Bir Bilim Olarak Metafizik -A Priori Bir Bilimin Doğası

Bir Bilim Olarak Metafizik
A Priori Bir Bilimin Doğası
Genel olarak, bilimler, a priori ve empirik olmak üzere, iki türe
ayrılırlar. Geometri gibi a priori bir bilimde, genel olarak doğru
kabul edilen önermelerden bir başlangıç yapılır, ve buradaki işlem,
gerçekten de doğru olmaları durumunda onlardan çıkan sonuçları
kesin mantıkla göstermekten oluşur. A priori bir bilimin
ilk öncüllerinin gerçekte doğru olmaları gerekmez; sistemin
amaçlan açısından, onlar sadece doğru kabul edilmeye veya doğru
diye varsayılmaya ihtiyaç duyarlar. Esas ilgi, öncüllerden ziyade,
bu öncüllerin araştırmacının uygun düzen içinde göz önüne sermek
durumunda olduğu sonuçlar üzerinde odaklaşır. Başlangıç
öncüllerinin birbirleriyle şüphesiz tutarlı olmaları gerekir, ve
onlar, Eukleides geometrisinde olduğu gibi, gerçek dünyada
açıkça uygulandıklan için, seçilmiş olabilirler. Bu ikinci koşulun,
bununla birlikte yerine getirilmesi gerekmez; bu türden bir bilim
bütünüyle hipotetik olabilir ve çoğunlukla da hipotetiktir. Onun
gücü, öncülleri kabul etmenin sonuçları da kabul etmeyi
gerektirdiğinin gösterilmesinden oluşur; ikincisi yanlışsa, birincisi
doğru olamaz.
A priori bilimlerin hipotetik karakteriyle ilgili bu husus, her
zaman takdir etilmiş değildir. Nitekim konuya ilişkin klâsik
tartışmaların çoğunda, bu türden bir sistemin sadece doğrularla
nihayete ermekle kalmayıp, doğrulardan başlayacağı ve zorunluluğun
hem öncülleri ve hem de sonuçları bağlayacağı kabulünde
bulunulmuştur. Gerek Aristoteles ve gerekse Descartes sanki bunun
gerçekten de olması gerekiyormuş gibi konuştu. Bununla
birlikte, onların bu bakımdan hatalı oldukları açıktır. Bu alanda
tipik bir argümanın formu şöyledir: 1 p doğru kabul edilir veya
doğru olarak verilir; 2 (p ise q) p doğru ise, q’nun da doğru olduğu
görülür. 3 p’nin doğruluğu verildiğinde, q’nun doğru olduğu
çıkarsanır. Burada p’nin zorunlulukla veya kendi kendisinin
doğruluğunu garanti edecek şekilde doğru olmasına gerek yoktur;
p, doğruluğunun teslim edilmesi koşuluyla, her ne türden olursa
olsun, herhangi bir önerme olabilir. Mevcut olmaya ihtiyaç gösteren
yegâne zorunluluk argüman formunu karakterize eden zorunluluktur:
“p doğru, ve p q’yu içerir ise, o hâlde q da doğrudur”,
ki bu da mantığa ait bir özelliktir. Filozofların yanlış bir
biçimde a priori bilimlerin tek tek her birinin ve hepsinin analitik
olduğunu söylemelerine yol açan olgu budur. Onlar, öncüllerinin
bu tanıma uyması gerekmediği için, analitik değildirler. Yine de,
onlar hayatiyetlerini analitik ilkelerden alırlar.
A Priori Bir Bilim Olarak Metafizik
Metafizikçi filozofların zaman zaman sonuçlarını dedüktif bir
sistem formunda ortaya koymayı, metafiziği bir bilim hâline getirmeyi
arzuladıkları açıktır. Onlar bu amaçla, dedüktif bir sistemin,
sadece öncüllerin sonuçları gerektirmesini değil, fakat bununda
ötesinde, öncüllerin kendilerinin de zorunlulukla doğru
olmalarını talep ettiğini düşündüler. Spinoza, Etika’sının birinci
kitabına bu şekilde, doğruluklarının apaçık olduğunu düşündüğü
sekiz tanım ve yedi aksiyomu ortaya koyarak başladı ve daha
sonra, metnin ana gövdesinde, onlardan bir sıra dahilinde türeyen
36 önermeyi, sıkı bir mantıkla düşünerek, çıkarsamaya geçti. Ve
aynı süreci eserinin geri kalanında da tekrarladı. Felsefî sonuçların
bu şekilde “geometrik tarzda” ortaya konmaya elverişli olmaları
gerektiği, Spinoza’nın aksiyomatik olduğunu düşündüğü
bir şeydi; felsefe, hak ettiği ilgiye bir şekilde layık olmak için,
salt sanı ya da kanaatin tam tersine bilgiyle sonuçlanmalıdır, ve
gerçek bilgi şüphe olasılığından bağışık olmalıdır, ki bu da, onun
ya sezgisel olarak açık ya da sezgisel olarak açık olandan türeti –
lebilir olması gerektiği anlamına gelir. Spinoza bu bilgi konsepsiyonunu,
metafizik argümanları geometrik bir tarzda ortaya
koyma fikriyle epeyce oyalanmış olan Descartes’tan almıştır.
Bununla birlikte, Descartes, geometrinin ilk ilkeleriyle ilgili
olarak uzlaşmaya varmada hiçbir güçlük bulunmamasına rağmen,
“metafizikte hiçbir şeyin, onun temel nosyonlarının kavranmasını
veya algısını açık seçik hâle getirmekten daha büyük bir güçlüğe
yol açmadığına” işaret etti; bu disiplinin bütün problemi,
öğrencilerinin gerçekten de temel olan hakikatlerden başlamaları
gerektiğini görememeleridir. Descartes’ın kendisi problem sanki
pedagojik br problem olmaktan daha fazla hiçbir şey değilmiş
gibi konuştu; bu, insanların apaçık olanı apaçık olarak görmele –
rini sağlma problemiydi. Onun Meditationes [Metafizik Düşünceler]’
deki “analitik” yaklaşımı, bu güçlüklerin üstesinden gelebilmek
için seçilmişti; o bunun “öğrenmenin en iyi ve en doğru
yöntemi olduğunu” söylüyordu. Fakat bu en iyi durumda oldukça
iyimser bir yorum olabilir. Descartes ve Spinoza’nınki gibi bir
sistemin güçlüğü, sistemin ilk önermelerinin apaçık bir biçimde
doğru olduklarını görmeleri sağlanamayan kişilerin var olmasıdır;
bunun nedeni ise, onların dikkat veya vukuf eksikleri değil,
fakat dünyayı farklı tarzlarda görmeleridir. Bu, böylesi bir sis –
temde, keyfî veya en azından zorlayıcı olmayan bir öğenin zorunlulukla
mevcut olacağını telkin eder. Öncülleri sonuçlara bağlayan
bağlar ne kadar ikna edici olursa olsun, öncüllerin kendileri
sağlam bir temelden yoksun olabilirler. Yoksun olurlarsa da,
sisteme bir bütün olarak duyulan ilgi büyük ölçüde azalır; o
mantıkta bir egzersiz olarak takdir edilebilir, fakat ona bundan
daha fazla değer verilmez.
Bu nahoş sonuçtan kaçınmak için, iki yol vardır. Bunlardan birincisi,
bir metafizik sistemin ilk önermelerinin sadece apaçık değil,
fakat aynı zamanda kendi doğruluklarını garanti eden önermeler
olmak zorunda olduklarını söylemektir; onlar kendilerini
inkâr etmeye yönelik her teşebbüsün sadece onların yeniden teyid
etmekle sonuçlanabileceği türden önermeler olmalıdırlar. Descartes
söz konusu talebi, her ne kadar bu, şeylerin nesnel düzenine
göre değil de, sadece öznel serimin bakış açısından ilk hakikat
olsa da, kendi sistemini cogitoda temellendirmek suretiyle karşılayabileceğine
inandı. Aristoteles de bir dereceye kadar benzer bir
şekilde -dünya ile ilgili oldukça genel bir hakikati ifade ettiğini
düşündüğü- mantıksal çelişmezlik ilkesinin temelde aksiyomatik
olarak kabul edilmesi gerektiğini, yani ilkenin doğruluğunun
ona karşı yöneltilen herhangi bir argümanda varsayılması gerektiğini
savunmuştu.
Bradley ve Bernard Bosanquet gibi idealistler bile, zaman za –
man kendi sistemlerinin ilk ilkelerinden, sanki onlar bir şekilde
zorlayıcı ilkelermiş^gibi söz ettiler; Bosanquet’in ortaya koyduğu
gibi, kişi onları ya kabul etmelidir ya da hiçbir şey bilemeyeceğini
itiraf etmelidir. Belli birtakım metafiziksel önermelerle
ilgili olarak benimsenen konum her ne olursa olsun, meta –
fizikte temel kabul edilen bütün hakikatlerin, kendi kendilerini
garanti etme gibi bir karakteristiğe sahip olmadıkları açık gibi
görünmektedir. Bir materyalist oluşan herşeyin doğal nedenlerin
işleyişinin bir sonucu olarak ortaya çıkmasını temel kabul eder;
bir teist dünyadaki şeyleri sonlu ve böylece kendilerinin ötesinde
onların temeli olan sonsuz varlığa işaret eden şeyler olarak gö –
rür. Bu konumlan benimseyen kişiler için inkâr zorunlu bir şekilde
yanlışa teslim olmayı içermesine rağmen, onları inkâr etmede,
hiç kuşku yok ki, hiçbir şüphe içerilmez. Bir önermenin
veya önermeler kümesinin yanlış olması bir şey, onun zorunlulukla
yanlış olması bütünüyle başka bir şeydir. Metafiziğin ilk
ilkeleri gerçekten de kendi kendilerinin doğruluklarını garanti
eden önermeler olsaydılar, yalnızca tek bir metafizik sistemi tutarlı
olabilir ve o salt tutarlı olduğu için de doğru olacaktı. Makûliyet
bakımından farklılaşabilen ama her biri içsel olarak kendi
kendileriyle tutarlı olmak açısından uyuşan rekabet hâlindeki
metafiziksel sistemler arasında aşikâr bir tercihin söz konusu olduğuyla
ilgili açık gerçek bu imkânı dışta bırakır.
Bunun alternatifi temel metafiziksel önermelerin kendi kendilerinin
doğruluklarını garanti eden önermeler olmasalar bile,
onların yine de keyfî olmadıklarını savunmaktır; onlar gerçekte,
sağlam bir temele sahiptirler, veya daha tedbirli olmak gerekirse,
sahip olabilirler. Metafiziksel spekülasyon metafiziğin bazı hasımlarının
iddia ettikleri gibi, özde boş ve anlamsız bir konuşma
-yani, metafizikçilerin doğru kabul etmeyi seçtikleri öncüllerin
mantıksal sonuçlarını çıkarmaktan ibaret bir şey- değildir. Veya
daha ziyade, bir metafizikçi şeylerin gerçek doğasına yönelik bir
kavrayışa sahip olabildiğinden ve sistemini bu vukuf üzerinde
temellendirebildiğinden dolayı, o zorunlulukla bu târife uygun
düşmez. Bu ikinci konum gerçekte, metafiziğin a priori bir bilim
olmayıp, empirik bir bilim olduğu savunmasmı içerir.
Empirik Bir Bilim Olarak Metafizik
Metafizik empirik bir bilimse eğer, bir metafizik teorinin kabul
edilir olup olmadığı sorusu -her hâlükârda bazı hususlarda- deneyimle
gönderimle cevaplanabilir olmalıdır. O tek başma deneyime,
bilimsel bir teorinin kabul edilebilirliğinin bağlı olduğundan
daha fazla bağlı olmayacaktır; zira burada, bilimsel teoride
olduğu gibi, düşünme de hesaba katılır. Bir metafizikçi de
çıkarımlarında, tıpkı bir bilim adamının yanılabildiği gibi, pekâla
yanılabilir. Bu çıkarımlar kusursuz olsalar bile, metafizikçinin
yaptığı işle ilgili bu yoruma göre, bu onun zorunlulukla başarılı
olacağı anlamına gelmez. Onun, gerçekte zorunlu temelden yoksun
oldukları için kabul edilemez öncüllerden yola çıkıp doğru
akıl yürütmesi pekâlâ mümkündür. O bu durumda, salt deneyimin
üzerinde çalıştığı kabulü doğrulamadığını görmek üzere, bir hipotez
öne süren ve daha sonra onun sonuçlarını hatasız çıkarsayan
bir bilim adamı gibi olacaktır.
Bilimsel hipotezler, onlara dayanan öndeyiler doğru çıkmadığı
zaman, çürütülürler veya en azından şüpheli hâle gelirler.
Her tür genelleme faaliyetinde ya da teorik bilimlerde bir yön –
tem birliği bulunduğunu öne sürmüş olan- Kari Popper’m da ısrar
ettiği gibi, her bilimsel hipotez test edilebilir olmalıdır ve
bir bilimsel hipotezi test etmenin yolu, onun savunulamaz olduğu
veya geçerli olmadığı durumlar aramaktır. Bir kimsenin
kendisini lehte delillerle tatmin etmesi yeterli değildir, o her
zaman aleyhte deliller için de araştırma yapıyor olmalıdır. Bun –
dan da öte, eğer hipotez gerçekten de bilimsel bir hipotez ise, neyin
aleyhte delil olarak sayılacağını önceden bilmek mümkün
olmalıdır, yani hipotezin terkedilebilir veya en azından değiştin –
lebilir olmaya ihtiyaç gösterdiği durumların belirtilmesi gerekir.
İdeal koşullarda bir hipotezi test edecek bir deney tasarlamak
nihaî olarak mümkün olmalıdır; ışık saçan eter teorisini çürüten
Michelson-Morley deneyi böyle bir deneydi.
Bununla birlikte, metafizikle bunun arasında ne gibi paralelliklerin
olduğu sorusu pekâlâ sorulabilir. Bir metafizik tezi test
etmenin güçlüğü çift yönlüdür. Herşeyden önce, metafizik teoriler
aşırı ölçüde genel olma, ve böyle oldukları için de, hemen hiç
özgül olmama eğilimi gösterirler. Onlar, örneğin her olayın bir
veya başka bir nedeni olduğunu veya her değişimin bir amaca hizmet
eden bir sürecin parçası olduğunu bildirirler. Böylesi genel
tezlere karşıt örnekler bulmak, her hâlükârda fazlasıyla güçtür:
Bütün imkânların tüketilmiş olduğundan nasıl emin olunabilinir?
Bununla birlikte, başka ve ciddiyet arzeden bir güçlük daha
vardır. Bir bilim adamı, kendi hipotezinin yanlışlığını kanıtlayacak
olan koşulları bir kez belirledikten sonra, bu koşulların gerçekleştiği
durumları açıkça ifade eder; bu, çok tipik bir biçimde,
gösterge okumasının kaydedilip kaydedilmemesi meselesidir ve o
tahkik edilebilir bir olguyla ilgili çok sıradan bir konudur. Fakat
metafizikçi için olgu bütünüyle kaypak bir şeydir. Farklı metafizikçilerden
her biri dünyayı kendi tarzlarıyla görürler; onların
var ya da vakıa olduklarını düşündükleri şeyler kendi metafizik
anlayışları tarafından renklendirilir. Bir metafizik teorinin başansızlığını
veya aksadığını göstermek için kendisine başvurulabilecek
nötr bir olgu kümesi yoktur, ve hâl böyle olduğu için de,
metafiziği bilime uydurmaya yönelik her teşebbüs sonuçsuz
kalmaya mahkûmdur.
Bunun böyle olması herhâlde şaşırtıcı değildir. Bilimsel düşünme
bilim adamının işinin, kendilerini savunmak ya da kendilerine
meydan okumak olmayıp, kullanmak olduğu bir önkabuller
-söz gelimi, her değişmenin doğal bir açıklaması olduğu türünden
önkabuller- çerçevesi içinde ilerler. Bilim adamları önkabullerini
hiç kuşku yok ki değiştirebilirler, fakat onlar bunu bilinçli
bir biçimde nâdiren yaparlar. Oysa metafizikçiler önkabuller
karşısında kaçınılmaz olarak çok farklı bir tavır alırlar. Onların
işi insanlara dünyayı nasıl anlayacaklarını söylemektir ve bu,
başkaca şeyler yanında, onların yorumlayıcı bir ilkeler kümesini
ileri sürmeleri ve bu ilkeleri tartışmaları gerektiği anlamına gelir.
Metafizikçiler kabul ettikleri yorumlayıcı ilkelerde radikal
bir tarzda farklılık gösterirler ve işte bu durum, onların bir olgu
olarak gördükleri şey konusunda anlaşmaya varabilmedeki kesin
başarızlıklarının bir açıklamasını meydana getirir. Söz gelimi bir
Thomist ile bir materyalist arasındaki ihtilâf noktaların gözlem
ya da hatta deney yoluyla bir karara bağlanabileceğini düşünmek
saflık olur; birinin kendi teorisine dayanarak başvurabildiği ol –
gular, diğeri tarafından çok farklı bir ışık altında anlaşılabilir
veya belki de basit bir yanılsama diye tümden bir kenara atılabilir.
Dinî deneyim fenomeni üzerine bir düşünüm burada anlatılmak
isteneni daha bir açıklıkla ortaya koyar. Başlanndan böyle
bir deneyim geçen insanların fiziken ve zihnen belirli özgül tarzlarda
etkilenmelerini muhtemelen hem Thomist ve hem de materyalist
kabul eder. Fakat onların durumlarının daha öte bir
tasviri bütünüyle ihtilâflı olup, ihtilâflı karakterini tartışmacıların
yaptıkları işle ilgili çok çeşitli önyargılardan alır.