Boğdan Sarayı Tarihçesi, Mimari, Özellikleri, Hakkında Bilgi

23

Boğdan Sarayı, İstanbul ‘da Boğdan voyvodalarının veya onların temsilcilerinin oturdukları saray.

Şehrin kuzeybatı köşesinde. Haliç’te Fener ile Karagümrük arasında olduğu tahmin edilen Boğdan (Buğdan) Sarayı, Osmanlı Devleti’ne bağlı bir voyvodalık olarak kendi prensleri tarafından idare edilen Boğdan’ın (Moldavia) İstanbul’da­ki kapı kethüdalarının makamı ve voyvo­daların konaklama yeri olarak inşa edil­mişti. Dimitrie Cantemir (Kantemir) Boğ­dan Sarayı’nın, III. Boğdan tarafından Boğdan’ın Osmanlı Devleti’ne bağlılığını bildirmek ve ödenecek vergiyi sormak üzere İstanbul’a gönderilen Büyük Logofet İon Tavtu tarafından Sultan II. Bayezid devrinde 1504 yılına doğru yaptırıl­dığını yazar. Ypsilantes’in 1789’da yazı­lan ve ancak 1870’te basılan kitabında ise Kantemir’in verdiği bilgiye yakın, fa­kat tarihleri farklı bir açıklama yer alır.

Alman elçisi David Ungnad’ın Özel pa­pazı olarak 1573’te İstanbul’a gelen Stephan Gerlach 1674’te yayımlanan hatıra­tında, Boğdan Sarayı’nın esasının Raoul adında bir kişiye ait olup onun Rusya’ya gitmesi ve orada ölümü üzerine 1518’de saray yapılmak için Voyvoda Mihail Kan-takuzeno tarafından satın alındığını bil­dirir. Bu bilgiler farklılıklar göstermek­le beraber Boğdan Sarayı’nın Boğdan’ın Osmanlı Devleti’ne bağlanmasının hemen arkasından XVI. yüzyılın ilk yıllarında ya­pıldığı veya tahsis edildiği anlaşılmakta­dır. Kantemir bu sarayın, evvelce Pam-makaristos Manastırı kilisesi iken Fet­hiye Camii olan yapının batı tarafında bulunduğunu bildirir. P. G. İnciciyan da (Ö. 1833) aynı hususu destekleyerek Boğ­dan Sarayı’nın Kefeli mahallesinde oldu­ğunu yazar. Gerçekten Drağman cad­desinin Haliç tarafından Kesmekaya ile Drağman çeşmesi sokakları arasındaki yerde ve Kefeli Camii’nin kuzeyinde bir Boğdan Sarayı’nın evvelce varlığını gös­teren bu saray ve konağın özel ibadet yerinin (şapel) harabesi bu adla günümü­ze kadar gelmiştir. Bu çevrenin XVII. yüz­yıla kadar hıristiyanların yaşadıkları bir bölge olduğu da Odalar (Kemankeş Mus­tafa Paşa) Camii ile Kefeli Camii’nin an­cak bu yüzyıl içlerinde kiliseden çevril­melerinden anlaşılmaktadır.

Boğdan Sarayı’nın XVII. yüzyıl ortala­rına doğru kapı kethüdaları tarafından kullanılmadığı ve Boğdan’dan gelenlerin artık oraya inmedikleri tahmin edil­mektedir. Osmanlı Devleti burayı yaban­cı temsilcilerin oturması için tahsis et­meye veya onlara kiralamaya başlamış görünmektedir. Çünkü 1643’te İstanbul’a gelen Lehistan elçisi Boğdan Sarayı’na yerleşmişti. İsveç’ten 1634’te gönderilen P. Strasburg’un ve 1657-1658’de İstan­bul’da İsveç’i temsil eden C. Ralamb’ın da burada konakladıkları bilinmektedir.

Boğdan Voyvodası Konstantin’in oğlu olan ve yirmi iki yıl İstanbul’da yaşadı­ğına göre en doğru bilgiye sahip olması gereken Kantemir ilk yazdıkları ile çe­lişkili düşen şu bilgiyi verir: “İstanbul’da kaldığım sıralarda buraya yakın bir yer­de, Türkçe Sancaktar Yokuşu denilen bir tepenin üzerinde kendi sarayımı yaptır­mıştım. Benim bu sarayım çok güzel ve bulunduğu yer fevkalâde olup bütün şehre ve surların dışındaki mahallelere manzarası vardı. Kayınbabam olan Ef­lak Voyvodası Şerban Kantakuzeno bu sarayın inşaatına Sultan IV. Mehmed zamanında başlamıştı. Vadinin dibinde yir­mi beş dirsek yükseltmek suretiyle mey­dana gelen set üzerinde esas sarayın te­mellerini atmıştı. İnşaat için yapılan mas­raf 35.000 altını bulmuştu ki Tersane Sarayı’nın içini gördüğü bahanesi ile ya­pımı durduruldu. Fakat daha sonraları Sadrazam Ali Paşa’nın aracılığı ile sara­yımı eski temeller üzerine inşa etmeme padişah izin verdi. Sarayı henüz bitirmiş­tim ki birden bire Boğdan voyvodalığı­na tayin edildim”.

Kantemir’in bu satırları şaşırtıcıdır. Çünkü tarif ettiği yer Fethiye Camii’nin doğusunda Sancaktar Yokuşu denilen yerdedir. Burası da Boğdan Sarayı’nın değil Eflak Sarayı’nın yeridir. Zaten IV. Mehmed zamanında inşaata başlayan Şerban da (Ö. 1688) Eflak voyvodasıdır. Şu halde bazı yayınlarda Boğdan Sara­yı’na ait olarak gösterilen bu bilgi Eflak Sarayı ile ilgilidir. Bu çelişkili durum an­cak arşivlerde yapılacak araştırmalarla tam aydınlığa çıkabilir.

Prut Savaşı’ndan (1711) az sonra Boğ­dan Voyvodalığı yerli Boyarlar’dan alı­narak Fener’de yaşayan Rum beylerine verilmiş, böylece Boğdan Sarayı’na da ge­rek kalmamıştır. Burası Aynaroz’daki Panteleimon Rus manastırına vakfedilmiş ve sadece şapeli bir süre kullanılmıştır.

Boğdan Sarayı’nın XVIII. yüzyıl içlerin­de harap bir hale geldiği ve 1784 yan­gınında yandığı söylenir. İstanbul’un kar­şılaştığı en büyük yangın âfetlerinden biri olan 1782 yangınında da yanmış olması mümkündür. Bundan sonra sara­yın geniş arazisi uzun yıllar bostan ola­rak kullanılmıştır. 187S’e doğru çizilen İstanbul haritasında böyle işaretlenmiş­tir. 1340 (1921) tarihli İstanbul şehre­maneti haritalarında da büyük bir bos­tan olarak gösterilen bu arsa 19S0’li yıl­lardan sonra hızla gecekondularla dol­durulmuştur.

Boğdan Sarayı’nın yerine işaret eden tek unsur, esası Bizans devrine inen kü­çük bir ibadet yeri (şapel) kalıntısıdır. Kantemir bu şapelin Aziz Nikolaos adı­na olduğunu bildirir. Bizans’ın eski bü­yük manastırlarının birinden kalan bu yapı saray veya konağın sınırları içinde bulunduğundan onun özel ibadet yeri yapılmıştır. Tek sahnlı ve iki katlı olan bu yapının boyu 10 metreyi geçmiyor­du. Saray binası ile bağlantılı olduğu tah­min edilen ve esas ibadet yeri olan üst katını örten basık kubbe sonradan ya­pılmıştı. Alt kat ise beşik tonozlu tek bir sahndan ibaretti. I. Dünya Savaşı yılla­rında bu mahzen kısmında kazı yapıla­rak üç mezar bulunmuştu. 1930’lu yıl­larda üst kat tamamen yıktırılmıştır. Ka­lan alt kat ise 1950’de bir aile tarafın­dan ev haline getirilmiş olup içinde yaşanıyordu. Bugün artık çok zor görüle­bilecek bir durumda olup etrafı çevrili mesken olmuştur.

Diyanet İslam Ansiklopedisi