Çocuğa İsim Koymak, İslamda Haram, Helal, Mekruh İsimler

İslâmî eserlerde çocuğa ad koymanın zamanı üzerinde durulmuş ve bazı riva­yetlerde doğumunun üçüncü, bazıların­da ise yedinci günü ad koymak için en uygun zaman olarak gösterilmiştir. Bu­nunla beraber Hz. Peygamber’in Mâriye’den doğma oğlu İbrahim için, “Bu gece bir oğlum doğdu, ona dedem İb­rahim’in adını verdim” dediği, dolayısıyla doğumun birinci günü ad koyduğu bilinmekte ve bu yöndeki rivayetler diğerlerine nisbetle daha sahih kabul edilmektedir.

Bir defa bile olsa sesi duyulduktan son­ra ölen çocuğa ad konulacağına, yıkanıp kefenlendikten ve namazı kılındıktan sonra defnedileceğine dair Ebû Hanîfe’nin içtihadı ile, ölü doğsa bile ona ad konup yıkanacağını belirten Ebu Yusuf’un kanaati, çocuğa doğduğu gün ad konulmasının gerekli olduğunu gös­termektedir. Ad koymak için hadislerde tavsiye edilen akîka kurbanı kesilecekse bunun doğumun yedinci gününe kadar tehir edilebileceği, böyle bir me­rasim yapılmayacaksa daha önce ad koymanın uygun olacağı belirtilmiştir.

İslâm’da çocuğa ad seçme ve ad koy­ma hakkı babaya aittir. Baba ölmüş ve­ya hukukî tasarruflarda bulunmaktan menedilmişse bu hakkı anne kullanır. Doğumundan önce babasını kaybeden Hz. Peygamber’in adı annesi tarafından Muhammed olarak seçilmiş ve bu ad dedesi tarafından konulmuştur. Çocuğa ad seçilirken gayet titiz davranılması gerektiğini belirten Hz. Peygamber, “Siz kıyamet gününde hem kendi adınızla, hem de babalarınızın adıyla çağırılacak­sınız; bu sebeple kendinize güzel ad­lar koyun” buyurmuştur. İslâm hukukçuları bu nevi hadisleri dikkate ala­rak ad seçimi ile ilgili bazı hükümler tesbit etmişlerdir.

Müstehap isimler

Söyleniş ve mâna güzelliği taşıyan, Allah dostlarını hatır­latan adlardır. Hz. Peygamber, Allah’a kulluğu ifade eden Abdullah ve Abdurrahman gibi isimlerin Cenâb-ı Hakk’ı memnun edeceğini söylemiş, çocuklara peygamber adlarının veril­mesini tavsiye etmiş ve kendi adı­nın da -künyesiyle birlikte olmamak şar­tıyla- alınabileceğini ifade etmiştir. Onun bu tavsiyeleri müslümanlar arasında bu nevi isimle­rin geniş çapta yayılmasını sağlamış­tır. Türkler Hz. Peygamber’e karşı duy­dukları derin hürmet ve sevgi sebebiy­le, onun adını aynen almayı bir nevi say­gısızlık kabul etmişler ve Muhammed adını Mehmed şeklinde söylemeyi uy­gun görmüşlerdir. Yine ona nisbet edi­len Ahmed, Mahmud, Hâmid ve Musta­fa adlarının müslümanlar arasında çok yaygın olduğu bilinmektedir.

Haram isimler

Allah’tan başkasına kul­luk mânası taşıyan isimleri ad olarak koymak haram sayılmıştır. İslâm’ın mu­kaddes saydığı şeylere kulluk mânası taşıyanlar da böyledir. Nitekim Hz. Peygamber, Abdülkâ’be (Kâ’be’nin kulu) ad­lı birinin ismini değiştirmiştir. Cenâb-ı Hakk’a mahsus olan isimlerin, “Abd” kelimesiyle birlikte olmayarak insanlar için kullanılması, zahirî mânada da olsa tevhid inancını zedeler mahiyette görüldüğünden tas­vip edilmemiştir. Arap olmayan müslümanların ve özellikle Türkler’in Rauf, Kadîr vb. isimleri kullanmaları, Abdürraûf, Abdülkadîr terkiplerini telaffuz etmenin güçlüğünden kaynaklanmış ol­malıdır. Araplar’ın Abdullah yerine Abduh adını kullanmasına benzeyen bu isim kısaltması tevhid inancını zedeleyi­ci bir mahiyet taşımaz.

Mekruh isimler

Hz. Peygamber, putpe­restliği andıran ve İslâm âdabına uyma­yan adların değiştirilmesini tavsiye et­miş, kendisi de “İsyankâr” anlamına ge­len Âsiye adındaki bir kızın is­mini Cemîle. “Elem, keder” anlamına gelen Hazn adlı bir sahâbînin adını da Münzir olarak değiştirmiştir. Peygam­ber’in hanımlarından olan Zeyneb’in ve ayrıca Ümmü Seleme’nin kızı Zeyneb’in adlan Berre idi. Resûlullah “Cömert, dü­rüst, itaatkâr” demek olan bu ismin bir insanın kendini tezkiyesi anlamına gel­diğini söyleyerek onlara Zeyneb adını vermiştir. Ayrıca Firavun, Kârûn gibi zalimlerin adlarını almayı da menetmiştir. Tâhâ, Yasin gibi bazı sürelerin başında bulunan harfleri isim olarak kullanmak da hoş karşılanmamıştır.

Hz. Peygamber’in bazı isimleri umu­lan iyiliklere işaret sayması (bk. tefe’ül) sebebiyle olmalıdır ki Türk toplumunda çocuğu yaşamayan bazı aileler son do­ğan çocuklarına Yaşar, Dursun, çok ço­cuğu olanlar sonuncusuna Yeter, Son­gül, yalnız kız çocuklarına sahip olanlar da Döndü, Döne gibi adlar koyarak te­fe’ül etmişler ve bu mânaların çocukla­rında gerçekleşmesini arzulamışlardır. Bunda herhangi bir mahzur görülmemiştir.

Mubah isimler

Haram ve mekruh sayı­lan adların dışında kalan isimler mubah sayılır. Cebrail, Mîkâil gibi melek isimle­rinin alınması mubah sayılmış, ancak İmam Mâlik’in bunu uygun görmediği rivayet edilmiştir. Allah’a mahsus isim­lerden olmakla beraber kullarda da bu­lunması arzu edilen âdil, nasır, cevad gibi vasıfların yalnız başına ad alarak alınması mubahtır. Milliyet bakımından Arap olmayan müslüman kişilerin adla­rı da İslâm inanç ve ahlâkına ters düş­medikçe değiştirilmemiştir. Selçuk, Al­parslan gibi adlar bu kabildendir. Karahanlı Sultanı Satuk Buğra Han müslü­man olunca Abdülkerim, oğlu Baytaş da Mûsâ adını almışlardır. Bugün Müs­lümanlığı kabul eden herkes, kendisine müslüman muamelesi yapılması isteği ve gayri müslimlere benzememe dü­şüncesiyle adını değiştirmekte ve bir müslüman adı almaktadır.

Hz. Peygamber’in birden fazla adının bulunduğunu bizzat belirtmesi, bir kimsenin birden fazla adı­nın olabileceğini göstermektedir. Çocu­ğa ad koyarken, Peygamber’den rivayet edildiğine göre, sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunur. Nitekim Hz. Peygamber’in, torunu Hasan’ın adını koyarken kulağına ezan okuduğu bilinmektedir. Böylece çocuğun ku­lağına ilk defa İslâm’ın şiarı olan kelime-i tevhid ile birlikte kendi adı söylen­miş olur. Bu konu fıkıh kitaplarının “aktaka” bölümünde ele alınarak işlenmiştir.