Çok Evlilik-Poligami Nedir, Şartları, Ayetleri, Hakkında Bilgi

Çok Evlilik. Bu tabir aslında hem bir erkeğin aynı zamanda birden çok kadınla (polygamy. taaddüd-i zevcât). hem de bir kadının aynı zamanda birden çok erkekle (polyandry, taaddüd-i ezvâc) evli olması halini ifade eder. Ancak umumiyetle dinlerde ve be­şerî sistemlerde çok kocalılığın mümkün olmaması ve uygulamaların çok karılılık şeklinde görülmesi sebebiyle çok evlilik­ten genellikle çok kanlılık kastedilmek­tedir.

Toplumun hayat tarzı, gelenekleri, kül­türü, erkek-kadın nüfus oranı, ekonomik ihtiyaç ve imkân, sosyal statü, bölgesel şartlar gibi dış faktörlerle de yakından ilgili olan çok evlilik insanlık tarihinde yaygın bir geçmişe sahip bulunmakta­dır. Eski Bâbil ve Mısır’da yaşayanlardan Atinalılar’a, Hintliler’e, İranlılar’a, Türk-ler’e. Slavlar’a, Cermenler’e ve Anglosaksonlar’a varıncaya kadar birçok millet ve toplumda çok evliliğin uygulama alanı bulduğu bilinmektedir. Hammurabİ ka­nunlarında belirli şartlarla ikinci evliliğin meşru kabul edildiği görülür. Arkeolo­jik kazılarda ki bulgulardan. Anadolu’da da bazı durumlarda çok evliliğin uygu­landığı anlaşılmaktadır. Brahmanizm ve Zerdüştîlik gibi Doğu dinlerinde çok ev­lilik meşru kabul edilmiştir.

Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta çok evlili­ği yasaklayan bir hüküm yoktur. Kitâb-ı Mukaddes’te Hz. İbrahim, Hz. Yaküb, Hz. Dâvûd, Hz. Süleyman’ın ve İsrâiloğullan”nın diğer bazı peygamberlerinin çok kanlı olduk­ları belirtilmektedir. Yahudilik’te çok ev­lilik uygulaması Ortaçağ’a kadar devam etmiş ve ne Kitâb-ı Mukaddes’te ne de Talmud’da aksi yönde bir hüküm bulun­mamasına rağmen XI. yüzyılda Rabbi Gershom tarafından yasaklanmıştır. İn­cil’lerde de çok evliliği yasaklayan açık bir ifade mevcut değildir. Luther çok ev­liliğin caiz olduğunu açıkça belirtmiştir. Diğer bazı hıristiyan mezhepleri de çok evliliğe izin vermektedir; meselâ XVI. yüzyılda Almanya’da ortaya çıkan Anabaptistler bunlardandır. XIX. yüzyılda Ame­rika’da teşkilâtlanan Mormonlar sadece izin vermekle yetinmeyip çok evliliği “mu­kaddes ve ilâhî bir nizam” olarak kabul etmişlerdir. Yahudi ve hıristiyanlann bu­gün genellikle çok evliliğe karşı olmaları daha çok sosyal bir vakıa olarak kar­şımıza çıkmaktadır.

Çok evlilik, Câhiliye dönemi Arapları arasında da yaygın bir uygulamaya sa­hip olup evlenilen kadınların sayısı ko­nusunda herhangi bir sınırlama yoktu. Kabile ve ailelerin gücü ilk planda nüfu­sa dayandığından çok evlilik, iş gücünü arttıran ve savaşlar sebebiyle uğranılan nüfus kaybını telâfi eden tabii bir yol ol­masının yanında o günkü yerleşik ve gö­çebe Arapların hayat tarzının, kadın-er­kek nüfus oranının, gelenek ve kültürle­rinin bir sonucu idi. Hatta çok evlilik kuv­vet ve servetin, tek evlilikse zayıflık ve fakirliğin sembolü kabul edilmekte ve bu sebeple çok evlilik toplum içinde bir iftihar ve itibar vesilesi sayılmaktaydı.

İslâm dini tek evliliği teşvik etmekle birlikte prensip olarak çok evliliği yasak­lamamıştır. Ancak zorlaştırıcı birtakım kayıt ve şartlardan başka ona bir üst sınır getirmiş ve en çok dört kadınla ev­lenmeye izin vermiştir. Konu ile ilgili ola­rak Kur’ân-ı Kerîm’de, “Eğer velisi oldu­ğunuz mal sahibi yetim kızlara haksızlık yapmaktan korkarsanız hoşunuza giden kadınlarla İki, üç ve dörde kadar evlene­bilirsiniz. Şayet aralannda adaletsizlik yapmaktan endişe ederseniz bir tane al­malısınız veya sahip olduğunuz cariye­lerle yetinmelisiniz. Doğruluktan sapma­manız İçin en uygun olan yol budur”(Nisa 4/3) denilmektedir, öte yandan Hz. Peygamber, beş hanımla evli olarak İslâ­miyet’i kabul eden Nevfel b. Muâviye’ye birisini bırakmasını, sekiz hanımlı Kays b. Haris ile on hanımlı Gaylân b. Seleme’ye de dörtten fazla olan hanımlarını boşamalarını em­retmiştir.

İslâm âlimleri çok evliliğin hangi se­beplerle meşru kılındığı hususunda ba­zı değerlendirmeler yapmışlardır,

1- Mil­letlerin güçlü ve itibarlı olmalarında çe­şitli etkenlerin yanı sıra nüfusun önem­li rol oynadığı bir gerçektir. Tek başına yeterli sayılmamakla birlikte nüfus fak­törü olmadan güçlü millet olmak ve bü­yük devlet kurmak mümkün değildir. Bu hedefe ulaşabilmek için gerektiğinde çok evlilik yönteminin kullanılması sağlıklı bir yol olarak görülmüştür.

2- Savaşlar sebebiyle, hatta nüfus artışının tabii sey­ri sonucu bazan kadın nüfusu erkek nü­fusundan fazla olabilmektedir. Tarihte meydana gelen ve günümüzde tekrarlanan olaylar bu sosyal gerçeğin sürüp gideceğini göstermektedir. Kadın ve er­kek nüfusu arasındaki sayısal farklılığın tedbir alınmadığı takdirde birtakım sos­yal ve ahlâkî problemleri beraberinde getireceği muhakkaktır. Nitekim II. Dün­ya Savaşı’ndan 7 milyonluk bir insan kay­bıyla çıkan Almanya’da ortada kalan dul kadınların problemi uzun süre Alman sosyolog ve ahlâkçılarını meşgul etmiş ve tedbir olarak bir ara çok evliliğe izin verilmesi de düşünülmüştür.

3- Evlenip aile kurmanın amaçlarından biri de ço­cuk sahibi olmaktır. Kadındaki bir rahat­sızlık sebebiyle çocuk sahibi olamayan ailelerde meselenin çözümü, çok evliliğin uygulanmadığı toplumlarda boşanıp ye­niden evlenmeye bağlıdır. İslâm dini böy­le bir durumda erkeğin eşini boşaması yerine ikinci defa evlenmesini, hem birinci eş hem de toplum için daha insanî ve ahlâkî bulmaktadır.

4- Hemen hemen bütün toplumlarda azımsanmayacak sa­yıda erkeğin hiçbir hukukî ve ahlâkî so­rumluluk yüklenmeden fiilen birden faz­la kadınla ilişki kurduğu bilinen bir ger­çektir. Bu ilişkiye bazan samimi ve güç­lü bir sevgi, bazan da birinci eşle cinsî münasebette bulunmanın hem dinen hem de tıbben sakıncalı olduğu âdet ve lohusalık halleri veya başka durumlar sebebiyet vermekte, bu açıdan da söz konusu münasebet mazur görülebilmek­tedir. Bu sosyal realitenin aile ve toplum hayatında meydana getireceği olumsuz etkileri en aza indirmeyi amaçlayan İs­lâm dini çok evliliğe izin vermiş ve mev­cut oian bir fiilî durumu hukukî ve ahlâ­kî esaslara bağlamıştır.

İslâmiyet çok evliliği dört kadınla sı­nırladığı gibi belirli hukukî esaslara da bağlamıştır. Nitekim yakın akraba olan iki kadını bir nikâh altında toplamak mümkün değildir. Öte yandan kocanın eşler arasında adaletli davran­ması gerekir. Çok evliliğe izin veren âyet­te, “Aralarında adaletsizlik yapmaktan endişe ederseniz bir kadınla yetinmeli­siniz”(Nisâ 4/3) denilmektedir. Hz. Peygamber de, “Kimin iki hanımı olur da bunlardan birine farklı ilgi gösterirse kı­yamet gününde bir tarafı felçli olarak haşredilecektir” buyurmaktadır. Bu konuda şart ko­şulan adaletten maksat şeklî ve zahirî yönden gösterilen adalettir. Bu da eşle­re zaman ayırmada, bannma, yeme içme, giyim gibi aslî ihtiyaçlarını giderme­de ve bir koca olarak hüsn-i muaşeret­te eşit davranma şeklinde yorumlanmış­tır. İnsanın elinde olmayan kalbî bağlı­lık, söz konusu adaleti zedeleyici bir un­sur olarak görülmemiştir. Nitekim bir başka âyette, “Ne kadar istekli olsanız da kadınlar arasında tam âdil davran­maya güç yetiremezsiniz. O halde birisi­ne tamamen kapılıp diğerini askıya alın­mış gibi bırakmayın”(Nisâ 4/129) de­nilmek suretiyle kalbî temayülün söz ve davranışlara aksettirilmemesi istenmiş­tir. Hz. Peygamber’in hanımlarına karşı zahirî şartlar çerçevesinde adaleti uygu­ladığı ve. “Allahım! Benim gücümün da­hilindeki taksimim budur, gücümün haricinde kalan ve sadece senin tasarru­funda bulunan konularda ise beni mua­heze etme!” şeklinde dua ettiği rivayet edilmiştir. İslâm hukukçularının genel temayülü, âyette zikredilen ada­letin hukukî olmaktan çok dinen şart olduğu, eşlerine adaletli davranamayacağı hususunda zann-ı galibi olan kimse­nin birden fazla kadınla evlenmesinin di­nen caiz olmadığı yönündedir. Koca eşler arasında gözetmesi ge­reken adaleti açıkça ihlâl ediyorsa, hak­sızlığa uğrayan kadının mahkemeye baş­vurma hakkı vardır. Hâkim kocayı ada­letli davranmaya zorlar. Eğer aynı hal de­vam ederse kadının talebi üzerine. Mâlikî ve Hanbelîler’e göre, hâkimin onlan bir talâk-ı bâin ile boşama veya nikâh akdini feshetme yetkisi bulunmaktadır.

Çok evlilikle ilgili âyetin(Nisâ 4/3) devamında tek kadınla evlilik tavsiye edi­lirken gerekçe olarak zikredilen kaydı. “Bu sizin çoluk çocuğunuzun artıp geçim derdine düşmemeniz için en uygun yol­dur” şeklinde anlayan müfessir ve hu­kukçular da vardır. Bazı İslâm hukukçu­ları bundan hareketle Kur’an’ın çok ev­lilik için adaletli davranmanın yanı sıra “eşlerin nafakasını temin edebilecek ma­lî güce sahip olma” kaydını da getirdiği, bunun hukuken olmasa bile dinen şart olduğu görüşünü benimsemişlerdir.

Hanbelî mezhebine göre kadın nikâh akdinden önce kocasının ikinci bir hanım­la evlenmemesini şart koşabilir. Bu şar­ta uymaması halinde kocayı icbar etmek mümkün olmayıp ikinci hanımla kıyılan nikâh da sahih kabul edilmekle birlikte birinci hanım için nikâhının feshini ta­lep etme hakkı doğmaktadır. Öte yandan, “Bir hususun örf ve âdetçe kabul edilmesi açıkça şart koşul­ması gibidir” kaidesine göre bu konuda mevcut olan örfe riayet de gerekli görülmüştür. İbn Kayyim el-Cevziyye, “Bir erkeğin, eşleri üzerine ev­lenmeyen bir aileden olduğu farzediliyor ve âdetleri böyle devam ediyorsa bu âdet açıkça şart koşulmuş gibi geçerlidir. Ay­nı şekilde soyu, mevkii, sosyal durumu bakımından üzerine evlenilmeyeceği bi­linen bir kadın için de aynı durum söz konusudur demektedir.

Çok evlilik, çağımız İslâm dünyasında üzerinde özellikle durulan konulardan biridir. Bunun belli bir sisteme bağlan­ması için ilmî ve idarî çevrelerde çalış­malar yapan âlimlerin başında Muhammed Abduh gelir. 1899’da Mısır hü­kümeti Abduh’tan şer’T mahkemelerin durumu ve iyileştirilmesi hakkında gö­rüş istemiş, o da bazı tekliflerde bulun­muş, bu arada erkeklerin çok evlilik hak­kının sınırlandırılması konusunu günde­me getirmiştir. Abduh’a göre, “Eğer ara­larında adaletsizlik yapmaktan korkarsanız bir tane almalısınız… Doğru yoldan sapmamanız için en uygun olan budur”(Nisâ 4/3) ve, “Ne kadar uğraşsanız da kadınlar arasında âdil davranamazsınız”(Nisâ 4/129) mealindeki âyet­ler İslâm’da çok evlilik sınırını son dere­ce daraltmış, onu sadece gerçekten ih­tiyaç duyanlar için, adaletli davranma konusunda kendine güvenmek şartıyla zarureten mubah kılmıştır. İslâm huku­kunda zarar vermenin ve zarara zararla mukabele etmenin menedildiği, önceden zarara sebep olmayan bir uygulama son­radan buna sebebiyet veriyorsa bu uy­gulamayla ilgili hükmün değişmesinin gerektiği ve mefsedeti önlemenin mas­lahatı celbetmekten evlâ olduğu gibi hususlar göz önünde bulundurulduğu takdirde, adaletin gerçekleşmesinden endişe edil­mesi durumunda çok evliliğin kesinlikle yasaklanmasının mümkün olduğu sonu­cuna varılabilir. Abduh bu düşüncelerini bir raporla Mısır Adalet Bakanlığı’na sun­muş ve çok evlilik konusunun yeniden bir esasa bağlanmasını teklif etmiştir. Talebelerinden Reşîd Rızâ, Abduh’un gö­rüşlerinin böyle bir akdin bâtıl olduğu anlamına gelmediğini, buradaki mene-dilme keyfiyetinin geçici olduğunu ve akdin geçersizliğini gerektirmediğini be­lirtir. Ancak Abduh’un bu görüşü çağdaş İslâm âlim­lerinin çoğunluğu tarafından tenkit edil­miş, bunlar, çok evlilik ruhsatının kötü­ye kullanılmasının bunun tamamen ya­saklanmasını değil kötüye kullanılması­nın önlenmesini gerektirdiğini belirterek Abduh’a ait görüşün de çok evliliğin ta­mamen yasaklanması anlamına gelme­diğini söylemişlerdir. XIX. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı toplumunda da çok evlilik hak­kının belli kayıt ve şartlarla sınırlandırıl­ması konusu gündeme gelmiş, ıslahat taraftan bazı âlimler çok evliliğin dinen caiz bir hüküm olduğunu, caizin şer’î hü­küm olmayıp kanunî düzenlemeye konu olabileceğini, bu sebeple çok evliliğin bi­rinci eşin rızâsına, hâkim iznine veya belli şartlara bağlanmasının dinen de doğru olacağını ifade etmişlerdir. Huku­kî ve İktisadî âmiller kadar siyasî ve kül­türel âmillerin de etkisiyle XX. yüzyılda birçok İslâm ülkesinde benzeri tartış­maların gündeme geldiği görülmekte­dir. Çağdaş İslâm âlimlerinden Muham-med el-Medenî, 1958 yılında yayımladı­ğı bir makalesinde konu hakkında yeni bir görüş ileri sürmekte ve çok evlilikle ilgili âyetin tefsirinden yola çıkarak bu evliliğin mubah olabilmesi için kocanın eşler arasında adaletli davranmasının ve sonraki evlilik veya evlilikleri zaruri kılan bir sebebin bulunmasının şart ol­duğunu söylemektedir. Ancak tartışma­ya katılan diğer İslâm âlimleri, Medeni’nin söz konusu âyeti tefsir edişini isa­betsiz bulmuşlar ve ileri sürdüğü şartla­rın tahkik ve tesbitinin her zaman müm­kün olamayacağını, dolayısıyla uygulama alanında bir değer ifade etmeyeceğini ileri sürmüşlerdir. Ezher şeyhlerinden Mahmüd Şeltüt’e göre ise Asr-ı saadet’-ten itibaren sözlü veya uygulamalı ola­rak bize kadar ulaşan bütün haberler, adaletli davranma hususunda kendine güvenen her müminin çok evliliğe yönel­mesinin mubah telakki edildiğini gös­termektedir. Bunun için ilk eşin hasta veya kısır olması, ya da benzeri sebep­lerin bulunmasının gerekliliğini şart koş­mak mümkün değildir.

Mısır’daki Mecmau’l-buhûsi’l-İslâmiyye, 1965 yılında Kahire’de yaptığı ikinci kongresinde çok evlilik konusunu tartış­mış ve aralarında Abdülhalîm Mahmûd, Muhammed Ahmed Ferec es-Senhûrî, Muhammed Ebû Zehre. Muhammed Fâ­zıl b. Âşür, Muhammed Ali es-Sâyis ve Ali el-Hafîf gibi meşhur İslâm âlimlerinin de bulunduğu yirmi altı kişilik bir heyet, ittifakla, çok evlilik uygulaması­nın Kur’ân-ı Kerîm’in açık naslanyla ve bu naslarda belirtilen kayıtlar çerçevesin­de mubah olduğu sonucuna varmıştır.

XX. yüzyılda çok evlilikle ilgili olarak İslâm ülkelerinde yapılan bu doktriner tartışmalar ve getirilen öneriler, İslâm hukuk ekolleri ve hukukçuları arasında öteden beri mevcut olan görüş ayrılığı­nın da etkisiyle kanunî düzenlemelere de yansımıştır. Nitekim Osmanlı döne­minde çıkarılan 1917 tarihli Hukük-ı Aile Kararnamesi, kadının nikâh akdi esna­sında erkeğin evlilik boyunca tek zevceli kalması şartını koşabileceğini kabul etmiş, kararnamenin ilgasından sonra 1924 yılında kurulan Ahvâl-i Şahsiyye Komisyonu da çok evliliğin hâkim iznine bağlanması teklifini getirmiştir. Mısır hükümeti sosyal ıslahat programı çer­çevesinde. Muhammed Abduh’un yuka­rıda temas edilen görüşlerinin de etki­siyle, 1926 yılından itibaren birçok defa benzeri teşebbüslerde bulunarak çok evliliği hâkim iznine bağlamayı, hâkimin de evlenecek erkeğe, “ancak bu konuda iyi halinin ve ekonomik gücünün bulun­ması durumunda izin vermesi” kaydını getirmeye çalışmış, fakat bu hususta ha­zırladığı kanun tasarıları, bilhassa dinî çevrelerin şiddetli tepkisiyle karşılaştığın­dan kanunlaşma imkânı bulamamıştır.

Günümüz İslâm ülkelerinde çok evli­lik konusunda farklı kanunî düzenleme­ler ve uygulamalar vardır. En serbest şekliyle tatbik edildiği ülkelerin başında Suudi Arabistan gelirken Ürdün ve Mı­sır’da da diğer ülkelere nisbetle daha geniş bir çerçeve içerisinde uygulanmak­tadır. Suriye, Irak, Fas, Yemen, Endonez­ya dahil İslâm ülkelerinin çoğunda çok evlilik hâkimin izni, birinci eşin rızâsı, iyi halin ve eşlerini geçindirebilecek ekono­mik gücün ispatı, birinci eşte hastalık, kısırlık vb. bir durumun bulunması gibi birtakım şartlara bağlanmıştır. Pakistan’­da çok evlilik tamamen İlga edilmemişse de getirilen şartlarla oldukça ağırlaş­tırılmıştır. Tunus ve Türkiye’de ise tama­men yasaklanmıştır.

Çok evlilik konusu Batı dünyasında ağır şekilde eleştirilmiş, kadın-erkek eşitli­ğini ortadan kaldırdığı, kadın hak ve hür­riyetlerini engellediği, modern hayat tar­zını zedelediği, geri kalmışlığın ve ilkel­liğin bir kalıntısı olduğu söylenmiş, İs­lâm ülkelerinde de bazı çevrelerce aynı görüşler tekrarlanmıştır. Bu arada bazı Batılı düşünürler aksine açıklamalarda bulunarak çok evliliğin meşrûlaştırılmasının gerektiğini, sosyal, ahlâkı” ve eko­nomik açıdan örnek bir sistem olduğu­nu söylemiş, uygulamada Batılılar’ın ço­ğunun tek evlilikle yetinmediğini, reali­tede gayri meşru yoldan çok evliliğin bu­lunduğunu belirterek bu sistemi kına­yanları iki yüzlülükle itham etmişlerdir. Konu İle ilgili olarak Alman filozofu Schopenhauer ile Fransız hekimi ve psikolo­gu Gustave Le Bon’un ilginç düşüncele­ri vardır.

Prensip olarak tek kadınla evliliği tav­siye eden İslâm dininin çok evlilik husu­sundaki tutumunu eleştirenlerin çoğu öyle anlaşılıyor ki konu ile ilgili hükmü yeter derecede bilmemekte ve bazı şart­lara bağlı olarak verilen müsaadeyi dinî bir emir ve zorunluluk zannetmektedir­ler. Evlilik dışı ilişkiler hususunda mü­samahakâr olan eleştiricilerin meseleyi sadece kadın haklan açısından ele alma­ları da İsabetli değildir. Aslında çok evli­lik uygulamasının bütün kadınların aley­hine bir durum olduğu söylenemez. Çün­kü tek tek fertler açısından bakıldığın­da çok evlilikten zarar gören kadınlar ol­duğu gibi kadının kendisi de dahil olmak üzere bundan faydalanan fertler ve ce­miyetler de vardır. Toplumlarda zanne­dildiğinden çok daha yaygın olan birden fazla kadınla ilişki kurma olayında prob­lem hukukî bir statüye kavuşturulma­dığı takdirde ikinci kadın çeşitli haklar, sosyal baskı ve benzeri yönlerden zarar gördüğü gibi ilk hanım da gayri meşru yollara başvuran bir erkeğin eşi olma­nın çeşitli sıkıntılarını çeker. Ayrıca bu tür ilişkileri yürüten erkeğin, doğacak çocukların, dolayısıyla aile müessesesi ve toplumun da çeşitli problemleri söz konusudur. Çok evlilik İslâm’ın ihtiyaç halinde, belli kayıt ve şartlarda kullanı­labilen bir müsaadesi, toplumda denge­yi sağlayan ve bazı problemleri çözen bir çözüm şekli ve bir tür “sosyal sigor­ta” olarak kabul edilmelidir. Esasen müslüman toplumlarda öteden beri tek ev­liliğin hâkim olması, tahminen % 10’u geçmeyen bir oranın çok evliliğe yönelip bunların da genelde ikinci evlilikle yetin­mesi bunu göstermektedir. Diğer taraf­tan çok evliliğin kanunen yasaklandığı İslâm ülkelerinde bu uygulama belli oran­da da olsa fiilen devam etmekte, bu fiilî durumun yol açtığı mağduriyetlerin de kanunî tedbirlerle giderilmesine çalışıl­maktadır. Temelde dinî müsaadeye ve iki taraflı rızâya dayanan çok evliliğin şeklî ve kanunî düzenlemelerle önlenmesi ye­rine İslâm hukukunun kendi yapısı ve tedbirleri içerisinde kayıt ve şart altına alınması, müslüman toplumların sosyal olgusuna ve yapısına daha uygun görün­mektedir.

Çok evlilik meselesine kadın – erkek eşitliği açısından yaklaşanların içinde, bu konuda erkeğe tanınan hakkın kadı­na tanınmadığını söyleyenler de vardır. Selim yaratılışı bozulmamış hiçbir insa­nın kabul edemeyeceği çok kocalılık uy­gulamasına İslâm’ın olumlu bakması dü­şünülemez. Yalnız kadın-erkek ilişkileri bakımından değil aile ve toplum ilişki­lerini düzenleyen nesep, nafaka, miras vb. hukuk kuralları bakımından da son derece sakıncalı olan bu durum esasen tarih boyunca bazı Eskimo, Hint ve Af­rika kabilelerindeki sınırlı uygulama dışında taraftar bulmamıştır.

Çok evlilik konusunda Hz. Peygamber’in özel bir durumu olduğu şüphesizdir. Onun hayatının sonlanna doğru dokuz hanımı bir nikâh altında toplamış olması, bazı araştırmacılar tarafından dünyevî zevk­lere düşkünlükle yorumlanmak istenmiş ve konuyla ilgili bazı iddialar ileri sürül­müştür. Kendisinden önceki birçok pey­gamberin uygulamalarına, yaşadığı dö­nemle içinde bulunduğu çevrenin gele­neklerine uyarak birden fazla kadınla ev­lenen ve evlât sahibi olan Hz. Peygam­ber’in çok evlilik sebeplerini şöylece özet­lemek mümkündür:

1- Hz. Peygamber’in ilk evliliği, kendisi yirmi beş yaşında iken kırk yaşında olan ve yetimleri bulunan dul bir kadınla olmuştur. Hz. Hatice ile olan bu beraberliği yirmi beş yıl sürmüş, hayatnın bu zinde döneminde başka bir kadınla evlenmemiştir. Onun vefatının ardından birkaç yıl yalnız yaşadıktan son­ra elli beş yaşında bir dul olan Şevde ile evlenmiştir. Daha sonra da Hz. Âişe dı­şında evlendiği kadınların hepsi duldu. Bütün gençlik ve olgunluk çağını kendi­sinden on beş yaş büyük dul bir kadınla geçiren Hz. Peygamber’in evliliklerini be­şerî zevklerini tatmin için yaptığını söy­lemek mümkün değildir.

2- Çok evliliği dört kadınla sınırlandıran âyet nazil ol­duğunda Hz. Peygamber dokuz hanım­la evli bulunuyordu. Âyet gereği, dört­ten fazla hanımla evli olanlar dört tane­sini seçmek zorundaydı. Bu durumda kocalarından ayrılan kadınların başka erkeklerle evlenmeleri mümkün olduğu halde Hz. Peygamber’in eşleri mümin­lerin anneleri sayıldığından boşanmaları halinde başkalarıyla evlenmeleri söz ko­nusu değildi(Ahzâb 33/53). Bu se­beple Resûl-i Ekrem’e has bir ruhsat olmak üzere hanımlarını nikâhı altında tutmasına izin verilmiştir.

3- Son peygam­berin getirdiği yeni vahiy şüphesiz erkek­ler kadar kadınları da ilgilendiriyordu. Kadınlara yönelik tebliğlerde Hz. Pey­gamber’in hanımları eğitici ve öğretici görevi ifa ediyorlardı. Özellikle kadınlara has olup erkeğe sormaktan kaçınacak­ları şeyler hususunda Resül-i Ekrem’in hanımları birer ilim ve fetva mercii olarak hizmet görüyordu. Bu alanda Hz. Âişe’nin özel bir yerinin olduğu bilinmektedir. Hz. Âişe Resûlullah’ın ölümünden sonra her yaştan insanların, bilhassa kadınla­rın rahatlıkla başvurdukları bir merci ol­muştur. Kendisine uzak bölgelerden ba­zı kişiler de mektupla başvurarak soru­lar yöneltirlerdi. Hz. Âişe bunlara yazılı olarak cevap verirdi.

4- Bu genel amaç ve sebeplerin dışında Hz. Peygamber’in, eş­lerinin hemen her biriyle ilgili özel ev­lenme sebepleri de bulunmaktadır. Bun­lar arasında, kocasının ölümü üzerine dul ve desteksiz kalan ve İslâm’a bağlılıkta sebat eden sahâbî kadınları hima­yesine alma, onları ödüllendirme(Mese­lâ Şevde bint Zem’a, Zeyneb bint Huzeyme, Hind bint Ebû Ümeyye), Araplar’ın içinde yerleşmiş yanlış anlayışları değiş­tirmede fiilen öncülük etme(Meselâ Zey­neb bint Cahş), ashabın ileri gelenleriyle, köklü Arap kabileleri ve komşu topluluklarla akrabalık kurarak İslâm toplu­munun bütünleşmesini sağlama(Mese­lâ Hafsa bint Ömer b. Hattâb, Ümmü Habîbe bint Ebû Süfyân, Safiyye bint Huyey) gibi amaç ve sebepler sayılabilir. Nite­kim İbn Hacer, Hz. Peygamber’in çok ev­lilik yapmasının temelinde Arap kabileleriyle akrabalık kurmak, bu yoldan onların kalbini kazanmak ve nübüvvetin ko­numunu güçlendirmek, erkeklerin bile­meyeceği birçok dinî hükmün eşleri va­sıtasıyla müslüman kadınlara ulaşması­nı sağlamak gibi amaçlar bulunduğunu söylemektedir.

Diyanet İslam Ansiklopedisi