Christopher Falzon – Foucault ve Sosyal Diyalog

20. yy’ın ikinci yarısı Batı düşünüşünde bir büyük değişmeye “öznenin ölümü”, ya da “insanın ölümü” ifadesiyle özetlenebilecek bir değişmeye tanıklık etti. (s. 1)
Descartes’tan itibaren modern dönemde insanlar kendilerine, Ortaçağ’ın Tanrı’sının yerine ikame edebilecek, temel teşkil edici rolü oynama görevi yüklemişlerdi. (s. 3)
Hümanist özneye yöneltilmiş en ciddi saldırılardan bazılarını bulduğumuz yer, son zamanların Fransız düşüncesidir. (Deleuze, Derride, İrigaray, Lyotard, Foucault Vs.) (s.3/4)
Metafiziği terk etmek, özne felsefesinin ötesine uzanmak, yalnızca üniter metafiziğin değil, aynı zamanda parçalanmanında ötesine uzanmaktadır. İnsanın ölümü bir birbirleriyle mukayese edilemez dünya görüşler ibolluğuyla karşı karşıya kalacağımız anlamına gelmez, o daha çok kaçınılmaz şekilde düyalogun ortasında varolan bir şey olarak kendi kendimizi kavrayışımıza götüren yolu açar. (s. 6)
Gerçekten de insanlar belki de form-verici varlıklar olarak tanımlanabilirler. Fakat biz, dünyayı evcilleştirerek şekillendirme mücadelesi veriyor olsak da, dünyanın hiçbir zaman kavranamayacağının veya bütünüyle organize edilemeyeceğinin farkına vardığımızda metafizik düşünmeden kesinlikle koparız, dünya her durumda kavrayışımıza direnir. (s. 7)
İnsani varlıklar çevrelerine bütünüyle egemen olamazlar ve daima, bizzat insani varlıklar olmaları yüzünden tarihsel değişmeye ve dönüşüme tabii kalırlar. İnsnlara çeşitli sosyal düzen formları empoze ediliyorsa da onlar basitçe içinde varoldukları hayat formlarını yeniden üretmekle tatmin olmazlar. Onlar, empoze edilen kurallara direnebilir, onları çiğneyerek aşabilir, yeni düşünce ve eylem biçimleri yaratabilir ve sonra onları empoze edebilirler, sıraları geldiğinde bu yeni organizasyon formları direniş ve çiğneme eylemiyle karşı karşıya kalabilirler ve dolayısıyla bu süreç, kendisi vasıtasıyla hayat formlarının hem doğduğu hem de dönüşüme uğrarıldığı sürekli açık uçlu bir diyalogdur. (s. 16/17)
Egzistensiyalizm bir tanrı vergisi düzenin nostaljisini taşır ve saçma ve anlamsız bir dünyaya terkedilişimize fazla önem atfeder.
O ekstrem bir modernist narsizm formu, radikalleşmiş bir Kantçılıktır. (s. 19)
Egzistensiyalist özgürlük, kendi kendimizi bütün dünyevi etkilerden kurtarmamızı ve kendi kendimizi mükemmel hale getirmemizi gerektiren imkansız bir taleptir. (s. 19)
Ötekini bildiğimiz veya kavradığımız ölçüde bu bilginin, bizim kendi aktivitemiz içinde değil, aksine ötekinin bize saydam kendini ifşaası ya da açılması yoluyla ortaya çıktığının anlaşılmasıdır. Bu durumda öteki kendisini bütünüyle bize empoze eder. Herşeyi içermeye başlar ve biz bütünüyle onun etkisi altına girer ve ona tabii hale geliriz. (s. 56)
Yalnızca kendimizi reddetmek yoluyla ötekine..
bu durumda Heidegger’in Varlık’ına nüfuz edebiliriz. Varlık’ın kendisini bize sunması ya da açması için sabırla ve pasif şekilde varlığın söz’ünü beklemeliyiz. (s. 56)
Biz dünyayı dünyanın dışında bilen özneler olarak değil, dünyanın temas ettiği ve etkilediği somut, aktif insani varlıklar olarak organize ederiz. (s. 61)
Deleuze’e göre Nietzsche, Hegel’in totalleşen tarihsel diyalektiğinin yerine birbirleriyle gerilim ilişkileri içindeki bir güçler çokluğu olarak kendi güç yorumunu ikame ettiği için Hegelci resmi aşmanın araçlarını sağlar. Bu aynı zamanda Foucault’nun hümanizmden kaçma çabalarını enforme eden bir yorumdur. (s. 67)
Ötekine açıkken ve diyaloga girmişken ötekine açık olduğumuzu çok iyi bildiğimiz içindir ki güvenlik ve istikrarı terkeder kendimizi riske ve belirsizliğe açmak zorunda kalırız. Ötekine açık olmak cesaret ve olgunluk gerektiren bir görevdir. Başka bir söyleyişle buradaki zorluk epistemolojik bir zorluk değil, ahlaki (moral) bir zorluktur. (s. 141)

Çeviren: Hüsamettin Arslan
Paradigma, 2001