Cassâs’ın “Ahkâmu’l-Kur’ân”ı

57

Cassâs’ın “Ahkâmu’l-Kur’ân”ı: Hanefî mezhebinin meşhur fakihlerinden Ahmed b. Ali, Ebû Bekr er-Râzî el-Cassâs el-Hanefî 305/917 de Rey şehrinde doğmuş, zamanın siyâsî ve ilmî merkezi olan Bağdat’a gidip İslâmî ilimleri öğrenmiş ve sonunda Bağdat’taki Hanefî âlimlerinin başkanlığına kadar yükselmiştir. Bu vazifesine ölümü olan 370/981 tarihine kadar devam etmiştir.

Cassâs, zamanında fıkıh, hadis ve dil sahasında şöhrete ulaşmış olan âlimlerden ders almış, kendisini İslâmî ilimler alanında yetiştirmiştir. O, her şeyden önce dirayetli bir fakîhtir. Müfessir ve muhaddis olan yönü de eksik değildir. Bazı kaynaklar onu, fakîhlerin tabakalarından “Ashab-ı Tahrîç” den daha üst mertebede olan “el-Müctehidu fi’l-Mes’ele” mertebesinde görmektedirler. Müellifimiz, dinden inhiraf, zulüm ve haksızlık karşısında feveran eden ve sözünü esirgemeyen bir karakter yapısına sahiptir. Halifenin başkadılık teklifini kabul etmemiştir. Ona yapılan Mûtezîlîlik ithamının kabule şayan yönü yoktur. Zira onun bu fırka ile ilgisinin olmadığı “Cassâs ve Fıkhî Tefsiri” adlı eserde delilleriyle ortaya konulmuştur. Bağdat’taki Hanefilerin başı olması sebebiyle Cassâs’tan istifâde etmek için, çeşitli İslâm memleketlerinden kendisine akın akın talebeler gelmiş, pek çok talebe yetiştirmiş ve aralarından tanınmış fakihler çıkmıştır.

Cassâs’ın telif ettiği eserler, onun keskin zekâsının, kuvvetli muhakemesinin ve meselelere olan vukufunun meyveleridir. Tefsiri ve diğer bir iki telifi dışındaki eserleri, Hanefî mezhebinin ileri gelen müçtehidlerinden İmam-ı Muhammed, et-Tahâvî, el-Hassâf, el-Kerhî gibilerin muhtasar olan eserlerinin şerhi mahiyetindedir. Böyle muhtasar eserleri şerhedebilmek, ancak mezhebin derinliklerine ve inceliklerine vâkıf olan kimseler tarafından mümkün olabilir. Kaynaklarda Cassâs’ın on iki eseri zikredilmektedir.

Onun son telif ettiği, tüm ilmini, tercübesini ve maharetini kullandığı ve diğer eserlerinin bir muhassalası olan “Ahkâmu’l-Kur’ân” inin değeri ve yeri büyüktür. Cassâs bu tefsirinde, Kur’ân âyetlerini sıra ile ele alır. Âyetler, sûre içindeki sıralarına göre takip edilmekle beraber, sadece ahkamla ilgili olanlarına temas eder. Bu bakımdan tefsirinde ele aldığı âyetlerin sayısı 1050 kadardır.

Ahkâmu’l-Kur’ân’da kaynak olarak kullanılan eserleri, tefsir, hadis, fıkıh, lugât ve târih olmak üzere başlıca beş grupta incelemek mümkündür. Müellifimiz Şâfii’nin ve Tahâvî’nin Ahkâmu’l-Kur’ân’larının bizzat adını vermek suretiyle onlardan istifâde etmişse de;

…gibi genel ifadelerden de anlaşılacağı üzere, birçok tefsirden istifade etmiş olduğu anlaşılmaktadır. Yine bu tefsirde, mevcut olan hadislerin büyük bir kısmı, Abdulbâki b. Kân’î’den (ö. 351/962) rivayet edilmektedir. Bundan başka et-Taberânî (ö. 360/971), Da’lec b. Ahmed b. Da’lec (ö. 351/962) ve el-Hâkim en-Neysâbûrî (ö. 405/1014) gibi meşhur hadisçilerden faydalanmıştır. Fıkhî yönde, kendinden önce gelmiş olan bütün fıkhî mezheb imamlarından istifâde etmiştir.

Cassâs’ın lügat ve nahiv kaynakları el-Kisâî, Ali b. Hamza, ei-Esma’î, el-Ferrâ, Yahya b. Ziyâd, Ebû Ubeyde, el-Müberred, el-Ahfeş, ez-Zeccâc, Sa’leb gibi Arap dili ve edebiyatındaki şöhretlerdir.

Tefsirinde zaman zaman tarihî kaynaklara temas eden Cassâs, kitapların ismini vermeksizin diyerek genel atıflarda bulunmaktadır.

Yine de tarih kitaplarının ismini vermiyorsa da, istifâde ettiği Muhammed b. ishâk (ö. 151/768); el-Vâkıdî, Muhammed b. Ömer (ö. 207/823) gibi tarihçilerin ismini zikretmektedir.

Her müfessir gibi, Cassâs’ın da “Ahkâmu’l-Kur’ân” in bir rivayet ve bir de dirayet yönü olduğu unutulmamalıdır. Rivayet yönünü göz önünde bulunduracak olursak, Cassâs âyetleri tefsir ederken herşeyden önce Kur’ân’ın kendisine, daha sonra da Hz. Peygamber’den gelen hadislere, sahabe ve tabiîlerin sözlerine müracâat etmiş, âyetlerin sebebi nüzullerini, nâsih ve mensûh oluşlarını ve kıraat farklılıklarını nazarı dikkate almıştır. Yalnız onun diğer müfessirlerden farkı, Kur’ân’ın ahkama dâir olan âyetlerinin üzerinde durmasıdır. O, böylece Kur’ân’ın âmeli ve hakikî cephesini ortaya çıkarmaya çalışmıştır. Kur’ân’ın mânâsı kapalı olan âyetlerinin, başka bir âyetle açıklaması yoluna, bu ahkâm tefsirinde sık sık rastlamak mümkündür.

Kur’ân’ın ahkam âyetleri genellikle küllî ve mücmel olduklarından, onlar Hz. Peygamber’in tefsirine en fazla muhtaçtı. Cassâs, Hz. Peygamber’in izah, tefsir ve açıklamalarından geniş bir şeklide istifâde etmiş, hemen her âyetin tefsirinde hadislere başvurmuştur. Müellifimiz, hadisler için umumiyetle  gibi ayrı bir başlık kullanarak, konu ile ilgili bulabildiği bütün hadisleri bu başlık altında toplamıştır. Cassâs, Hz. Peygamber’in tefsirinin Kur’ân karşısındaki değeri üzerinde durmuş ve bu tefsiri, Kur’ân’ın kendisinden sâdır olmuş gibi ka­bul ederek, şöyle demiştir:

Bu ifâdeden anlaşılıyor ki, Cassâs’a göre “Hz. Peygamber’in açıklamaları, Allah’ın vahiyleridir. Onun sözleri, Kur’ân’da geçen Allah’ın emirlerinin açıklanmasından ibarettir. Bu bakımdan bize, ancak ona itaat etmek ve emirlerine tâbi olmak düşer.” Sünnet ile tefsire önem veren Cassâs’ın bu yöne, erkeğin karısı üzerindeki haklarını sayarken vermiş olduğu hadisleri örnek verelim:

“İnsanoğlunun yine kendi cinsine secde etmesi doğru değildir. Eğer böyle birşey doğru olsaydı, üzerlerindeki hakkın büyük ve ağırlığından dolayı, kadının kocasına secde etmesini emrederdim. Nefsimi yedi kudretinde tutan Allah’a yemin ederim ki, bir kadın, başından ayağına kadar cerahatli ve irinli yaralar içinde olan kocasının bu yararlarını yalasa yine de onun hakkını ödemiş olamaz”, “Bir adam hanımını yatağa davet eder de, kadın kabul etmezse ve bu sebeple kocası ona kırgın olarak gecelerse, melekler sabaha kadar o kadına lanet eder”, “… Ey kadınlar dikkat edin, kocanla aranın nasıl olduğuna bak, muhakkak ki o senin cennet (e) veya cehennem (e) girmenin (sebebi) dir.” “Bir kadın kocası yanında olduğu vakit, ramazan hâricinde, bir gün dahi nafile oruç tutamaz. Ancak onun izni olursa o başka.”

Bu haberleri verdikten sonra Cassâs, “İşte bu haberler ve aynı mânâya delalet eden âyetler, nikâh akdinin, gerektirdiği hususlarda (haklarda) erkeğin, kadına öncelikleri olmasını vâcib kılar” demektedir.

Cassâs, Ahkâmu’l-Kur’ân’ında, âyetleri tefsir ederken, genellikle şöyle bir yol takip eder:

Cassâs, âyetleri Kur’ândaki sırasına göre fıkhî başlıklar altında ele alıp inceler. Bu bakımdan eser ilk bakışta bir fıkıh kitabını andırır.

Her âyetten sonra onun kısa bir izahını yapar veya delâlet etmiş olduğu mânâları bir iki cümle ile ifâde eder.

Bazen, âyeti verdikten sonra hemen onunla ilgili olan veya ona açıklık getiren âyetleri sıralar.

Bazen de,  âyette açıklanması gereken garib  bir kelime varsa, onun hakkındaki görüşleri verir; sonra da şiirle istişhâd ederek kendi tercihini ortaya koyar, ayrıca, kıraat, sarf, nahiv veya belagatla ilgili bir durum varsa onu da açıklar.

Bazen de, âyetten hemen sonra, eğer varsa sebebî nûzûlüyle ilgili rivayetleri sıralar.

Eğer âyette nesh söz konusu ise bu husustaki görüşleri de öncelikle verip kendi tercihini belirtir.

Bazen de âyetten hemen sonra konu ile ilgili olarak Hz. Peygamber’den gelen hadisleri sıralar.

Bundan sonra da, eğer ihtiyaç duyarsa bazen  gibi bir başlık kullanarak, bazen de böyle bir başlık kuilanmaksızın âyetle ilgili oiarak, sahabe, tabiîn ve daha sonrakilerden gelen görüşleri zikreder.

Sonra da diyerek, ileri sürülen görüşlerin içinden kendi tercihini veya şahsî re’yini delillere dayandırarak, ortaya koyar; veya seleften gelen bu görüş ve kanaatler arasında aslında bir ihtilâf söz konusu olmadığını savunarak onları uzlaştırıp birleştirme yoluna gider.

Eğer ele alınan âyetin ihtiva ettiği hükümler hakkında, mezhepler arasında bir ihtilâf varsa, onlara da uzun uzun yer verir.  başlığını kullanarak önce diyerek kendi mezhebinin, daha sonra da diğer mezheplerin görüşlerini zikreder.

Kendi mezhebinin görüşlerini diğer mezhepler karşısında müdafa edip, onların görüşlerini çürütmeye çalışır. Bunun için de başlığı altında naklî delillerini, başlığı altında da aklî delillerini sıralar.

Eğer muhalifler tarafından ileri sürülen veya ileri sürülmesi mukadder sorular veya itirazlar varsa onları başlığıyla zikredip diyerek, cevaplandırmaya ve onları çürütmeye çalışır.

Cassâs’ın bir de veya gibi başlıklar altında ele aldığı âyetin ihtiva ettiği hükümleri veya delâlet ettiği mânâları sıralaması vardır ki buralarda, onun bir âyetten birçok hüküm ve muhtelif mânâları bulup çıkardığı görülür. Bu hüküm ve mânâların çokluğu yanında herkesin aklına gelmeyecek enteresan görüşler dikkati çeker.

Cassâs, yeri geldikçe kendisi ve okuyucuları için duâ eder. Bazen de uzun uzun anlattıklarını, sonunda hulâsa edip, kısaca bir özet vermesi de, onun tefsirinin özelliklerinden biridir.

Bu sayılan hususlar her zaman aynı sıra halinde takip edilmediği gibi, hepsine de yer verilmemekte, bazen de biri veya bir kaçı ile yeğnilmektedir.

Cassâs, Hz. Peygamber’in bir kelimeyi kullanışından istifade ederek onunla âyeti açıklamaya çalışmıştır.

“Sana kadınların ay halini sorarlar, (ey Peygamber) onlara de ki: O bir ezadır (pisliktir). Onun için hayız zamanında kadınlardan (cinsî münasebet yapmaktan) ayrılın” âyetinde geçen “Ezâ” kelimesinin mânâsını, Hz. Peygamber’in “Birinizin ayakkabısına ezâ (pislik) bulaşınca, onu yere sürtsün ve namazını kılsın. Çünkü toprak onun temizleyicisidir” haberinde geçen “Ezâ” kelimesinin kullanılışından istifâde ederek tefsir etmiş ve âyette geçen ezanın, pislik, necaset mânâsına geldiğini söylemiştir.

Cassâs’ın âyetlerin iniş sebeplerinden de geniş şekilde istifâde ettiği görülür. Zaten âyetlerin nüzul sebeplerini iyi bilmenin âyetlerin anlaşılmasında mühim bir rol oynadığı bilinen bir hakikattir. Bu konuya da bir örnek vermekle yetinelim:

Bakara Sûresi’nin 178. “Maktuller hakkında size kısas farz kılındı; hür ile hür, köle ile köle…” âyetinin iniş sebebi ile ilgili olarak Şâ’bi ve Katade’den şu haberi nakleder.

“İki Arap kabilesi arasında çatışma çıkmıştı. Onlardan biri ötekinden daha üstün ve zengin idi. Bu sebeple (üstün olanlar diğerlerine) biz ancak bizim bir kölemiz karşılığında sizden bir hür ve bizden bir kadın karşılığında sizden bir adam öldürülmesine razı oluruz” dediler. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyeti inzal buyurdu.

Cassâs, Kur’ân-ı Kerîm ile kurulmaya başlamış olan yeni İslâm cemiyetinin gelişmesinin bir icâbı olarak, emir ve nehiyleri ihtiva eden bazı âyetlerin, Allah tarafından yürürlükten kaldırılıp yerine yenilerinin konulması yani neshedilmesi meselesine de ehemmiyet vermiştir. Neshin tarifindeki ihtilaflar, bu konuda gelen rivâyetlerdeki farklılıklar, sünnetin Kur’ân’ı neshedip, edemeyeceği gibi hususlar, nesh konusunu ihtilafllı ve karmaşık bir hâle getirmiştir. Nesh konusu sadece hüküm ifade eden âyetlerde bahis konusu olduğundan, bu konu fıkhî tefsirde önemli bir yer işgal eder. Cassâs, neshi kabul etmeyenlere zaman za­man tefsirinde hücum etmekte ve bunlardan kıblenin tahvili ile ilgili olarak geçen âyetleri zikrettikten sonra:

“…Bütün bu âyetler Hz. Peygamber’in önceleri Ka’be’den başka bir yere doğru namaz kıldığına ve daha sonra ona (Ka’beye) doğru namaz kılmaya başladığına delalet eder” Bu da, “Hz. Peygamber’in şeriatında ne nâsih ne de mensûh vardır” diyenlerin sözünü bâtıl kılar” demektedir.

Cassâs, sünnetin de bir vahiy mahsûlü olduğunu hatırlatarak, onun Kur’ân’ı neshedebileceğini söyler:

“Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: O, kendiliğinden konuşmaz, o kendine vahyedîlen vahiyden başka bir şey değildir.” Bu sebeple, Kur’ân’ın hükmünün sünnetle neshi, Allah’ın vahyi ile nesihtir, Hz. Peygamber’in kendi tarafından değil…”

Müellifimize göre, mütevâtir derecesine ulaşmayan haberi vâhidfe Kur’ân âyetinin neshi caiz değildir.

Cassâs, bu fıkhî tefsirinde, yeri geldiçe kıraat farklılıklarına da temas etmiş; gerek hüküm İstinbatında ve gerekse âyetlerin mânâlarının açıklanmasında bu farklılıklardan istifâde etmiştir. O, çeşitli okuyuşları sadece vermekle kalmamış, onlar arasanda tahlil ve tercihlerde bulunmuş, her okuyuşa göre âyetin aldığı mânâyı vermeye çalışmıştır. Bu hususta Cassâs’ın eksik bıraktığı taraf, kıraat sahiplerine ve senedlerine yer vermemiş olmasıdır.

Nisa Sûresi’nin 25. “…Onlar evlendikten sonra bir fuhuş irtikâb ederlerse, o vakit üzerlerine hür kadınların cezasının yarısı verilir” âyetini tefsir ederken, Ebû Bekr, elifin fethası ve zamması ile okundu. İbn Abbas, Sa’id b. Cübeyr, Mücâhid ve Katâde’den rivayet edildiğine göre zamma ile okunur ve “Evlendikleri zaman” mânâsını ifade eder. Ömer, İbn Mes’ud, eş-Şa’bî ve İbrahim’den rivayet edildiğine göre elifin fethass i!e okunur ve mânâsı da “Müslüman oldukları zaman” demektir. el-Hasen de “Cariyeyi hem evlilik hem de İslâm muhsan kılar demiştir.” diyor.

Cassâs, bu görüşlerden sonra, kendi re’yini şöyle belirtir; “Söz konusu lafzının her iki mânâya da ihtimali ve selefin onu her iki mânâya da bizzat te’vil etmiş olmaları sebebiyle, onunla “İslâm” veya “Nikâh veya evlilikten” her ikisinin birden murad edilmiş olması mümteni değildir.

Şu ana kadar Cassâs’ın tefsirinin rivayet yönünü ele aldık. Halbuki onun tefsirinin dirayet yönü daha ağır basmaktadır. Kendisi muhtelif vesilelerle re’yin ve içtihadın lüzumuna işaret etmekte ve nassların sadece zahirine saplanıp kalanları tenkid etmektedir. Bununla beraber, onun aşırı bir re’y taraftan olduğu anlaşılmamalıdır. Usûl-ü fıkıh, fıkıh, kelâm, lügat, sarf, nahiv ve belagat gibi ilimlerden istifade etmiş ve bunların ışığında kendi görüş ve tercihlerini yapmış­tır.

Ahkâmu’l-Kur’ân’ında bol bol hadislere müracaat eden Cassâs, onların sahih ve sahih olmayanlarını ayırabilmek için dirayete dayanan hadis usûlü yollarından istifade eder, bazı hadislerin tenkidine girişir. Birbirine zıt gibi görünen bazı hadisleri uzlaştırmaya çalışır ve onlardan birini tercih etme yoluna girer. Ahâd haberler dinde hüccet olarak kullanılmakla beraber kesin bir ilim ifade etmezler. Fakat sonradan birçok kimse tarafından hüsnü kabul görmüş olan bazı âhâd haberler mütevâtir haber hükmündedir.

Kur’ân, hadislerden ve bunların dışında, başka hangi kaynaklardan nasıl hüküm çıkarılabileceğine dâir metod ve kaideleri belirlemeye çalışan fıkıh usûlü ilminden, tefsirinde, Kur’ân’ın sadece ahkâm yönünü konu alan ve âyetlerden ahkâm çıkarmaya çalışan Cassâs’ın dirayete dayanan bu ilimden istifade ettiği şüphesizdir. O, sadece istifade etmekle kalmamış, tefsirine mukaddime olarak, bir de usûlü fıkıh yazmıştır. Cassâs bunun sebebini Ahkâmu’l-Kur’ân’ına başlarken şöyle izah eder:

“… Bu kitabın başında bir mukaddime takdim ettik. Bu mukaddime, mutlaka bilinmesi gereken bir takım bilgileri ihtiva ediyordu: Bunlar, tevhid esasları ile bilinmesine ihtiyaç duyulan ön bilgilerdi. Bunlar da, Kur’ân’dan ana istinbatı ve onun delâletleriyle, lafızlarındaki ahkâm çıkarılmasının yolları ve Arabın deyişleriyle lugâvi isimlerin ve şer’i ibarelerin muhtelif kullanışîardaki durumlarıdır.

Müellifimiz tefsirinde usûl konularına, fırsat buldukça temas etmiş, âyetlerden ahkâm çıkarırken, usûlünde koymuş olduğu prensiblere sâdık kalmış ve tefsirinde, usûl kitabının tatbikatını gerçekleştirmiş ve ona sık sık atıflarda bulunmuştur. Fıkıh usûlü açısından Cassâs’ın bu tefsin iki yönden incelenebilir. Biri, mezhebinin kabul etmiş olduğu, Kur’ân ve hadis dışındaki, diğer hüküm kaynaklarının meşruiyetini her fırsatta ispata çalışması… Cassâs, tefsirinde, Kur’ân’da ve hadisde hükmü bulunmayan hususlarda mezhebince muteber olan, icmâ, kıyas, istihsân, şer’u men kablena gibi ikinci derecedeki şer’i hüküm kaynaklarının meşruluğuna, lüzumuna ve önemine her fırsatta temas eder. İkincisi ise, usûlünde ortaya koyup geniş bir şekilde ele aldığı çeşitli usûl kaidelerine dayanarak âyetlerden ahkâm çıkarması…

Şüphe yoktur ki Cassâs, bir fakîh olması ve tefsirinde sadece ahkâm âyetlerini ele alması sebebiyle, fıkıh usûlü kaidelerinden geniş bir şekilde faydalanmıştır. Meselâ, Nisa Sûresi’nin 43. “Ey imân edenler, siz sarhoşken, ne söyleyeceğinizi bitinceye kadar ve cünûb iken de -yolcu olmanız müstesna-güsledinceye kadar, namaza yaklaşmayın” âyetinin tefsirinde, âyette geçen kelimesinin şarap sarhoşluğu mu yoksa uyku sarhoşluğu mu olduğu hakkında, ihtilâfları belirttikten sonra, kendi görüşünü şöyle ifade eder:

“Burada, sarhoşluğun mânâsı hakkında yapılan tevillerin doğrusu, onun, iki sebeple şaraptan olma bir sarhoşluk olduğudur. Birincisi, uyuyan veya uykudan gözleri kapanan bir kimse sarhoş diye isimlendirilemez. Şaraptan sarhoş olan kimse hakikaten sarhoş diye isimlendirilir. O halde lafzın, aslına hamledilmesi gerekir. Bundan dolayı, onun aslından vaz geçilip mecaza hamlediimesi ancak bir işaretle caiz olabilir.” O halde müellifimiz herhangi bir lafız; mecaza, ancak bir delaletle hamledilebilir kaidesini yukarıdaki misalde olduğu gibi, yeri geldikçe uygulamaktadır.

“Âyetin bir sebep üzerine nazil olmuş olması, lafzın umuma şâmil olmasına mani değildir.”

“Tahsis ancak bir delâlete dayanılarak yapılabilir”,

“Bir şey kendisine atfedilemez”,

“Her hangi bir nassa ancak onun gibi bir nasla ilâve yapılabilir. Çünkü nassa yapılan her hangi bir ilâve onun neshini gerektirir.” Cassâs zikrettiğimiz bu fıkıh usûlü kaidelerini tefsirinde birçok defa kullanmıştır.

Cassâs’ın Aikâmu’l-Kur’ân’ırun en ağır basan tarafı, şüphesiz fıkhî yönüdür. Kur’ân’dan hükümler çıkartabilmek iyi bir ilim, sağlam bir içtihad melekesi ve tercübesi ile mümkündür. Kur’ân ahkâmının bir kısmı herkesin anlayıp kavrayabileceği şekilde açık olmakla beraber, onun büyük bir kısmı ancak, müctehitlik vasfına ulaşmış âlimler tarafından anlaşılabilecek şekildedir. Cassâs da bu durumu tefsirinde şöyle hülasa eder:

“…Çünkü, Yüce Allah yapılmasını istediği hükümleri Kur’ân’da şu yollardan biri ile zikreder: Bazen naslarla (açıkça); bazen açıkça değil de, istenilen mânâya delâlet etme yoluyla; bazen muhtelif mânâlara ihtimali olan bir lafızla ki bu mânâlardan bazıları daha açık ve daha evladır; bazen de muhtelif mânâları içine alan müşterek bir lafızla ki bu durumda murad edilen mânâya ulaşabilmek için başka bir delile dayanmaya ihtiyaç vardır. İşte bu şekillerin hepsi de Kur’ân’da bulunmaktadır”

Müfessirimiz zikrettiği bu yollardan biri ile veya bir kaçı ile ele aldığı her âyetten az veya çok hükümler çıkarmış ve ilmî şahsiyetini göstermiştir. Cassâs’ın âyetlerden çıkarmış olduğu hükümler, ekseriya birden fazla, bazen de tahmin edilenin üstündedir. Meselâ, Mâide Sûresi’nin 6. âyetinden (abdest ayetinden) tam 71 tane hüküm çıkarılmaktadır. O, bu hükümleri evvela tafsilatıyla anlatmakta ve sonrada bunları özetlemektedir.

Cassâs, mezhebine taassûb derecesinde bağlı bir kişidir. Nitekim bu eserini de, kendi mezhebini diğer mezheplere karşı müdafaa etmek ve Hanefî fıkhının üstünlüğünü ispatlamak gayesi ile yazdığı anlaşılmaktadır. Müellifimiz, mezhep imâmı Ebû Hanifeye son derece saygılı ve hürmetkardır. Mezhebi içindeki diğer imamların delilleri ne kadar kuvvetli olursa olsun, Ebû Hanife’ninkini tercih eder. Bu bakımdan, zaman zaman güç durumlarda kaldığı ve zorlamalar yaptığı görülür. Mezhebinin içindeki diğer imamları rahatça tenkit edebildiği halde, Ebû Hanife’yi bir iki yer hâriç, hiç tenkit etmez. Onu tenkide mecbur kaldığı bir kaç yerde de, gayet yumuşak ve üstü kapalı bir ifâde kullandığı dikkati çeker. Cassâs’ın her şeye rağmen Ebû Hanife’yi müdafaa etmeye çalıştığı meselelerden bazıları da şunlardır:

“Bir kızın, velisinin izni olmadan, kendisini evlendirip evlendiremeyeceği meselesinde, Ebû Hanifenin evlendirebileceği yolundaki içtihadı”

“Kesilen bir hayvanın karnından çıkan yavrunun da kesilmesinin şart olup olmadığı meselesinde, Ebû Hanife’nin onun da kesilmesini şart koşması”, Onu tenkid etmeye çalıştığı yerlerde ise “O, böyle değil şöyle demek istemiştir” veya “Onun bu görüşü, o gün için geçerli idi. O da bugüne erişmiş olsaydı böyle düşünmezdi” gibi yumuşak ve kapalı ifadeler kullanmaktadır.

Cassâs, eserinde geçen fıkhî meselelerde, sadece kendi mezhebinin görüşleri ile yetinmemekte, diğer mezheplerin, fakihlerin görüşlerine ve delillerine de yer vermektedir. Bu bakımdan, Cassâs’ın Ahkâmu’l-Kur’ân’ınm bir “Hilâfiyât” görünümü arzettiğini söyleyebiliriz.

Müellifimiz, diğer mezheplerin ve fakihlerin görüşlerine yer verirken, onları tenkit edip bazen de küçük düşürerek, kendi mezhebinin üstünlüğünü ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu tutumu, muhtaplarının görüşleri ve delilleri ne kadar kuvvetli olursa olsun, hiç değişmemekte, bazen de güç durumlarda kalarak delillerinde zorlamalar yapmaktadır. Diğer bazı fakih ve müfessirlerde gördüğümüz gibi, Cassâs’ın kendi mezhebi dışındaki görüşlerden herhangi birini benimsediğine rastlanmamaktadır. O, diğer mezheplere karşı aşırı bir taassuba bürünmüştür. Mezheplerin imâm ve fakihlerini “Câhil, gafil, ahmak…” gibi kötü vasıflarla itham ettiğini görmekteyiz.

Genellikle Şâfi’î mezhebi üzerinde fazla durur ve imâm eş-Şâfiî”ye tenkitlerinde daha fazla yer verir. Meselâ, Mâide Sûresi’nin 6. âyetini tefsir ederken, yüzden önce kolların, kollardan önce ayakların yıkanmasının caiz olmadığını ileri süren Şafii’nin bu görüşünü kabul etmediği gibi “Bu görüş, Şâfii’nin, onunla selefin ve bütün fukahanın icmâının dışına çıktığı bir görüştür” diyerek, ağır bir dille onu itham eder. Bu şekilde örnekleri çoğaltmak mümkündür. O, haklı ve haksız her fırsatta Şafii’yi, Mâliki, Dâvûd ez-Zâhirî’yi, tabiînden ve tebeu’t-tâbiînden pek çok zevatı tenkit etmiş, bazen onlar hakkında ağır ifâdeler kullanmıştır. Cassâs gibi bir âlimden bu şekildeki ağır ithamların zuhur etmesi, onun değerini düşüren en mühim âmillerden biri olmuştur.

Başkalarını ağır bir şekilde itham eden bir şahsın, kendisinin de sert bir şekilde itham olunması tabiîdir. Mutaassıp bir Şâfi’î fakîhi olan el-Kiye’l-Herâsi (ö. 504/1110) Ahkâmu’l-Kur’ân’ında “Bir kadınla zina eden kimseye o kadının usûl ve furu’u haram olur mu olmaz mı, şeklindeki bir meselede, Hanefî mezhebinin görüşünün haram olacağı, Şâfillere göre haram olmayacağını belirterek, Cassâs’ın imâm eş-Şâfii’ye yönelttiği tenkitleri cevaplandirdıktan sonra netice olarak görüldüğü üzere Cassâs, Şafii’nin sözünü anlayamamış, bir mahalli diğer mahalden ayırt edememiştir. Her makam için uygun bir söz vardır. Allah’ın kitabını anlayabilen insanlar vardır. Fakat o (Cassâs) ise, bunlardan değildir” demek suretiyle, onu cahillikle itham etmektedir.

Cassâs’ı tenkit edenlerden biri de, eserlerini kaynak olarak kullanmış olan Ebû Bekr b. el-Arabî (ö. 543/1148) dir. “Onun bir sözünü kitabında naklettikten sonra: Bu söz, şeriatın usûlünü bilmeyen bir câhilin sözüdür… O ya bir inatçı veya bir câhildir… gibi ağır ifâdeler kullanır.”

Fahruddun er-Râzî, meşhur tefsirinde, Hanefî fıkhının hükümlerini ortaya koyarken, Cassâs’ın, Ahkâmu’l-Kur’ân’ında bol bol istifade ederse de, birçok yerde, onunla fıkhî münâkaşalara girişir ve bazan onu çok sert bir şekilde tenkit eder ve şöyle der: “Başkalarını ayıplayıp kusur bulmak ve itham etmek, ancak fazla ahmaklıktan ve bilgi azlığından ileri gelir.

Cassâs’ın tefsirinde, kendi mezhebinin dışındaki mezheblere ağır tenkitler yapıldığına rastlandığı gibi, bazı ilmî hakikatlere aykırı görüş ve rivayetlere de tesadüf edilmektedir.

Cassâs, tefsirinde kelâm ilmi ile ilgili bazı meselelere temas etmiş, Allah’ın varlığına ve birliğine, Hz. Peygamberin peygamberliğinin sıhhatine deliller getirmiş ve çeşitli vesilelerle pek çok bâtıl mezhebe temas ederek onların saptıkları noktaları göstermiştir.

Müellifimiz, bazı kaynaklarca, Mutezile mezhebine mütemayil olmakla itham edilmiştir. Cassâs’ın sihrin bir hakikati olmadığını ve tesirinin olamayacağını ileri sürmesi ve Allah’ın âhirette görülemeyeceğini iddia etmesi gibi iki görüşü onu âdeta Mûtezîle’ye mensûb bir kişi olarak göstermiş ve bazı Mutezile tabakât kitablarında zikrinin geçmesi de bunu teyid eder bir hâle getirmiştir. Biliyoruz ki Mutezile ile taban tabana zıt olan fırkaların veya şahısların bazı görüşleri aynı olabilmektedir. Buna rağmen bu fırkaları ve şahısları Mutezileden addet-memekteyiz. Zira bir kişinin falanca fırkadan olduğunu söyleyebilmek için, o fırkanın usûlünü benimsemesi gerekir. Bir iki görüşte mutabakat oluşu, onu falanca fırkadan saymayı gerektirmez. Biliyoruz ki Mutezile genellikle mezhebinin değerini artırmak, mensuplarını çok göstermek için kendi görüşlerinden birine benzer bir fikri benimseyen kimseye, hemen Mutezile damgasını vurup, onu kendi tabakâî kitaplarına yerleştirmiştir.

Meselâ, müellifimiz, Hâc Sûresi’nin 39-41. âyetlerinden çıkarılacak hükümler ile meşgul olurken, diyerek dört halifenin vasıflarına işaret ettiğini söylemekte, Muâviye’nin bunlara dâhil edilemeyeceğini, Muâviye’nin muhacirlerden değil İslâm’a kerhen giren kimselerden olduğunu beyân emektedir.

Keza, Nûr Sûresi’nin 55. “Allah, içinizden inanıp yararlı iş işleyenlere, onlardan öncekileri halef kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halef kılacağına, onlar için beğendiği dini, temelli yerleştireceğine, korkularını güvene çevireceğine dâir söz vermiştir…” âyetini tefsir ederken, diyerek dört halifenin imamlığının sıhhatine delalet olduğunu belirtmektedir. Va’di mucibince, arzda onları halife tayin etti. Muâviye bunlar arasına girmez, zira o, o zamanda Mü’min değildi, demektedir. Yine o, Hucurât Suresinin 9. “Eğer Mü’minlerden iki topluluk birbirleriyle savaşırlarsa, aralarını düzeltiniz…” âyetini izah ederken, çeşitli haberleri zikrettikten sonra, Hz. Ali ile Muâviye’nin çarpışması meselesinde, Ali’yi haklı, Muâviye ve onunla beraber olanları, Ali’ye karşı gelenlerin tümünü bâgî, âsi olarak değerlendirmektedir. Cassâs’ın bu şe­kilde, Hz. Ali’ye olan sempatisi ve Hz. Muaviye’ye karşı olan tutumu göz önünde tutularak, ona, Şia’ya mensup bir kimse diyebilir miyiz?

O, tefsirinde Yüce Allah’ın varlığına ve birliğine, Hz. Peygamberin nübüvvetinin sıhhatine âit deliller getirmiş ve muhtelif vesilelerle birçok batıl mezhebe değinerek onların sapıttıkları noktaları göstermiştir. Bu arada kendinin de gerek mezhep taassubunda ve gerekse şahsi tutumunda tasvib edilmeyen bazı aşırılıkları olmuşsa da o, ehlisünnet ve’l-cemaatdan biridir. Onun, diğer fırkalarla bir ilgisi yoktur.

Cassâs, âyetlerin tefsirinde bazı kelimelerin müfred manaları üzerinde durmuş, onlardan hüküm istinbât ederken, kelimelerin sarf ve nahiv kaidelerinden istifâde etmiş, belegatla ilgili Kur’ân’ın icazı, mecaz, kinaye, istiare, teşbih gibi konulara da temas etmiştir. Hiçbir zaman tazeliğini kaybetmeyecek olan Kur’ân’ın hukuk sistemi, Cassâs’ın devrinde de lâyık olduğu mevkiyi kazanmış, müellifimizin Ahkâmû’l-Kur’ân’ı, Hanefî mezhebi için başvurulan muteber mühim kaynaklardan biri olmuştur.

Kaynak: Tefsir Tarihi, İsmail Cerrahoğlu, Fecr Yayınevi