Constantin Brancusi Kimdir, Hayatı, Eserleri, Hakkında Bilgi

25

BRANCUSI, Constantin (1876-1957)

Romen asıllı Fransız heykelci. Soyut heykel alanında çağdaş ve özgün bir üslup geliştirmiştir.

Romanya’da Pestisani’de doğdu. Varlıklı bir köylü ailenin çocuğu idi. Yedi yaşında evden kaçtı. On sekiz yaşında Craiova’da bir mobilyacının yanında çalışmaya başladı, aynı zamanda bir sanat okuluna yazıldı. 1891’de burs kazanarak Bükreş’te Güzel Sanatlar Akademisi’ne girdi. 1902’de Romanya’dan ayrıldı, önce Münih’e, bir süre sonra Fransa’ya geçti, 1904’te de Paris’e yerleşti. Burada Ecole des Beaux-Arts’a girdi. Daha sonra okuldan ayrılarak kendi bağımsız atölyesini kurdu. Modigliani ve Henri Rousseau gibi sanatçılarla tanıştı. I.Dünya Savaşı öncesi yıllarda , çeşitli ülkelerden sipariş alacak kadar tanındı. 1913’te New York’ta açılan Armory Show sergisine beş yapıtla katıldı. İlk kişisel sergisini de 1914’te New York’ta açtı. Prenses X adlı yapıtının 1920’de açılan Fransız Sanatı Sergisi’ne kabul edilmemesinden sonra, kendisine verilmek istenen her türlü ödülü geri çevirdi. Venedik ve Sao Paulo bienallerine Fransa adına katılmayı da reddetti. Yapıtlarını yalnız ABD’de sergiledi. Genellikle kendi içine kapalı bir yaşam sürdürdü, 1957’de Paris’te öldü. 1920’ierde yaptığı Sonu Olmayan Sütun adlı çelik heykeli 1937’de, doğduğu bölge olan Tirgu-Jiu’ye dikildi; 100. doğum yılı da Romanya’da Brancusi Yılı olarak kutlandı.

Brancusi, Paris’teki eğitimi sırasında Rodin’in doğalcı (natüralist) üslubunu başarıyla uygulamayı öğrenmiştir. 1906’da Societe Nationale deş Beaux-arts’da sergilediği yapıtlarında bu etki açıkça belli olur. Nitekim sergiyi gezen Rodin de bunu farkede-rek Brancusi’ye birlikte çalışmayı önermiştir. Brancu-si’nin bu öneriyi kabul etmemesi, kendine özgü üslubunu daha o sıralarda belirlemiş olmasından ötürüdür. 1900’lerde sanatta temel kuralların yeniden gözden geçirilmesine neden olan Afrika sanatı Paris’te yeni yeni keşfediliyordu. Brancusi bu akımdan etkilenen ilk sanatçılardan biri olmuştur. Savurgan Evlat, La Chimere gibi 1910’larda yaptığı heykeller soyut, yalın, dışavurumcu ve hatta fantastik biçimleriyle ilkel Afrika heykellerini çağrıştırır. Soyutlama tutkusu, onu “mutlak biçim”in ardındaki kalıcı ve evrensel değerleri aramaya yöneltmiştir. Bu yapıtlar onun kendine özgü mistisizmini ve alaycılığım da yansıtır.