Cabir bin Abdullah Hayatı, Kimdir, Hakkında Bilgi -Sahabi-

35

Ebu Abdillâh Câbir b. Abdillâh b. Amr b. Haram el-Ensârî (ö. 78/697) En çok hadis rivayet eden sahâbîlerden biri.

Hicretten on altı yıl önce (607de) Me­dine’de dünyaya geldi. Hazrecoğulları’nın Benî Seleme kabilesinden olup Ebû Abdurrahman ve Ebû Muhammed künyeleriyle de anılır. Babası Uhud Gazvesi’nde ilk şehid düşen sahâbî Abdullah b. Amr b. Haram, annesi Resûlullah’a biat eden kadın sahâbîlerden Enîse (Üneyse) bint Aneme’dir. Nübüvvetin on üçüncü yılında (622) yapılan İkinci Akabe Biatı’-na babası ile birlikte katılan Câbir yet­miş kişilik heyetin en küçük üyesi idi. Söylediğine göre o zaman henüz taş bile atamayacak kadar küçük bir çocuktu. Onun Bedir Gazvesi’nde bulunduğu ve suların azlığı sebebiyle kuyuya girerek kovaları doldurduğu kendisinden rivayet edilmekte ise de, sahih rivayetlerden anlaşıldığına gö­re bu gazvede bu­lunmamıştır. Çünkü yedi (veya dokuz) kız kardeşine bakacak kendisinden başka kimseleri bulunmadığı için savaşlarda babası onu kardeşlerini kollamakla gö­revlendirmiş. Uhud Gazvesi’nde babası şehid düşünceye kadar hiçbir gazveye katılmamıştı. Bundan sonra hiçbir gaz­veyi kaçırmayan Câbir’in iştirak ettiği ilk gazve, Uhud Gazvesi’nin hemen ardın­dan düşmanları kovalamak üzere yapı­lan Hamrâülesed Gazvesi idi. Bu gazve­ye sadece bir gün önce Uhud’da çarpışmış olanlara katılma izni verildiğini öğ­renince Hz. Peygamber’in huzuruna çı­karak kızkardeşlerine bakma mecburi­yeti dolayısıyla savaşa iştirak edemedi­ğini söyledi ve ondan özel izin aldı. Da­ha sonra ise Resûl-i Ekrem’le birlikte on dokuz gazveye katılmıştır. Hudeybiye’de Bey’atürrıdvân’da bulunmuş ve Hz. Peygamber’in orada bulunan 1400 kişiye hitaben, “Bugün sizler yeryüzünün en hayırlı insanlarısınız” dediğini rivayet etmiştir. Haya­tının son yıllarında bu olaydan söz eder­ken, eğer gözlerini kaybetmemiş olsay­dı altında biat ettikleri ağacı gösterebi­leceğini söylemiştir.

Hz. Peygamber’in vefatından sonra Câ­bir’in muhtelif savaşlara katıldığı ve özellikle Şam’ın fethinde bulunduğu bilin-mektedir. Hz. Ömer tarafından kavmini temsil etmekle görevlendirilmiştir. Muâviye b. Ebû Süfyân’ın kumandanlarından Büsr b. Ebû Ertât, halkı halifeye biat et­tirmek üzere Medine’ye geldiğinde (40/ 660), Câbir b. Abdullah biat etmeden kimsenin biatini kabul etmeyeceğini ilân etti. Bunun üzerine Câbir müminlerin annesi Ümmü Seleme ile istişare ettikten sonra istemeyerek de olsa biat etmek zorunda kaldı. Yine Muâviye b. Ebû Süfyân 670 yılında, Medineliler’in Hz. Os­man’ı katlettiklerini söyleyerek Hz. Peygamber’in minberiyle asasını alıp Şam’a götürmek istediği zaman, rivayete gö­re, onu bu düşüncesinden Ebü Hüreyre ile Câbir b. Abdullah vazgeçirdiler. 692’de Haccâc Mekke ve Medine valisi sıfa­tıyla Medine’ye gelince Hz. Osman’ı şe-hid ettikleri ithamıyla şehir halkına ha­karet ettikten başka bazı sahâbîlerle bir­likte Câbir b. Abdullah’ın da ellerini kur­şunla damgalattı.

Hayatının sonlarına doğru gözlerini kaybeden Câbir, 78 (697) yılında Medi­ne’de vefat etti. 68, 73 ve 77’de vefat et­tiği de söylenmektedir. Doksan dört yıl yaşadığı, bu sebeple muammerûn’dan olduğu söylenmekte ve cenaze namazı­nı Haccâc’ın kıldırmamasını vasiyet etti­ği, öldüğünde de namazını Hz. Osman’ın Medine Valisi olan oğlu Ebân b. Os­man’ın kıldırdığı rivayet edilmektedir. Câbir’in cenaze namazını Haccâc’ın kıl­dırdığına dair bir rivayetten söz edil­mekte ise de Zehebî bu rivayetin garîb. hatta münker olduğunu ileri sür­müştür. Aka­be Biatı’nda bulunanlardan en son vefat eden odur. Etekleri topuğuna değme­yen bir izâr giydiği, başına beyaz bir sa­rık sardığı ve sarığın ucunu arka taraf­tan dışarı sarkıttığı, bembeyaz saçını ve sakalını zaman zaman sarıya boyadığı bildirilmek­tedir.

Câbir b. Abdullah Resûl-i Ekrem’in özel iltifat ve ilgisine mazhar olan sahâbîlerden biridir. Hz. Peygamber bir defasında onu devesinin arkasına bindirmiş, has­talandığı zaman ziyaretine gitmiş, ba­basının şehadeti dolayısıyla üzüldüğü­nü görünce, onun Allah Teâlâ’nın iltifa­tına nail olduğunu haber vererek kendi­sini teselli etmiştir. Câbir’in Peygambere olan yakınlığını gösteren bazı rivayetler hadis kitaplarında önemli bir yer tutar.

Bunların en önemlileri şunlardır: Câbir babasının vefatı dolayısıyla sadece ye­tim kardeşlerine bakmaya değil aynı za­manda babasından kalan borçlan da ödemeye mecbur olduğu için maddî ba­kımdan çok zor durumda kaldı. Çoğu yahudi olan alacaklılar hurmaların top­lanma zamanı gelince Câbir’den alacak­larını istediler. O da hurma bahçesin­den başka gelirleri olmadığını ve o yılki mahsulün borcunu karşılamaya yetme­yeceğini Hz. Peygamber’e arzetti. Re­sûl-i Ekrem toplanan hurmaları birkaç öbek halinde yığdırdı. Sonra da bunlar­dan en büyük öbeğin yanına oturarak ölçeği eline aldı ve herkese alacağı nis-betinde hurma vermeye başladı. Hz. Pey-gamber’in bir mucizesi olarak Câbir’in bütün borçlan ödendikten sonra da hur-malann eksilmediği görüldü. Daha sonra ev­lenen Câbir Zâtürrikâ’ Gazvesi’ne gidil­diğini duyunca Hz. Peygamber’le birlik­te savaşa katıldı. Bu gazveden dönerken onun zayıf ve bakımsız devesinin en ge­ride kaldığını gören Resûl-i Ekrem Câbir’e devesini çöktürmesini söyledi; son­ra da eline aldığı bir sopa ile deveye vu­runca dermansız hayvan birçok deveyi geride bırakacak kadar canlanıp sürat­lendi. Bu sırada Câbir’le sohbet eden Hz. Peygamber onun evlendiğini öğrenince bir kızla mı, yoksa dul bir hanımla mı evlendiğini sordu. Evlendiği kadının dul olduğunu öğrenen Resûlullah’ın, bir kız­la evlenmenin daha mutlu sonuçlar do­ğurabileceğini hatırlatması üzerine Câ­bir, çocukları başına toplayıp onlarla meş­gul olabilecek bir kadını özellikle tercih ettiğini, kardeşlerinin arasına onların ya­şında birini getirmeyi doğru bulmadığı­nı söyleyerek Hz. Peygamber’in duasını aldı. Yine bu yolculukta Hz. Peygamber, maddî sıkıntı içinde bulunduğunu bildi­ği Câbir’den devesini kendisine satma­sını istedi. Uzun bir pazarlıktan sonra ve Medine’ye varınca teslim etmek şar­tıyla deveyi satın aldı. Gazve dönüşü Câ­bir deveyi teslim etmek üzere götürün­ce, Resûlullah ona olan borcunu ödedi ve deveyi de kendisine hediye etti. Bu olay “Leyletü’l-ba’îr” (deve gecesi) diye anı­lır. Câbir o gece Resûl-i Ekrem’in ken­disi için yirmi beş defa istiğfar ettiğini söyler.

Câbir b. Abdullah Hz. Peygamber’den, Hz. Ebü Bekir, Ömer, Ali, Ebû Ubeyde b. Cerrah, Muâz b. Cebel, Zübeyr b. Avvâm ve diğer sahabîlerden pek çok hadis rivayet etmiştir. Binden fazla hadis nak­leden altı sahâbîden (müksirûn”) biri ola­rak 1540 rivayeti hadis külliyatında yer almıştır. Rivayet ettiği hadislerden elli sekizi Buhârî ve Müslim’de, ayrıca yirmi altısı yalnız Şahîh-i Buhûrî’öe, 126’sı da Şahîh-i Müslim’de yer almaktadır. Rivayetleri toplu olarak da Ahmed b. Hanbei’in MüsnecTinde bulunmaktadır (III, 292-400). Câbir’in hacca dair riva­yetlerini ihtiva eden Kitâbü’l-Mensek adlı bir sahîfe’sinden bahsedilmekte­dir. Medine’de fetva veren sahâbîler ara­sında bulunan Câbir’in verdiği fetvalar bir küçük çüz tutacak hacimdedir. Ayrı­ca talebelerinden Süleyman b. Kays el-Yeşkürfnin kendisinden bir sahîfe yazıp rivayet ettiği kaydedilmektedir. Abdullah b. Üneys’in, Câbir’in Hz. Peygamber’den duyduğu, üzerinde mazlum hakkı bulu­nan kimsenin cennete giremeyeceğine dair bir hadisi biz­zat onun ağzından öğrenmek maksa­dıyla deve sırtında Şam’a kadar bir ay süren uzun bir yolculuk yaptığı bilinmek­tedir. Mescid-i Nebevfde bir ilim meclisi oluş­turan Câbir’den faydalanan tabiîler ara­sında oğulları Abdurrahman, Akıl ve Mu-hammed ile Saîd b. Müseyyeb, Atâ b. Ebü Rebâh. Hasan-ı Basrî, Muhammed b. Münkedir, Bilâl b. Sa’d, Mücâhid. Şabî. Tâvûs b. Keysân ve Muhammed el-Bâkır gibi âlimler vardır.

Şiller’e ait eserlerde Câbir b. Abdul­lah’a nisbet edilen birçok rivayet bulun­maktadır. Şiî akîdesinin temel esasları­nı meydana getiren Hz. Ali’nin vesayeti, müminler üzerindeki otoritesi, “sırât-ı müstakîm”in o olduğu, on iki imamın dindeki yeri gibi konularda Câbir’in ri­vayetlerine bu eserlerde yer verilmiştir. Yine Şiî kaynaklı rivayetlere göre Hz. Pey­gamber’in İmam Bâkır’a gönderdiği se­lâmı Câbir onu bularak bizzat tebliğ et­miştir. Allah Teâlâ’­nın doğrudan Hz. Fatma’ya gönderdiği, imamların adları ile onların hilâfet sıra­sını belirleyen yazılı belgeyi (levha) Hz. Fâtıma’dan izin alarak yine o istinsah etmiştir. İmam Bakır Câbir’le görüştü­ğü zaman bu belge hakkında ona birta­kım sorular sormuş, sonra kendi elinde­ki belgelerle onun istinsah ettiği nüsha­yı karşılaştırmış ve ikisi arasında fark bulunmadığını tesbit etmiştir. Bu gibi iddiaların hiçbiri Sünnî kaynaklarda yer almamaktadır.

Diyanet İslam Ansiklopedisi