Bir Sosyal Aktör Olarak Din ve Dinî inançlar

Sosyoloji sosyal aktörlerin, yani insanların birbirleriyle etkileşimlerini, bu etkileşimler sonucunda ortaya çıkardıkları sosyal olay ve olguları ele alır. Bir kişinin kendi başına yaptığı ve sadece kendisini ilgilendiren, kendi bireyselliğiyle sınırla kalan bir davranış genellikle sosyal bir davranış olarak nitelenmez. O davranışın sosyal sayılabilmesi için başka birinin davranışına yönelmesi ve başka insanlarla bir etkileşim içinde olması gerekli görülür. Bu konuda tartışmalar var olsa da sosyolojik davranışın kabaca sınırlarını bu esas çerçevesinde görebiliriz. Bu durumda bir kişinin hiç kimseyi ilgilendirmeyen bir biçimde kendi başına dua etmesinin ne ölçüde sosyal bir eylem olduğu sorulabilir. Tamamen bireysel sınırlarda kalan bu davranışın sosyolojinin konusu olması için ya o duanın başkalarıyla da paylaşılan bir ortak inancı açığa çıkarması ya da bu dua eyleminin bir araya getirdiği insanlarda yarattığı sosyalleşmeyi işaret etmesi gerekiyor. Her iki durumda insanlar arasında işleyen ortak anlayış bir dünya kurma sürecini de barındırır. Dua eyleminin bir anlamı olduğu ve bu eylem yoluyla dünyaya bir etkide bulunulabileceği ortak anlayışının kendisi dünyaya bir etkide bulunuyordur. Topluca yapılan duanın dünyanın algılanmasında ve inşasında özel bir etkisi vardır.

Topluca yapılan duanın dünyanın algılanmasında özel bir etkisi vardır.

Sosyal eylem sadece eylemi fiziksel olarak yaptığı görülen bir insan mıdır, yoksa insanın inşa ettiği bir alan olarak kutsallıkların da bu eyleme bir katkıları varsayılabilir mi? Bu soru aslında daha ötede Allah için de sorulabilir. Sosyolojinin bir konusu olarak sosyal eylem için eylemi yapanın yönelmesi gereken başka bir insan eylemi gerekiyorsa insanın Tanrı ile kurduğu ilişki sosyal bir eylem sayılamaz mı? Dahası insanın etkisine inandığı ve bu yolla etkisine cevap verdiği bir inanç konusu olarak Tanrı sosyolojik anlamda bir sosyal aktör sayılabilir mi? Allah’a inanan bir insan için kuşkusuz bu soru anlamsız hatta yanlış bir sorudur. Allah tabii ki her şeyi belirliyordur ve her şeyin mutlak failidir. Ancak burada bahsettiğimiz bu değil, sosyolojik bir araştırmada tespit edilmek üzere, Allah’ın eylemidir. Marksist açıdan bakıldığında Allah veya genel olarak dinî inanç ve tasavvurların insan eylemi üzerinde bir etkisi vardır ama bu etki zaten ekonomik üretim ilişkilerinin bir türevi olarak üstyapısal bir etkidir. Yani insan zaten kendi yaratmış olduğu tanrının etkisi altına girer. insan üretimi olan bir şeyin (emek veya düşüncenin) insanı etkileyecek bir noktaya gelmesi yabancılaşmanın bir başka örneğini ortaya koyar.
Doğrusu sosyolojik anlamda farklı Allah düşüncelerinin  insanların  hayatları  üzerinde farklı etkileri oluyor. Farklı dinî inançlar farklı eylem tarzlarını ortaya çıkarabiliyor. Bu dinî  inancın insan hayatı üzerindeki etkisini    Tanrı veya din sonuçta insanın
zihninde veya kalbinde olan bir gösteriyor. Sonuçta dinî inancı benimseyerek insanlar kendileri aktif bir tercih yapıyor olabilir. Ancak ortalıkta fiziksel olarak bulunmayan  ama  varlığı  insanların  benimsedikleri  inançla şekillenen tanrı, tam da benimsenen şekline uygun olarak da insanları etkisi altına alır. Örneğin, dünyada olup biten her şeyi insana hiç bir seçme gücü vermeksizin Tanrı’nın yarattığını düşünen insanlarda bir tür kaderci, muhafazakar ve sağcı davranış tarzı hakim olur. Çünkü olup bitenlerde nasılsa bir etkileri  olmayacaklarını  düşündüklerinden, olup biten her şeyin tanrı’nın bir takdiri olduğu inancıyla hiç bir şeye itiraz etmemeyi doğru sayarlar. Oysa Allah’ın insanlara hem seçme gücü vermiş olduğunu ve yapılan her şeyden de sorumlu tutacağını, bu sorumluluğu yerine getirmeyenleri de cezalandıracağını düşünenlerden sosyal hayata daha aktif bir katılım beklenebilir. Bazı toplumların gelişmişlik seviyesi o yüzden doğrudan tanrı veya din anlayışlarına bağlanabiliyor.

،