Çatışma Teorisi Ralf Dahrendorf

Çatışma Teorisi Ralf Dahrendorf

Ralf Dahrendorf (1929-     ) Ham­burg’da bir Alman politikacının oğlu olarak dünyaya geldi. 1944­45 yılları arasında toplama kampı­na kapatıldı. Felsefe ve filoloji ça­lıştığı Hamburg Üniversitesi’nde (1947-52) okuyan Dahrendorf, Kari Popper’ın fikirlerinden etkilendi ve London School of Economics’de sosyoloji alanında lisansüstü eği­timi yaptı. Dahrendorf, Palo Al- to’daki İleri Araştırmalar Merke- zi’nde çalıştıktan sonra, Saarland, Hamburg, Tübingen ve Constance üniversitelerinde dersler verdi. Alman siyasetiyle ilgilendi. Özgür Demokratik Partiye katıldı ve Ba­den VVürttemberg Landtang (1968-70) ve Bundestag (1969-70) üyesi oldu. Parlamento Dışişleri Komisyonu Sekreterliği ve Avrupa Ekono­mik Topluluğu Komisyonu Üyeliği dâhil bir dizi önemli görevde bu­lundu. 1974’te London Schools of Economics’in müdürlüğüne atan­dı. Ertesi yıl ‘Yeni Özgürlük’ üzerine bir dizi ders verdi ve 1982’de Sir unvanıyla ödüllendirildi.

Dahrendorf un sosyolojik ilgileri çok çeşitli ve farklıdır. O, özellikle sosyal sınıflara, çatışma teorisi ve rol teorisine yoğunlaşarak, Alman­ya’da demokrasiden dünyanın modernleşmesine kadar birçok farklı konuyla ilgilendi.

Dahrendorf’un temel çalışmaları şöyle sıralanabilir:

  • Sanayi Toplumunda Sınıf ve Sınıf Çatışması (1959)


  • Almanya’da Toplum ve Demokrasi (1967)
  • Yeni Özgürlük (1975)
  • Yaşam Şansları (1979)

FİKİR

Toplumsal düzen ve değişmenin temelini konsensüsten ziyade ça­tışmanın oluşturduğu fikri birçok farklı sosyolojik yaklaşımın, özellikle Marx ve VVeber’in teorilerinin anahtar bir özelliğidir. Ralf Dahrendorf çatışma teorisini daha ileri götürür. Marx ve Weber gibi, o da sınıf çatışmasını sanayi toplumlarında sosyal değişmenin temel dinamiği olarak tanımlar. Ancak o, Marx’tan farklı olarak, analizini üretim araç­larının mülkiyetine sahip olma ve olmama üzerine değil, güce ve özelde otorite konumlarına katılma ve bu konumlardan dışlanma üzerine kurar. Bu yaklaşım, ayrıca, Talcott Parsons’ın ve işlevselci sosyoloji okulunun konsensüs teorilerine doğrudan bir alternatif olarak geliştirilmiştir. Onlar sosyolojik analizin toplumsal dayanışma ve değer uzlaşmasına odaklanması gerektiğini öne sürerken, Dah­rendorf analizin değişme ve çatışmaya yoğunlaşması gerektiğini belirtir.

Bir organizasyonda gücü elinde tutan, kararlar alan, ücret ve is­tihdamı belirleyen ve kaynakların dağılımını yapan insanlar vardır. Bu güç kişisel olmayıp, onu elinde tutan kişinin konumuna bağlıdır. Bu görevliler bir otoriteye -VVeber’in deyimiyle ‘meşru güce’- sahipler­dir. Güç sahipleri kendi konum, otorite ve kontrollerini sürdürme peşindeyken, güç veya otoriteye sahip olmayanlar onu elde etmeye -veya en azından, güç kullanımına katılmadıkları durumlarda direnç göstermeye- çalışırlar. Bu yüzden, istikrar içindeki demokratik top- lumlarda bile sürekli bir güç mücadelesi vardır: otorite konumunda bulunanlar -hatta okul müdürleri veya başbakanlar bile- memur ve öğrencilerden ya da muhalif politikacılar ve seçmenlerden gelebile­cek sürekli bir direnişle yüz yüzedir. Bu güç mücadelesi, Bakanlar Kurulu ve Parlamentodan bölge tenis kulübündeki -ve hatta evde- ki(!)- rekabet ve çatışmalara kadar, toplumun her düzeyinde gerçek­leşir:

Dahrendorf için, otorite bireylerde değil meşru güç konumlarında bulunur; otorite konumları bu konumların sahiplerine güç sağlar ve tâbi olanlardan onlara itaat etmeleri beklenir. Otorite, tâbi konumda- kileri kontrole ve onları zorlayacak yaptırım gücüne ihtiyaç duyar. Fakat otorite konumları sabit değildir ve kişi belirli bir konum veya

İişkide egemen durumdayken, bir başkasında tâbi konumda olabilir. Örneğin, kendi ülkesinde tüm gücünü elinde bulunduran bir siyasal Bder uluslararası bir mahkeme karşısında soykırım suçlamalarıyla veya insanlığa karşı işlenmiş suçlarla ilgili hesap verebilir.

Otorite dağılımın yarattığı egemen ve tâbi konumlar düşüncesi Dahrendorfu çıkar grupları ve çıkar ilişkileri kavramlarını geliştirmeye yöneltmiştir. Her ilişki veya organizasyonda otorite konumundakiler statükolarını sürdürmeye, tâbi konumdakiler de değiştirmeye çalışır­lar. Onların ilişkilerinin temelini sürekli bir çıkar çatışması oluşturur – ve bazı durumlarda bu ilişkileri zayıflatır. Bu çıkar çatışması çoğu kez gizli olabilir, ancak otoritenin veya en azından otorite konumundaki kişinin meşruluğu sorgulanmaya başladığında çatışma açık hale gelebilir -hatta açık savaşa dönüşebilir. Dahrendorf üç grup tipi ayı­rır: yarı-gruplar, çıkar grupları ve çatışma grupları. Bu grup tiplerini ayrıca gevşek ilişkiler, ortak çıkarlar, toplumsal düzene fiilen meydan okuyan gruplar biçiminde yeniden sınıflandırır. Dahrendorf, Marx’ın aksine, ‘lümpen proletarya’nın nihayetinde ve kaçınılmaz olarak bir çatışma grubuna veya devrimci bir sınıfa dönüşeceğine inanmaz. Koşulların elverişli olması gerekir.

Bu yüzden Dahrendorfun teorisinde, çatışma, sürekli bir güç dengesi sayesinde statükonun temelini oluştururken, aynı zamanda toplumsal değişme ve gelişme yaratma potansiyeline sahiptir. Ça­tışmanın yoğun olduğu yer ve zamanlarda değişim köklü olabilir; ancak şiddet eşlik ettiğinde değişimin ani olması ihtimali yüksektir.

Güç sahipleriyle ondan yoksun olanlar arasındaki bu sonu gelme­yen mücadeleler, sadece bireyler kendi çıkarlarını korumanın ve geliştirmenin tek yolunun kollektif eylem olduğunu gördüklerinde sınıf çatışmasına yol açabilir. Bu sınıf çatışması farklı derecelerde yaşanabilir ve greve giden sendikalardan gösteri yapan baskı grupla­rına kadar farklı biçimler kazanabilir. Sadece en uç durumlarda kol­lektif eylem sınıf çatışması veya devrim biçiminde patlak verir. Ancak Dahrendorfa göre, bu tür bir sınıfsal dayanışma, benzer şekilde, sözgelimi ekonomik refah dönemlerinde bireysel ilerleme fırsatları doğduğunda, bireyler arasındaki rekabet sonucunda bozulabilir. Nitekim Marx kapitalist toplumlarda sanayileşmenin artışıyla birlikte sınıf dayanışması ve çatışmasının da artacağını öngörürken, Dahren­dorf gelişmenin aksi yönde olacağını öne sürer: teknolojik gelişmeyle birlikte işçi sınıfı giderek farklılaşacak ve bölünecek, “makineleşme daha kompleks hale geldikçe vasıflı tasarımcılar, inşaatçılar, bakım ve onarım elemanlarına ihtiyaç artacaktır”. Bu artan uzmanlaşmayla beraber, işçi sınıfı ücret, statü ve becerilerdeki farklılaşmalar yüzün­den, birleşmekten çok büyük bir farklılaşma ve bölünmeye uğraya­caktır. İşçi sınıfının farklı düzeyleri -vasıflı, yarı vasıflı ve vasıfsızlar- arasındaki rekabet, muhtemelen benzer şekilde, orta sınıf ve işçi sınıfı arasındaki rekabetten bile yoğun hale gelir. Hatta Dahrendorf, iddia­sını daha da ileri götürerek, “eskisi gibi işçi sınıfından söz etmenin anlamlı olup olmayacağı bile kuşkulu hale gelecektir” der. Bu yüzden, Dahrendorf’un çizdiği toplum resmi kişi, grup, organizasyon ve sınıf düzeyinde sonu gelmeyen bir çatışmalar resmidir. Güç sahipleri ve ondan dışlananlar arasında, egemenler ve tâbi konumdakiler arasın­da kaotik ve görünüşte tesadüfi bir çatışma vardır. Ancak bu çatışma amaçsız değildir.

  • İlk olarak, çatışma toplumu bir arada tutar. Dahrendorf için, toplumsal bütünleşmenin temeli, Parsons’ın öne sürdüğü gibi uzlaşma değil, aksine baskı, yani otorite konumundakilerin kit­lelere boyun eğdirme gücüdür. Gerçi onun görüşünde toplum­sal çatışma bütün toplumlarda her zaman görülse bile, tarihin büyükçe bir bölümünde, bu çatışma temel değerler ve kurum­lar üzerinde bir ölçüde fikir birliğiyle veya en azından çatışmala­rın varlığının kabulüyle sınırlı kalmıştır. Çatışma nadiren bütün topluma yayılır, nadiren şiddetli bir devrimle sonuçlanır. Örne­ğin, sendikalar ekonomik ve sınaî anlaşmazlıklarda greve gider­ler; zira onların doğrudan siyasal arenaya girmeleri meşru bir davranış olarak görülmeyecektir.
  • İkinci olarak, çatışma demokraside zorbalığı ve gücün kötüye kullanımını engellemenin, bireysel haklar ve hukukun gücünü artırmanın ve güce sahip olanlar üzerinde kontrolü sürdürme­nin temel mekanizmasıdır. O otorite konumunda olanları kont­rol altında tutar ve sıradan vatandaşı güç konumundakileri sor­gulamaya ve bazen onlara direnmeye teşvik eder.

Bu yüzden, Dahrendorf için, sürekli çatışma sadece normal ve kaçı­nılmaz olmakla, sadece kademeli olarak ve ara sıra gerçekleşen radi­kal toplumsal değişmelerin kaynağı olmakla kalmayıp, toplumsal düzen ve bütünleşmenin de temelidir -kaos ve düzen arasında sonu gelmeyen bir gerilim vardır. Dahrendorf, bu yüzden, konsensüs ve çatışma teorileri arasında bir köprü kurmaya ve çatışma teorisini mülkiyet ve gelir dağılımı üzerinde bir mücadele kadar otorite ko­numunda bulunanlar ve bulunmayanlar arasında bir mücadele ola­rak da güncelleştirmeye çalışır.

KAVRAMSAL GELİŞİM

1960’lar ve 70’lerin yoğun sosyal ve politik çatışmaları -öğrenci is­yanları, grevler, endüstriyel kargaşa ve kitlesel işsizlik- ortasında, Dahrendorf un analizi, sınıfsal ayaklanmalar ve muhtemel devrimler üzerine daha radikal ve Marksist öngörüler karşısında yetersiz gö­ründü. Hatta o gerici olmakla suçlandı. Ne var ki, 1980’ler ve 90’lardan dönüp geriye bakıldığında, Dahrendorf’un öngörülerinin bazı açılardan neo-Marksistlerin daha radikal yaklaşımlarından daha güçlü ve doğru olduğu görülmektedir.

1970’lerin proleter devrim hazırlığı yapılan ve işçi sınıfının yeni teknoloji ve büyük sermaye karşısında işleri ve ücretlerini savunmak için bir araya geldiği çatışmalarından uzak olan İngiliz İşçi Sınıfı, son on-onbeş yıldır bir ayrışma ve bölünme içine girmiştir. Hatta en klâsik işçi sınıfı mücadelelerinde, yani madenciler mücadelesinde (1985) ve 6000’in üzerinde matbaa çalışanının işsiz kaldığı kriz döneminde (VVapping, 1985) bile, işçi sınıfı birliği sağlayamadığı gibi, sendikalar da sürekli kan kaybetmişlerdir. Daha ziyade, güçlü muhafazakâr hü­kümetin desteğiyle kapitalizm yeniden ilerlerken, yeni makineler kullanıldı, istihdam düşürüldü ve işçiler bozguna uğratıldı, kapitalizm ve Rupert Murdoch yeni bir güç kazandı.

Dahrendorf’un öngördüğü gibi, 1980’lerdeki refah dönemi hem bireysel olarak hem de grup düzeyinde ilerleme konusunda daha büyük ekonomik ve toplumsal fırsatlar yarattı: bunun en çarpıcı ör­neği en üstlere doğru tırmanan sosyal yaratıklar Yuppie’lerdir. Gele­neksel sınıfsal formasyonlar çözülmektedir ve işçi sınıfı, özellikle yeni teknolojiler, endüstriyel hizmetlerin gelişimiyle ve nüfusun kuzeyden güneye, iç-kentlerden (inner-city) banliyölere doğru kaymasıyla kü­çülmekte ve parçalanmaktadır. Yeni ‘sınıfsal’ sınırlar istihdam/işsizlik, özel/kamusal konut, eğitim ve sağlık tüketimi ve özel mülkiyet ve hissedarlık temelinde oluşmaktadır.

Dahrendorf’un çatışma teorisi, bu yüzden, üretim araçları mülki­yetine sahip olup olmamayla ilgili çatışmalardan ziyade, yurttaşlık hakları, çevre, iskân ve refahla ilgili meseleler, nükleer güç vb.ne dayalı ‘modern’ çatışmalar konusunda daha fazla açıklama sunmak­tadır. Şimdilerde, büyük sermaye kadar bürokrasi de protestoların hedefidir.

Dahrendorf’un yeni-Weberci analizi sadece bir sosyal çatışma ve sosyal bölünme açıklaması sunar. Ancak bu analiz şu konularda başa­rısız kalmıştır: [1]

temellerine ilişkin ayrıntılı bir analiz geliştirmekte. Bu yüzden, toplumsal düzen organize bir yapıdan çok bir tesadüf meselesi olarak görünür, lan Craib’in (1984) gösterdiği gibi, Dahrendorf, tâbi konumdakilerin otorite konumundakilere her zaman karşı çıkamayabileceklerini kabul ederken, onların bir eylemden zi­yade bir başkasını niçin seçtikleri konusunda çok az açıklama sunar. Dahrendorf un bunun bir bireysel seçim meselesi olduğu şeklindeki cevabı yapısal bir teori açısından yetersiz görünmek­tedir. İngiltere’de VVestergaard ve Resler gibi neo-Marksistler Dahrendorf un “Marx’ın teorisi artık çağdaş toplumlara uygula­nabilir olmaktan uzaktır” iddiasına karşı çıkarlar. Onlara göre, sınıf mücadelesi hâlâ temel toplumsal çatışma biçimi ve sınıf da onun ardındaki ana dinamik güçtür.

  • Toplumsal çatışma konusunda işlevselcilik ve hatta Mark- sizm’dekine benzer bir eylem programının, çözüm önerilerinin olmayışı. Aksine, çatışma sadece doğal ve kaçınılmaz bir olu­şum olarak görülür. Tıpkı yapısal-işlevselciliğin düzen ve istikra­rı aşırı vurgulamakla eleştirilmesi gibi, çatışma teorisi de çatış­ma ve değişmeyi gereğinden fazla vurguladığı için eleştirilmiş­tir. İronik olan, işlevselciliğe yapılan eleştirilerin çoğunun aynı ölçüde çatışma teorisine de yöneltilmesidir: Dahrendorfun sis­temler ve yapılara vurgusu, kavramsal totolojileri, birey aktörün rolü ve önemini değerlendirme başarısızlığı. İroniktir ki, aynı şe­kilde Dahrendorfun düşüncelerinin çoğunun kaynağının ça­tışma teorisinin babası Marx’ın görüşlerinden ziyade yapısal- işlevselcilik olduğu düşünülür. İşlevselcilik gibi onun teorisi de, sosyolojinin hem değişme ve düzeni hem de çatışma ve kon­sensüsü ele alan ve tanımlayan bir teoriye ihtiyacını karşılaya­mamakla eleştirilmiştir.

Nitekim, Dahrendorfun analizi 1960’ların Marksist toplumsal çatışma ve parçalanma yaklaşımlarına gerçek bir alternatif sunarak ortaya çıkarken, analitik derinlikten yoksunluğu bu analizin sosyolojik etkisi ve kullanımını sınırlamıştır. Ancak yine de, çatışma teorisinin çizdiği resim görünüşte kontrol altında olmayan sürekli kaos içindeki bir toplum resmidir. Böyle bir resmi onaylamak zordur, tıpkı yapısal- işlevselcilerin çizdiği mükemmel bir toplumsal düzen ve uyum res­minde olduğu gibi. Çatışma teorisi diğer teorilerin tutarlılığı ve kap­samlılığından yoksundur ve bu yüzden modası geçmiş ve sonuç olarak kullanım süresi dolmuş görünmektedir.

[1] Güç ve otorite yarışının dışında kalan toplumsal çatışmaların