Çağlayan Camii Tarihçesi, Mimari, Özellikleri, Hakkında Bilgi

Çağlayan Camii, İstanbul Kâğıthane’de Çağlayan Kasrı yanında XIX. yüzyılda inşa edilen cami.

Sultan III. Ahmed devrinde (1703-1730) Kâğıthane deresi kıyısında yazlık Sâdâ-bâd Sarayı yapıldığında bahçe duvarları dışında Hayratiye veya Hayrâbâd adın­da bir de cami İnşa edilmişti. Üstü kire­mit kaplı ahşap bir çatı ile örtülü, sakıflı bir cami olduğu anlaşılan Hayratiye, Sâdâbâd Sarayı’nın önce II. Mahmud, sonra da Sultan Abdülaziz devrinde yenilenme­si sırasında yeni baştan yapılmıştır. Bu­gün mevcut olan cami, Abdülfettah Efendi”nin hattıyla yazılmış kapısı üstündeki uzun manzum kitabesinden anlaşıldığı­na göre, 1279 (1862-63) yılında yanında­ki Çağlayan Kasrı ile birlikte Abdülaziz tarafından yaptırılmıştır. Tahsin öz’ün İstanbul Camileri’nde (II, 16) adı geçen Çağlayan Camii ise başkadır. Çağlayan Kasrı’nın bahçe duvarlarından dışarı açı­lan mermer söveli harem ve selâmlık kapılarının karşısında bulunmaktadır. Ya­kınında evvelce bir karakol ile bir de mer­mer cepheli çeşme vardı. Yapı, kasrın da inşasını üstlenmiş olan Sarkis Balyan Kal­fa tarafından o devirde tercih edilen üs­lûpta kubbeli olarak inşa edilmiştir.

Eski fotoğraflardan caminin, derenin iki yakasını birleştiren güzel ahşap bir köprünün başında bulunduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca önünde muntazam taş bir rıhtım ile iskele vardı. Erkân-ı Harbiyye haritasında bu köprü Doğancı Köp­rüsü olarak adlandırılmıştır. Etrafı ça­yırlı bir düzlük halinde olup burada ca­minin doğu tarafında mermerden olduk­ça büyük ölçüde (2 m. kadar) bir de na­mazgah mihrap taşı bulunuyordu. Bu da Kâğıthane mesiresinde büyük kalabalık biriktiğinde cami mekânı kâfi gelmedi­ğinden halkın bir kısmının açık havada bu kıble taşı karşısında namaza durdu­ğunu gösterir. Fakat sonraları bu mih­rap taşı ortadan kalkmıştır.

Çağlayan Kasrı mâmur olduğu süre boyunca cami de bakımlı olmuş ve Kâ­ğıthane deresinin güzelliklerini ebedîleş-tiren ressam ve fotoğrafçılara konu teş­kil etmiştir. Nitekim Mustafa adında bir ressam tarafından yapılan yağlı boya bir tablo halen Dolmabahçe Resim ve Hey­kel Müzesi’ndedir. Fakat kasır 1935’ler-den itibaren kendi haline terkedildiğin­den cami de bakımsız kalmış, Kâğıtha­ne çayırları İstanbul’un en büyük mesi­re yeri olmaktan çıkınca da cami cema-atsizlikten ihmale uğramıştır. 1938’de kasr-ı hümâyun olan kısmında imam ve ailesi oturuyordu.

Çağlayan Kasrı yıkılıp yerine İstihkâm Okulu yapıldığında cami ile de biraz il­gilenilmiş, burada yedek subay olarak bulunan mimarlara askerî makamlarca caminin restorasyonu havale edilmişse de yıllarca çalışılmasına rağmen bu iş sona erdirilememiştir. Nihayet Türkiye Anıtlar Derneği’nin yardımlarıyla Çağ­layan Camii yıkılmaktan kurtarılmıştır; ancak yine de günümüzde çok iyi durum­da değildir.

Kagir ve kenarları yaklaşık 11.50 m. kadar olan kare biçimindeki caminin gi­riş kısmında iki katlı bir kasr-ı hümâ­yun yer alır. Bunun alt katı son cemaat yerini teşkil etmekte, üstünde ise padi­şaha mahsus mekânlar bulunmaktadır. Böylece Dolmabahçe Camii”ndeki yapı biçiminin burada tekrarlandığı görülür. Kasr-ı hümâyunun iki yan kanadı ileri­ye doğru taşkın olup bunların ortasında içeride kalan cephede esas giriş bulu­nur. Tamamen mermer kaplı olan giri­şin iki yanındaki plasterler tuğralı bir tacı ve bunun altında on iki mısralık manzum kitabeyi taşımaktadır. Esas ka­pı ise yuvarlak bir kemer içine açılmış­tır. Kasr-ı hümâyunun yanlarda dışa ta­şan üst kat cumbaları dört sütun tara­fından taşınır. Bu sütunların altındaki yan girişler padişah ve maiyeti içindir.

Kare şeklindeki harim, dört tarafta açılmış üstleri kemerli pencerelerden bol ışık alır. Mekânın üstünü basık, kurşun kaplı bir kubbe örter. Dış cepheler köşe çıkıntıları ve mahya silmesine ka­dar çıkan plasterlerle hareketlendiril­miş, aynca ortadaki üst pencereler ka­visli silmelerle çerçevelenmiştir. Dış gö­rünümü daha da zenginleştirmek düşün­cesiyle harimin dört ana kemeri, dışarı­dan her cephede yayvan kavisli alınlıklar halinde belirtilmiş, bunların ve kemerin içleri kabartma motiflerle tezyin edilmiş­tir. Kubbe içi de ağır kalem işi nakışlarla bezenmiştir. Minberin ahşaptan ve çok sade olmasına karşılık mihrap çok renkli ve kalabalık bir süsleme ile kaplıdır. Camilerde pek rastlanmayan bir özellik ola­rak mihrap nişini üstten sınırlayan sivri kemerin içine de bir yazı frizinin konul­muş olmasına İşaret edilebilir.

Çağlayan Camii’nin sağdaki tek mina­resi, son devir camilerinin hemen hep­sinde olduğu gibi kasr-ı hümâyun kitle­si köşesinden çıkar. Yuvarlak gövdenin üstünde mukarnas taklidi dört sıra ha­lindeki dendan çıkmalarının üstünde bu­lunan şerefe. Türk minare mimarisi ge­leneğine tamamen yabancı bir üslûpta­dır. Aynca şerefe ince sütunlara daya­nan dalgalı bir saçakla örtülmüş ve bu saçağın sivri kemerlerinin içleri Gotik üslûpta şebekelerle doldurulmuştur. Böy­lece burada. Ortaköy’de Yıldız Parkı gi­rişindeki Mecidiye ve İstanbul’da Sultan-hamam semtindeki Hacı Küçük camile­ri minarelerindeki Gotik şerefelerin bir üçüncü örneği meydana getirilmiştir. Minarenin petek kısmının en üst kenarın­da da kabartma bir süsleme görülür. Kü­lah ise bütünüyle değişik bir biçimde olup armut şeklinde dilimli bir kısmın üstünde gittikçe küçülen toplar ve en yukarıda da hilâl vardı. Fakat bugün ar­mut şeklindeki kısmın yukarısı düştü­ğünden eksiktir.

Çağlayan Camii, Türk sanatının yaban­cı tesirler altında kaldığı bir devrin ese­ri ve bilhassa minare mimarisinde mey­dana getirilen garip anlayışların bir ör­neği olarak dikkate değer bir yapıdır. Aynca İstanbul’un Türk şehir hayatında vaktiyle büyük bir yer almış Sâdâbâd ve Çağlayan’ın ayakta kalabilen son hâtı­rası olarak da önemlidir.

Diyanet İslam Ansiklopedisi