanbul’a gitti. Aynı yıl yakın akrabası olan Eski Saray masraf kâtibi Mustafa Efendİ’nin aracılığı ile sarayın önce Helvacılar ve daha sonra Baltacılar Ocağına girdi. Zamanla Eski Saray’ın va­kıflar kâtipliğine kadar yükseldi. Ardın­dan Dârüssaâde ağası yazıcı halifesi ola­rak II. Mustafa’nın bulunduğu Edirne Sarayı’na çağrıldı. Bu vesileyle Şehzade Ahmed’i yakından tanıma imkânı bul­du. Onun güvenilir adamı oldu ve gizli iş­lerinde görev aldı. Edirne Vak’ası’ndan (1703) sonra saray halkıyla birlikte İstan­bul’a döndü. Dârüssaâde Dairesi yazıcılığına terfi eden İbrahim Efendi altı yıl bu görevde kaldı, idarî işlerde emin bir müsteşar gibi hizmet etti. Birçok defa vezirlik teklifi aldığı halde kabul etme­di. Padişaha olan yakınlığını çekemeyen­lerin çabalan sonucunda Haremeyn mu­hasebeciliği göreviyle hâcegân zümresi­ne dahil edilerek saraydan uzaklaştırıl­dı. Daha sonra malları müsadere edilerek Edir­ne’ye sürüldü. Bir müddet sonra tekrar Haremeyn muhasebecisi, ardından da mevkufatçı olarak Damad Ali Paşa’nın (Şehid) Mora seferine katıldı (1127/1715). Mora’nın geri alınmasından sonra bura­nın tahririne memur edildi. Aynı yıl mevkufatçılık görevi yanında Çuha ve İstendil adalarının sayımına da gönderildi. Er­tesi yıl mevkufatçılık görevi üzerinde kal­mak şartıyla Niş defterdarlığına getiri­len İbrahim Efendi, Avusturya seferin­de ordunun geçeceği yol üzerinde mü­himmat şevki işleriyle görevlendirildi. Petervaradin seferine katıldı. Sadrazam Damad Ali Paşa’nın şehid olması üzeri­ne aldığı tedbirlerle orduyu dağılmak­tan kurtardı. Edirne’ye gelerek durumu padişaha anlattı ve Şehid Ali Paşa’nın üzerinde bulunan sadâret mührünü tes­lim etti.

Sultan III. Ahmed bundan sonra İbra­him Efendi’yi yanından ayırmadı. Ken­disini süratle terfi ettirerek rûznâmçe-i evvel, mîrâhûr-ı evvel ve vezirlikle rikâb-ı hümâyun kaymakamlığına getirip Sadrazam Şehid Ali Paşadan dul kalan kızı Fatma Sultan’la evlendirdi. Böylece dâmâd-ı şehriyârî olan İbrahim Paşa, Avusturya seferleri sırasında (1717-1718) ikinci vezir rütbe­siyle rikâb kaymakamı olarak İstanbul’­da padişahın yanında kaldı. Bu sırada yapılan sadâret tekliflerini kabul etme­di; savaş halinde bulunan bir devletin hükümetinin başına geçmekten kaçın­dı. Avusturya ve Venedik ile savaşa son verecek mütarekenin görüşülmesi sıra­sında III. Ahmed’in sadrazamlık teklifini kabul etti. III. Ahmed, diğer sadrazamlardan farklı olarak damadına kendi kullandığı tuğralı zümrüt mührü “mühr-i hümâ­yun” olarak verdi.

İbrahim Paşa ilk iş olarak Avusturya ile savaşa son verecek barış görüşmele­rini ele aldı. Barış konusunda Avusturya başvekiline bir mektup yazdı; Osmanlı delegelerine de talimat gönderdi. Barış görüşmelerinin netice vermemesi ihti­maline karşı hazırlıklı olmak için ordu­nun başına geçip Edirne’den ayrıldı. Ba­rışın sonucunu alıncaya kadar da Sof­ya’da kaldı. Bu arada Avusturya barış şartlarını ağırlaştırmış. Türk delegelere kötü muamele yapıldığı gibi bir ara gö­rüşmeler de kesilmişti. Fakat İngiltere ve Hollanda elçilerinin aracılığı ile 22 Şa­ban 1130’da Pasarofça Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma­ya göre Küçük Eflak. Tımışvar. Belgrad, Kuzey Sırbistan Avusturya’ya bırakıldı. Mora Venediklilerden alınarak tekrar Osmanlı Devleti’ne verildi.

Damad İbrahim Paşa, kaybedilen top­rakları geri almak için sefer peşinde ko­şacak bir yapıya sahip değildi. Daha çok içtimaî ve malî meselelerle uğraşmak istiyor, uzun yıllardan beri yenilgiyle bi­ten savaşları unutturacak bir barış dö­nemini özlüyordu. İmar işlerine önem ve­ren paşa, barış antlaşmasının imzalan­masından sonra ilk iş oiarak bazı tasarruf tedbirleri aldı. Önce Şam’da bulunan yeniçerileri yoklamaya tâbi tutarak mahlûllerini sildirip sayılarını 750’ye indir­di. Ocaklık mukâtaasından bazı vergi­leri Şam defterdarlığına bağladı. Bosna civarındaki ocaklık mukâtaalarını da ye­niden tahrir ettirerek gelirlerin artma­sını sağladı. İstanbul’da yaptırdığı yok­lamalarla yalnız asker ulufelerinden 1500 keselik bir tasarruf sağladı. Vergiden muaf tutulan bazı yerler halkı ile küçük esnafa da vergi yükledi. Bu sayede büt­çe açığı giderildiği gibi 1134 (1721) yılı başında devletin bütün masrafları çık­tıktan başka hazine 5675 divanî keselik bir fazla ile kapandı. İbrahim Paşa elde ettiği bu gelirlerle Anadolu’nun çeşitli yerlerinde, özellikle doğduğu yer olan Nevşehir’de ve ayrıca İstanbul’da birçok cami, mektep, medrese, çeşme, sebil, kütüphane, imaret, saray, kasır, köşk ve yalılar inşa ettirdi. Ancak ülkenin sos­yal sefaletini önleyecek ciddi tedbirler almak yerine daha çok zevk ve sefahat vesilesi olarak imar işine önem veren İb­rahim Paşa, Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi’nin Paris’ten dönüşünde sundu­ğu sefâretnâmesinin de tesiri altında kalıp Fransa’dan getirtilen saray ve bah­çe planlarına göre İstanbul’un çeşitli me­sirelerinde inşaata girişti; bilhassa Kâ­ğıthane’yi Versailles ve Fontainebleau’ya benzetmek için uğraştı. Sâdâbâd adı ve­rilen ve imarı iki ay içinde bitirilen Kâ­ğıthane İstanbul’un en rağbet edilen yeri oldu. İbrahim Paşa tarafından sık sık teftiş edilen Sâdâbâd’ın açılışı padi­şaha büyük bir ziyafet verilerek kutlan­dı. Ardından diğer devlet erkânına da Haliç’te ve Boğaziçi’nde köşkler ve yalı­lar inşa ettirildi. Buralarda yazın çırağan safaları, kışın helva sohbetleri ter­tip ediliyordu. Daha sonra “Lale devri” diye anılacak olan bu devrin birer sanat eseri niteliğindeki binaları ve üzerlerin­de güzel yazılı kitabeleri bulunan çeş­meleri, Nevşehirli Damad İbrahim Paşa sadâretinin ihtişamını hatırlatan vesika­lar hükmündedir. İstanbul’a sayısız eser­ler kazandıran İbrahim Paşa, sık sık gö­rülen yangın âfetini Önlemek için Fran­sız mühtedisi Dâvud Ağa’ya tulumba ile yangın söndürmek üzere bir teşkilât kur­durdu. İlk Türk matbaasının kuruluşu da onun zamanına rastlar (1727)

Ülkeye çeşitli yenilikler getirmesi, sa­natkârları ve edebiyatçıları koruyup yar­dım etmesi, Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’ya Osmanlı devlet adamları arasın­da ayrı bir yer kazandırmıştır. Bununla birlikte belli bir zümrenin refah ve se­fahati dışında geniş halk tabakaları ara­sında hüküm süren sefalet her geçen gün ona karşı hoşnutsuzluğu arttırdı. Buna imparatorluktan kopan toprakla­rın olumsuz tesirleri ve kendi ailesine, adamlarına sağladığı imkânlar da ekle­nince halk İbrahim Paşa aleyhine döndü. Bu sırada Şirvan Hanlığı ve Dağıstan meselesinden dolayı meydana gelen olay­lar, Rusya ile Osmanlı Devleti’ni bir an­da karşı karşıya getirdi. Ancak sadraza­mın tesirinde kaldığı Fransız elçisi Marquis de Bonnac’ın aracılığı ile 2 Şevval 1136’da Rusya ile Os­manlı Devleti arasında İran Mukâseme-nâmesi imzalandı. Bu antlaşma ile Batı İran topraklan iki devlet arasında pay­laşıldı. Böylece siyasî bir başarı kazan­mış olan İbrahim Paşa devrin şairleri ta­rafından durmadan methedildi. Fakat bu paylaşmayı kabul etmeyen Afganlılar’la Osmanlı Devleti arasında savaş baş­ladı. Sad­razam sefere gitmeyerek orduyu Bağ­dat Valisi Ahmed Paşa’ya bıraktı. Ordu­nun beklenmedik bir yenilgiye uğrama­sı İbrahim Paşa’yı halk nazarında müş­kül duruma düşürdü. İbrahim Paşa me­seleyi barış yoluyla çözdüğü halde mu­halifleri onu eleştirmeye devam ettiler. Müslümanlarla meskûn Dağıstan, Der-bend, Baku ve yöresinin mücadelesiz Ruslar’a terki ile Şiîler’le meskûn Batı İran şehirlerinin savaşlar sonucu elde edilmesi bir hata olarak nitelendirildi.

Bir taraftan siyasî olayların getirdiği sonuçlar, diğer taraftan iktisadî ve içti­maî meseleler, Damad İbrahim Paşa’nın günden güne yıldızının sönmesine se­bep oldu. Öte yandan yeni vergiler ko­nulması, göçler yüzünden İstanbul’da meydana gelen işsizlik, her gün değişik yerlerde hoşça vakit geçiren İbrahim Pa­şa ile yakınlarına karşı duyulan hoşnut­suzluğu biraz daha arttırıyordu. Bütün bu olayların sonunda İbrahim Paşa, Pat­rona Halil İsyanı adı verilen olayın içine sürüklendi. 1730’da patlak veren, bir bakıma halk ayaklanması sayılabilecek olayları bastıramayan İbrahim Paşa da-matlanyla birlikte padişahın gözünden düştü. III. Ahmed, ulemâdan İspirîzâde Ahmed Efendi ile Zülâlî Hasan Efendi gibi bazı kimselerin ve Patrona Halil ile Muslu Beşe gibi zorbaların ısrarı karşı­sında, çok sevdiği damadı İbrahim Paşa ile onun damatları Kaptanıderyâ Kay­mak Mustafa Paşa ve Kethüda Mehmed Paşa’yi feda etmek mecburiyetinde kaldı. 18 Rebîülevvel 1143 sa­bahı sarayda öldürülen İbrahim Paşa’nın cesedi damatlarının cesetleriyle bir­likte âsilere teslim edildi. İbrahim Paşa’nın cesedi İstanbul sokaklarında dolaş­tırılarak çeşitli hakaretlerden sonra par­çalanmış bir halde Sultanahmet Meydanı’nda III. Ahmed Çeşmesi civarına terkedildi.

İbrahim Paşa dirayetli, cömert, mütevazi, ileri görüşlü, yenilik taraftarı ve ha­miyetli bir kimse idi. Devrinin ulemâ, şair, edip ve sanatkârlarını korumakla ünlüdür. Akrabalarını fazlasıyla korur, kendisine rakip gördüğü kimseleri mer­kezden uzak tutmaya çalışırdı. Tarihe ve güzel sanatlara meraklıydı. Hat sana­tı ile de meşgul olmuş, Hafız Osman’­dan sülüs ve nesih meşketmişti. Ressam Ömer Efendi’den de ders görmüştü. En çok okuduğu kitap Naîmâ Târihi idi. Ay-nî’nin cİkdü’l-cümân iî târihi ehli’z-zamân’ı, Abdürrezzâk es-Semerkandî’-nin Matla u’s-sacdeyn”, Hândmîr’in Habîbü’s-siyer adlı eseri İbrahim Paşa zamanında tercüme ettirilmiştir. Yanyalı Esad Efendinin Aristo’dan yaptığı tercümeler İbrahim Paşa’ya ithaf edil­miştir. Devrin akademisi sayılabilecek, âlim ve kâtiplerden oluşan otuz iki kişi­lik bir ilim heyeti, onun sadâreti döne­minde 1725’te İstanbul’da kurulmuştur.

İbrahim Paşa birçok hayır eseri bırak­mıştır. Bunların en önemlileri Nevşehir’­deki cami. medrese, dershane, mektep, çeşme, sebil, han ve çifte hamam ile İs­tanbul’da Şehzadebaşfnda zevcesi Fat­ma Sultan ile birlikte yaptırdığı Dârül-hadis Mescidi, çeşme, sebil, kütüphane ve bunların gelir kaynağı olmak üzere Direklerarası’nı teşkil eden seksen iki vakıf dükkândır. Ayrıca Hocapaşa sem­tinde bir mektep ile bunun altında bir sebili, Sirkeci’de Yeni Postahane’nin ar­kasında Acı Musluk Mescidi civarında bir dârülhadis ve bir hamamı vardı. Bunlar­dan başka Sâdâbâd’da bir camii, Beşik­taş’ta Çırağan mevkiinde Beşiktaş Mevlevîhânesi yanında bir yalısı, İstanbul’da Yeniodalar içinde bulunan Orta Cami ya­nında ve Kuruçeşme’de, Kanlıca’da, Mîrâbâd ve Hünkâr İskelesi’nde, Sultaniye ve Yalıköyü ile Bahariye’de, Mîrâhur Köş­kü ile Eyüp civarında, Üsküdar’da Şemsipaşa’da, yine Üsküdar’da Malatyalı Ca­mii civarında, Çubuklu Camii yakınında, Feyzâbâd’da Mesire Çeşmesi gibi daha bazı yerlerde çeşme, sebil ve havuzlan mevcuttu. Ürgüp’te on kadar çeşmesi ve İzmir’de deniz kenarında, Mısır Çarşısı adıyla bilinen bir çarşısı vardı. Ayrıca An­takya’da, Rumeli’de ve Adalar’da vakıf bağ ve bahçeleri bulunuyordu.

Diyanet İslam Ansiklopedisi