Bilincin Evrimi

Theodore
Roszak – Bilincin Evrimi

Kemale Ermemiş
Canlı

Roszak sıkı bir anti-modernisttir.

Hakikat olmaksızın hiçbir faaliyet olamaz…

Büyük ruh insanı üç kere yaratmıştır. Her seferinde
bir önceki yarattığını yok etmiş…

Picu’nun
Bukalemunu ve Bilinç Dairesi

“Benim yaşımda olup da iyi bir işi olmayan tanıdığım
herkes, bir şeyi –bir dizi olayı- beklediğini hisseder. Hayatımıza başlamanın
daha tam zamanı değil veya hayata fazla bulaşmanın zamanı daha gelmemiş de bir
süre sonra ellerimiz beklediğimiz şeylerle dolacakmış gibidir. Siz de böyle
hisseder misiniz? Sanki burada sırf vakit geçirmekle meşgulmüşüz, ta ki…”

“Ta ki…” ve sonra düşünce sona erer gider. Neyin
içine? Biz özlem duygusuna? İfadesi zor bir umuda?

Babam ve yaşıtlarının devrimci ruhları, solu bekledi
durdu. Benim gençliğimin varoluşçu kahramanları ise Godot’yu bekledi. İkisi de
gelmedi.

Bekleme oyunu hâlâ sürüyor. Tabii bekleme
sırasındaki ruh durumu hayli değişti, tedirginlikten vahiy arzusuna. (s. 15)

Olağanüstü şeylere yönelik artan merak dalgası,
aslında Batı dünyasında ananevi din anlayışının sonucu olarak bir dizi sapkın
kanala yönelmiş otantik bir ruhi arayışın ortaya çıkışlarıdır. (s. 17)

Neredeyse günümüzün popüler mitolojisi haline gelmiş
ve kimliğimizin derinliklerinde uzun zamandır olgunlaşan yeni bakış açıları ve
enerji biçimleri, zihnin değişim yoluyla serbest kalışına şahit olduğumuz bir
zemin yaratmıştır. Yerküremize bağlılık ve onu sevmeye yönelik ekolojik
duyarlılık bu büyük dönüşümün önemli simgelerinden biridir. Simgelerden bir
diğeri de çok eskiye dayanan spritüal disiplinlerle çağdaş psikoterapinin aynı
kanalda birleşmeye doğru gitmesidir. (s. 18)

Çağımızda bilim, seküler hümanizm, küresel
endüstriyalizm ve toplumsal devrim baskın temalardır.

…günümüzdeki psiko-spiritüal olağanüstülükler,
kolaylıkla refah toplumunun bir eğlencesi, modası çabucak geçecek bir tür
mistik şıklık olarak algılanmaktadır. (s. 20)

Pico della
Mirandola
’nın “İnsanın Değeri Üzerine Konuşma’nın
Colomb’un yeni dünyaya yelken açmasından sadece beş yıl önce yazıldığını
hatırlamalıyız.

Bu ünlü deklarasyonda  Pico, insanın belirsiz ve sonsuz şekil
almalara açık bir doğaya sahip olduğunu; bir bukalemun gibi yüksek veya alçak,
meleksi veya şeytani tüm yaşam formlarını taklit edebilme yeteneğine sahip olduğunu
belirtiyordu. (s. 21)

Ona göre insanlık durumu, geleneksel Hıristiyanlığın
da genel-geçer komünizmin de kabul ettiğinden farklıdır.

(Onlara göre insan iki zıt kutbun baskısı altında
kesin bir karar alma durumundadır hep. Kutuplardan biri mutlak yücelik, diğeri
mutlak kötülük… mantığa karşı mantık dışı, akıl sağlığına karşı delilik…)

Pico ise, kendimizi bir ihtimaller yelpazesi olarak
görmemizi ve bu yelpazedeki deşilmemiş, ortaya çıkarılmamış taraflarımızdan
bazılarının şeytani özellikler taşıdığını kabul etmemizi önermektedir. (s. 22)

Klasik tarih Rönesans’ı antik çağ bilgilerinin
yeniden keşfedilmesi ile hatırlar.

Rönesans, numeroloji, astroloji ve tarotu sapkın
konumlarından kurtarmış, simyayı da Batı biliminin hem evlatlığı hem de erken
bir rakibi haline getirmiştir. Pico’nun kendisi Hıristiyan Kabalası, yeni
eflantuncu felsefe ve astrolojinin önemli bilginlerinden birisidir.

…dönemin önemli tüm isimleri batınî gelenekler
üzerinde çok derin çalışmalar yapmış, sanki bu üstü örtülü kaynaklarda insan
tabiatının ve evrenin başka hiçbir yerde bulunamayacak sırlarının olduğuna
inanmışlardır.

“Bu büyü, bu büyü beni kendimden geçiriyor.”

Yolun sonu helak olsa bile… (s. 23)

Batınî, garip ve mistik şeyler için benzeri bir
doymaz iştah, romantik dönemde Aydınlanmanın dikkatli oto-kontrolüne bir isyan
olarak ortaya çıkmıştır. (s. 24)

…büyük dönüşümler belki de hep böyle oluyordur. (s.
26)

İçinde bulunduğumuz anın gerektirdiği şey, ruhi
zekadır.

Hangi gerçekliğin önemli, hangisinin önemsiz
olduğunu fark edecek, kutsal paradigmaları taklitlerinden ve seküler
tuzaklardan ayıracak bir zeka gücü…

Sorun, ruhi zekayı nerede bulacağımızdır.

Benim anlayışıma göre cevap şurada yatıyor;
aradığımızı kutsal gelenek içinde aramalıyız. (s. 27)

İhtiyacımız, çözümden çok problemin ta kendisi olan
bilimsel düşünce alışkanlıklarımızdan daha ötede bir şeydir. (s. 28)

I

Aquarian
Sınırı

İsmi Farklı Olsa
da Hepsi Din

Tanrı’nın yokluğunda, yola çıkmak için kendimizden
başka başlangıç noktası yoktur.

Bizi kendin
için yarattın ve kalbimiz sana kavuşmadan önce huzur bulmayacak.
” St.
Augustine (s. 33)

…besin çılgınları…

Bu kişiler için günlük yemek düzeni içindeki yin ve yang kavrayışı mutfak tahtasını mandalaya,
yemek masasını sutraya
dönüştürmüştür. (s. 36)

Gerçek fizikçiler arasında, fizik biliminin
sınırlarını zorlayan, açıklamalarında kozmolojiye kaymaya çalışan oldukça geniş
çevrelerin olması şaşırtıcı gelmiyor.

Amaçları maddeyi zihni bir kategori haline getirmek
ve fiziksel doğayı mistik güçlerin oyun alanı olarak göstermektir
.

Marshal McLuchan ve John Brockman’ın medya
metafiziği…

Artık çizgi roman fantezileri bile dikkatle okunup,
mistik anlayışları kaale alınmaktadır.

Tıp dışı ilaçlar, büyüsel tedaviler, mistik beslenme
anlayışları, visionary fiziki çizgi-roman fantezileri ve meditasyona dayalı
spor faaliyetleri: Bütün bunların kökenindeki aslen dini olan itkiyi görmezsek,
içinde yaşadığımız kültür anlamını yitireceği gibi, zamanın arzuladığı
gerçekliği de gözden kaçırmış oluruz…

Belki bazıları banal gözüküyor ama niyet ortadadır.
Zaman ve maddenin kelepçelerini kırmaya çalışan bir enerjinin, insani yönümüze
cevap veren bir evren oluşturma yolundaki patlamalarını, yansımalarını
görüyoruz bunlarda. (s. 38-39)

Bütün Kutsal
İşbaşında

İnsan
kendisini ve görünen her şeyi kutsal bir mandala olarak kabul etmeli.
” Lama
Govinda

Astrolojide Aquarian çağı…

…yüksek ahlaki idealizm ve visionary tecrübelere
açık bir ruh halinin baskın olarak yaşanacağı bir dönem. (s. 44)

Dane Rudhyar, Aquarian çağının bir okyanus çağı olduğunu  hatırlatıyor bize, nasıl okyanuslar
yeryüzündeki karaları birbirine bağlıyorsa bu 
çağın amacı da “küresel bütünlük”ü sağlamak olacak. (s. 45)

Su taşıyıcısı olarak kova, çorak toprakların
ortasında bir hayat simgesidir.

Ucubeler Meclisi

Ocak, 1974

San Francisco’da yapılan Kohoutek Bilinç kutlamaları

Danışmanlardan biri tüm katılanlara, “bugün bir
mucize bekleyin, çünkü pek çok mucizeye şahit olacaksınız” diyordu.

Binlerce katılımcı, çocuksu neşeleriyle her
anlatılana, her şaşkınlık verici gösteriye hemen inanmaya çoktan hazırdı. (s.
45-47)

Yeniden Doğuşun
Travmaları

Radikal eğilimli psikoterapistlerin paylaştığı
görüşe göre kapitalist toplumun ileri aşamalarında insanlarda ortaya çıkan
psişik rahatsızlıkların kökeninde toplumsal adaletsizlik yatmaktadır.

Hayatı derinden yaşamak, ona kendi deneyimlerimizden
süzülmüş bir biçim, kendi biçimimizi vermek isteriz. (s. 50)

Belki de ekonomik güvenlik duygusu bizi
çocuklaştırmakta, refah, otantikliğe varacak yollarımızı kapatmaktadır.

Saydıklarımız, kişisel kaderimizi yaşamak için
kendimizle baş başa kalmamızı engelleyecek boyutlara varmıştır artık.

Böylesi düşüncelere kapıldığımızda
potansiyellerimizin çok azını kullanarak yaşamadığımızı fark ederiz.
Başarısızlığı tadar ve yeni bir hayat uğruna eski yalanların, değersiz aşkların
yakılıp eritildiği bir ateş imtihanı şansını denemek isteriz; bunun için
fedakarlıkta bulunup acı çekmeyi kabul eder hale geliriz…

Temiz bir sayfa ve yeni bir başlangıç…

Aquarian sınırında bekleyen insanların çoğu her
şeyden çok, yeniden doğuş arayışına girmiş insanlardır. (s. 51)

Ruh Ekolojisi

Dinin hareketsizliği örtüp, ayrıcalıkların göze
batmamasını sağladığını kim inkâr edebilir. Fakir sofralarında oturanların gökteki
pastayla avunması…

Ama dinin, bunun ötesinde de bir manası olduğunu
görmeyenlere ne demeli. (s. 53)

…baskı, cezadan fazla zarar verir bize, zihni
karartır, duyarlılıkları köreltir, kişiliği daraltarak kendimize duyduğumuz
saygıyı yok eder. (s. 54)

İnsanları Aquarian sınırına götüren şey ruh
sağlığının boyutlarını keşfetme çabası olmalıdır. (s. 55)

II

Bilgisayar
ve Karnaval Arasındaki Tanrı

…yolumuzu nasıl bulacağız?

T.S. Eliot,
“Çorak Ülke”sini garip dini mecazlarla doldururken bir taraftan da şiirini
akademik otoriteye hoş gelecek bir denge ile örüyordu.

Jung, kendi ruhi tecrübelerini kaybettiği “kırmızı
defter”ini halen yayınlamamış, suçluymuş gibi saklamayı tercih etmiştir.

Aynı dikkat ve temkini Frazer, Yeats, Joyce’un Batı zihnini mit, ritüel ve
sembollerle açık hale getirmeye çalıştıkları eserlerinde de görmek mümkündür.

Tüm bilgi ve birikimlere rağmen bu insanlar söylemek
istediklerini açıkça söylemeye cesaret edememişler, meselenin üstünü kapatarak
anlatmışlardır. (s. 58-59)

Cinsel serbestlik ve dinsel serbestlik arasındaki
paralelliği aslında dikkatle incelemeliyiz. İkisi de uzun yıllar elleri kolları
bağlı yaşadıktan sonra, serbestliğin uç noktalarına vardı. (s. 59)

Satori ve
Ansefalograf

Everest dağının tepesine helikopterle inen kişi, dağı
tırmanan kişinin tecrübesini anlamayacaktır elbette.

Tehlike, ruhi gelişmemizi sürdürürken ortaya çıkan
yan ürünlerin asıl varılması gereken yerden daha önemli addedilmesindedir.

Bilim adamının “bilmiyorum” sözünün ardında, biz
bilmiyorsak kimse bilmiyor düşüncesi yatmaktadır. Şüphecilik dogmatizmin
aynadaki yansıması haline gelmiştir. (s. 64/65)

Bölünmüş Beyin
Saçmalıkları

Temel olarak bölünmüş beyin tezinin de, beyinde
belli işlevlerin belli noktalarda gerçekleştiğini söyleyen diğer tezlerden çok
farkı yok. Bu tezin savunucularına göre beyin iki yarım küreden oluşmakta ve
bölümler beyin faaliyetlerini yerine getirirken iş bölümü yapmaktadır. Beynin
sol lobu, dil benzeri uğraşlarla ilgilenirken sağ lob sezgisel kavrayış ve
bütünsel anlayış işlevini yerine getirmektedir.

Tüm kültürümüz, beynin sağ lobundan mı sol lobundan
mı kaynaklanıyor diye sınıflandırmalara tabi tutuldu.

Bilgisayar dili, felsefe yapamaz, şiir yazamaz.
İnsanlar konuştuğunda fikirleri bütün olarak ifade eder. Zihin bununla ilgili
ani kurgular oluşturur. Anlam bütünleri birdenbire kelimelere dökülür. Eğer
konuşan Dante, Li Po veya peygamber ise dil “mistikleşir” yaratıcı bir karakter
kazanır ve tad taşır. Bu durumda beynin sağını mı yoksa solunu mu kullanmış
oluruz? Şimdiye kadar insan düşüncesi pek çok düaliteden zarar gördü, ama
hiçbiri beyin araştırmacılarının sağ beyin / sol beyin ayrımı kadar
aptallaştırıcı değildi. (s. 68)

Hayatta bir rol oynamak beynin tamamının işlevsel
bir şekilde kullanılmasını gerektirir. (s. 69)

Büyük Hayvanın
Gölgesinde

William James dini tecrübelerini bilimsel incelemeye tabi tutan
ilk kişiyse, Aleister Crowley’de
dini deneyimleri karnavala döndüren ilk kişidir.

Kıyametin büyük hayvanı ve yeryüzünün en kötü kişisi
olmayı hedefleyen Crowley, 20. yüzyılın
ilk yarılarında en fazla yozlaşmış ama bunu istekle yapmış kişiydi.

Sıradışı psişik yetenekleri olan Crowley kendisini
büyü ve normal ötesi her şeyin üstadı sayıyordu.

Günümüzde bilinç dairesinde konu edilen tüm tecrübe
ve disiplinleri Crowley denemiş ve bazılarında da üstatlık mertebesine
ulaştığını iddia etmiştir. (s. 70)

Crowley, akıllıca kullanamayacağı güçlere birdenbire
sahip olup bundan zehirlenen biriydi. (s. 71)

Erich Von
Daniken ve Tanrıların Arabaları

Daniken, çok satan bu kitabında dünyamızın tarih
öncesi zamanlarda uzaydan gelen astronotlarca ziyaret edildiğini iddia eder.
(s. 73)

Bu görüşlere göre din, kötü yazılmış tarihten başka
bir şey değildir. (s. 74)

Bir efsane veya fikri, belli tarihsel ve sosyal
ihtiyaçların sonucu olarak tanımladığınızda mitoloji ve dini zayıflatmış
olursunuz. Efsane ve dinleri yanlış anlaşılmış bir tarihi gerçek ya da sosyal
zaruret sonucu olarak açıklamaya çalışan her girişimin arkasında bu “euhemerist” ruhun yaşadığını görmek
mümkündür. Freud bunlardan biriydi
ve Tanrı fikrinin anne ile babanın imgelerinden düşünülmüş/dönüştürülmüş bir
fikir olduğunu savunuyordu. (s. 74)

Willhelm Reich
ve Orgon Kutusu

Reich’ın inancına göre orgon, kendisinin havada
görebildiği su kökenli parlak bir oluşumdu ve evrenin bio-dinamik enerjisiydi.
Hayatın yaratılması orgon’dan kaynaklanıyordu. Evrenin “elan vital”i (hayat
verici gücü) orgondu ve konsantre edilirse kanser dahil her türlü hastalığı
tedavi etme gücüne sahipti. Bu son iddia, sağlık bakanlığının besin ve ilaç otoriteleriyle
çatışmasına ve sahtekârlıktan hapse atılıp 1957’de hapiste kalp yetmezliğinden
ölümüne sebep oldu.

Tüm dünyayı
dolduran aydınlığı kanıtlamak için neden kendini karanlık bir odaya
hapsediyorsun
.” Goethe

Reich’ın durumu daha da vahim. (s. 76)

Uri Geller ve
Çatal Bıçakları

Psişiklerin henüz keşfedemediğimiz bazı güçlerle
ilişkileri olabileceğini kabul etmemiz gerekir.

Ne üzücüdür ki, eğer Geller gerçekten psişik güçleri olan biriyse bile, bu güçleri en
ucuz, en ticari biçimlerinde şova dönüştürmekten çekinmemiştir.

Daha da kötüsü, Geller ve menajeri Andrija Puharich,
vodvil numaraları üstüne psöde-dinsel bir üstyapı kurmaktan kaçınmadılar.
Anlattıkları hikâyeye gör Geller, “kozmik zihnin” biricik fani enstrümanı idi
ve UFOların arkasındaki güçte Geller idi.

Bütün sineklerin gübreye konması gibi 20 yüzyılın
tüm lümpen gizemcileri de en sonunda gelip UFOlara dayanırlar. (s. 78)

Geller’in varlığı ve becerileri, kutsal
kavramlarımızın alanını daraltmaktan öteye geçmiyor. Bu anlamda Geller tam da
psişik gücün ruhi gelişmeye nasıl engel olabileceğinin iyi bir örneğidir. (s.
80)

Demon Deus
Invertus Est

Gelenekte gömülü hazinelerden, laboratuvar
bulgularına, terapik imkânlardan gizli kalmış inançlara kadar öylesine çok şeyi
öyle hızlı keşfettik ki, karışıklıkların olmaması mümkün görünmüyor…

Ab-ı Hayatı soda ile sulandırmamalıyız. (s. 82)

Her dini gelenek, şeytani müdahalelerin göz
kamaştırıcı etkileri konusunda uyarır bizi. Çünkü o bir Tanrıdır, ama tersine
dönmüş bir Tanrı, Demon deus invertus est,
Şeytan Tanrının Karşıtıdır. (s. 83)

III

Çılgınlar

İnsan
Potansiyelinin Evrimci İmgesi

…ve senin
etrafın bu korkutucu şovla sarılmış

Bu korkutucu
şovla

Ve seninle alay
ediyorlar

Ve seninle alay
ediyorlar

Ve seninle alay
ediyorlar

                        John Giorno

Sahnede öyle çok “evrimci düşünce”” örneği var ki,
çoğunu kafasız, aptalca, hatta sadece komik buluyorum…

Burada dikkat edilmesi gereken halen oluşmakta olan
bir mit ile uğraştığımız gerçeğidir.

En önemlisi de bu imgeye önemini veren şey, popüler
olmaktaki önemli başarısıdır.

Çağımızda bir şeylere denk düşüyor demek ki, daha
yüce bir amaç ve yepyeni bir hayata duyulan arzu hissediliyor bu ilgiden. (s.
88/89)

Neden sadece değişim değil de evrim?

Kelimenin seçimi, kullananın kelimeye yüklediği
anlamdan çıkar. Aquarian sınırında yollarını bulmaya çalışan insanların
deneyimlerini “değişim” olarak adlandırması, meseleyi kişisel ve geçici bir
açıdan görmeleri anlamını taşır/taşıyacaktır. Evrim ise, özünde yol gösterici bir
ima içerir ve tecrübe edilen şeylerin birikimiyle adaptasyon kabiliyeti yüksek
bir tür olarak insan kültürünün yeni bir aşamaya geçişine işaret eder. (s. 89)

IV

Seçkin
Azınlık

Aquarium sınırında keşfettiğimiz en önemli şey,
yeniden keşfedilmesi gereken ne kadar çok şey olduğuydu.

Eskinin daha görkemli olduğuna, eski hayatların
bizimkilerden çok üstün olduğuna dair bir inanç oluşur böylesi çevrelerde. Eski
güzel günler. Hatıraları tam olarak kaydedilmediği halde böyle bir fikir neden
çok güzel gelir bize? (s. 96)

Batı toplumu olarak “kendi putuna tapmak”tan
vazgeçeceğimiz bir yolu henüz bulamadık. Bize haddimizin bildirilmesi lazım.
(s. 97)

Biz Zamanlar

Bizler kemale ermemiş canlılarız ve kendimizi
mükemmele taşımak göreviyle yükümlüyüz.

Bu öylesine eski bir fikirdir ki hiçbir başka
düşünce bu fikrin üstüne kapamaya yetmemiştir. (s. 98)

Her canlının doğuştan getirdiği, kimliğinin tam
olması hali bizden esirgenmiştir, ya da bulunması için biraz uzağa konmuştur.
Bulmamız, aramamız gerekir onu.

“Hakikat ancak insanlardan uzakta, büyük
yalnızlığımızda bulunabilir. Hakikate ulaşmak için oyun oynamak değil, acı
çekmek lazımdır. Yalnızlık ve acı insanın zihnini açar. Bu nedenle bir düşman
hikmeti bu yolda aramalıdır.” Şaman Igjugarjuk (s. 99)

Daha iyi ve daha güzele doğru her dürtünün ardında,
aşkınlık arzusu yatıyor.

Kendinden vazgeçme / kendini bulma

Zihin, havadaki pek çok radyo dalgasını almak için
oluşturulmuş bir araç gibi anlaşılabilir en basit haliyle. Havada, alınabilecek
binlerce mesaj vardır. Ama ilkel bir cihaz sadece en güçlü sinyalleri alabilir;
renk, biçim, kimyasal uyum, ışık, madde gibi. Alıcı kompleksleştikçe daha
rafine kanalların yayınlarını da almaya başlar. Artık dil, sayısal işaretler
gibi şeyler de anlamlandırılmaya başlanmıştır. Alıcının niteliği iyileştikçe,
algılama sınırları da genişler. Zihin de kendisi hazır olana dek, orada, havada
olan sinyallere muhataptır, ama anlamlandıramaz, uygun kanalı yakalayamaz.

Eflatun’un ideler dünyasından kastettiği böyle bir
şey olsa gerektir. İnsan zihni, diyalektik bir süreçte daha ileri gitmek için
ilerler. Yolun sonunda da vecde ilişkin içgüdülerin duyumsanışı yer almaktadır.
(s. 105)

V

Unutmamaya
Çalışmak

Kader, Kıyamet,
Maksat

Bilim tarihinde Darwin’in rolü, tam olarak bu üç
kavramı sanki bunlar kapının önündeki dilencilermiş gibi, bilim alanından atmak
olmuştur.

Darwin’in biyoloji düşüncesinin amacı, evrimi
tamamen şansa bağlı, yönü belli olmayan hedefsiz ve değer yargısı taşımayan bir
süreç olarak çizmektir. (s. 111)

Modern biyolojinin “bilinç evrimi” konusunda
söyleyecek bir şeyi yoktur. Şu halde eski geleneklere yeni Eflantunculuk,
Kabala, Gnostiklik, Hermetizm gibi eski ve egzotik okulları bünyesinde
barındıran büyü geleneğine dönmemiz gerekir. (s. 118)

Gizli Hikmet

Gizli hikmetin merkezinde üstün bir öğreti yatar:
Dünya büyük bir dönüşüm dramasından ibarettir.

Gizli hikmet, tüm dünya mitolojisinin ortaklaşa
ihsas ettiği gibi insanın “üst-insan”dan insanlık düzeyine düştüğünü savunur.

Bizler, göreve gönderilen ve “unutmamalısın… kim
olduğunu ve ne amaç güttüğünü sakın ola ki unutmamalısın” diye programlanan
ajanlar gibiyiz.

Fakat hep unutuyoruz. (s. 119)

Her insan, hayatın çeşitli evrelerinden geçtikçe
ruhi bir dönüşümü de yaşar beraberinde.

“Gurbetteki” insanın umutsuz çığlığında, bilinmeyen
Tanrı ile vuslat arzusu ve ruhun acılı dramı yatar. (s. 122)

Bir şeyi bilmek için kökenini ve gelişmesinin
yollarını bilmek gerekir, nereden gelip nereye gittiğini bilmek, bir şeyi
bilmek demektir. Bilgi, değişen ve değişimin içindeki devamlılığı kavramış
gözlerden doğar. (s. 122)

Romantik
Bağlantı

Romantiklerin yaptığı… Gizli hikmet geleneklerinin,
dönüşümün kozmik draması fikrini fiziki tabiata kanalize etmek oldu. Dönüşüm
fikrini, bitki ve hayvanların yeryüzündeki hayatlarında görmeye çalıştılar. Bu
düşüncenin etkisiyle, tabiatı kutsal bir vücut bulma zemini olarak gördüler.

En önemli insani güzellik, insanın kendisini
gerçekleştirmesiydi: Deneylerin peşinde koşmak, duyarlılığı artırmak ve
kişiliği mükemmelleştirmek yoluyla varılabilirdi buraya da. (s. 124)

Dünyanın anlamlandırabileceği tek ayna bilinçtir.

Evrenin tarihi, bilincimizin şekliyle
biçimlenmiştir, deneyimlerimizin çapı kadar bilebiliriz. O halde, evrenin
hikâyesini, bilinci işe katmadan yazabileceklerimizi nasıl iddia edebiliriz ki?
(s. 126)

Her kavram ve teorinin altında salınan eski gnosisi
keşfettiğimizde, bilimi akıllıca kullanmayı da öğrenmiş olacağız. (s. 126)

VI

Büyücü
Evrimciler

Gizli Öğretiden
Eupsychran Terapiye

Madam Balavatsky, Rudolf Steiner, George Gurdjreff…

Bu büyüsel evrimcilerin garip mitolojik yorumlarına
bakıldığında, bu kişilerin insanın potansiyeli konusundaki vizyonlarını
oluşturmuş kişiler veya en azından yaratıcı tarafları gelişmiş zamanımızın öncü
psikologları olduklarını görürüz. (s. 128)

Büyüsel evrim yandaşları zihni, kutsalın bir aynası
(potansiyel olarak) görmektedirler.

Madam Balavatsky’nin
Gizli Öğretisi

Teosofi Cemiyeti’nin organizatörü olarak 1875’te Avrupa
sahnesinde göründüğünden itibaren Helena Petrovna Blavatsky’nin (1831-1891)
imajı kamuoyunda hep kötü oldu. (s. 129)

Bugün bile, bir tek satırını dahi okumamış kişiler
bu hanımı sahtekâr ve huysuz biri olarak tanımlamaktadır.

Blavatsky, zamanında algılama gücü en yüksek ve en
orijinal düşünüşe sahip kişilerden biridir, en değersizlerinden biri olsa da…

“Isis Unveiled” ve “The Secret Doctrine” adlı
kitaplarında, modern batıda ilk kez olmak üzere psişik felsefe ve ruhi evrim
konularında kabaca da olsa modern batı dünyasındaki ilk düşünceler yer
almıştır. (s. 130)

Darwin’in sınırlı evrim kavramına karşılık olarak,
Blavatsky, “Gizli Hikmet”in pek çok geleneğini bir potada yoğurup doğu dinleri
ve edebiyatçılarından aldığı çerçeveyle cilalayarak oluşturduğu “gizli
öğretisini” ortaya koymuştur.

Fiziki
dünyamız ruhun hizmetçisidir sadece
Blavatsky

İnsanın doğasını tanrısal bir çehreyle nitelemeye
çalışan Blavatsky çoğu zaman talihsiz bir edebilik batağına düşmekte,
kaynakları hayal gücü yerine tarihsel dokümanlar diye göstermektedir. (s. 134)

Rudolf Steiner’in
Akaşik Rapsodisi

Steiner’in ilgisi de, insanın doğasının evrimci
imgesinden yanaydı. Ancak Steiner’in büyü bilimi edebi materyalleri dışlamaya
başladı. Bunun yerine Tibet arhatları ile özel iletişim kanalları kurarak saf “Akaşik
Kayıtları” yani evrenin ancak duru görü sahibi bilinçler tarafından
kavranabilecek süper-duyarlı tarihi kavrama ve hayata geçirme yönünde
çalışmalar yapmaya başladı.

Steiner uzun ve sayısı belirsiz çağlar boyunca, insan
ruhunun asıl mimarisinin doğaüstü güçlerin çeşitli düzeydeki temsilcileri
tarafından dokunduğunu anlatmaktadır. Sistem dokuz basamakta toplanan spiritüal
varlıkların yavaş yavaş, bilinçsiz durumdaki insan kişiliğine dört yönlü bir
kimlik dokuyarak, kendi spiritüal niteliklerini işlemesi ile başlar. (s. 137)

Zerdüşt, Hermes, Trismegustus, Pisagor vs. Atlantis
sonrası dönemler dünyanın kültürel tarihine karşılık gelen bir ritimle
ilerlemektedir. Sonraki çağlar… Eski Hindistan, Mısır, İran, Yunanistan,
Hıristiyan Batı… Bütün bu medeniyetler boyunca bir tek tema belirgin bir
şekilde ortaya çıkmaktadır. İnsanoğlunun fiziki medeniyetle fazla haşır-neşir
olması ve bilincin ruhtan yabancılaşmasının artması. (s. 142)

Steiner’in eserlerindeki psiko-mitolojide şeytan ve
Ehrimen’in önemli bir rolü vardır; bilincin evrimini incelemek isteyen herkesin
dikkatini çekmesi gereken bir roldür bu. Şeytan ve Ehrimen, açık bir dualiteyi
yansıtmazlar. En genel anlamda, şeytan zamanla ilgili deneyimlerimizin ruhi niteliğini
kaybetmesi, Ehrimen ise mekânla ilgili deneyimlerimizin ruhi niteliklerini
kaybetmesi için uğraşır. Şeytan ebediyetten zaman çalar ve bu tarih olur;
Ehrimen mekânsızlıktan mekân çalar ve bu madde olur. (s. 144)

Şeytan duygusal sıcaklık ve şefkatin ruhudur,
hayatımızdaki en ufak değişikliklere bile izin vermez. Steiner’e göre, eski ve
ilkel dini formları, Aquarian sınırında yeniden yaratmaya çalışanlar Şeytanın
bastırdığı duygusallığa yenik düşmektedir. Ehrimen ise soğuk ve öfkeli bir ruh
olup duygularımızda sabırsızlık, güç isteği ve üstün gelme içgüdüsü olarak
ortaya çıkmaktadır. Bilimsel zeka ve saldırgan ilerlemenin ruhu olan Ehrimen,
zamanımızın seküler ideolojilerini oluşturagelmiştir. (s. 144)

Gurdjieff’in
Eziyetli Terapisi

Madam Blavatsky için bilincin evrimi, özel
kaynaklardan süzülen, gelenekle olgunlaşmış bir gizli öğretiydi. Steiner için
ise bu doğrudan bir visionary deneyimle kazanılacak kozmolojik bir bilgiydi…
Geçen asrın en büyük üçüncü büyücü evrimcisi George Gurdjieff içinse bu fikir
psişik bir teknisyenin elindeki yararlı bir araçtan ibaretti.

Gurdjieff, pratik ve pedagojik bir zekaya sahipti.
Hayal gücünden doğan bir şiir patlaması yerine öğretici bir anektod veya
ifadeyi tercih ediyordu. Yazılarında, kapalı, anlatmak istediğini anlatmaktan
çok gizlemeye yönelik bir stil kullanmaktaydı. (s. 147)

Bu tür adamların spiritüel üstadları olacağı fikrine
kendimi yakın bulmuyorum; bana göre spiritüel üstadlar şeffaf ve dürüst
olmalılar. Mistik demagoglarla çok karşılaştım ve belki onlardan hoşlandım da
ama bunlar insanı sadece eğlendirebilir, aydınlatamaz.

Gurdjieff’in terapi ile ilgili çalışmalarının
temelinde “insan evrim için
yaratılmıştır; o kendini geliştirmek için özel bir deneme alanıdır
” fikri
yatmaktadır.

Ona göre evrim… “bilinçli, gönüllü, niyetlenilmiş,
bir insani gelişmedir ve insanın dünyadaki hayatı içinde belli bir yöne doğru
gelişir.” (s. 150/151)

Evrim sadece insan denen canlıya ilişkindir, o da
bazılarına tabii… Çoğu insan bilinçlilik durumuna yükselme şansına bile sahip
olamaz, hayatı uykuda geçer.

Steiner gibi Gurdjieff de dört veçheli bir bedensel
psikoloji geliştirmişti: şehevi beden, astral veya tabii beden, zihni veya ruhi
beden, nedensel veya ilahi beden.

İnsan hayatındaki mekanik taraf şehevi bedeni hedef
almaktadır. Bu düzeyde her uyarıcı ve her tahrike karşı içgüdüsel olarak tepki
oluşur. (s. 151)

Nedensel bedene erişmek, kişinin kendisini tüm
yanıltıcı ve duygusal belirlenimlerinden kurtarmasıyla oluşur.

Bir kez nedensel bedene eriştiğimizde sarsılmaz ve
bağımsız bir kişilik kazanmış olur ve her türlü şartlanmadan kurtuluruz. (s.
152)

Tam uyanıklık durumuna Gurdjieff, nesnel bilinç
adını vermektedir. Uyanıklık kolay ve sakin bir ruh hali değildir ona göre,
kendini sürekli gözleyen, kontrol eden, tüm neşe ve anlık tepkileri ezen bir
yaklaşımın sürekli yaşanmasıdır uyanıklık. (s. 154)

Hak Ettiğimiz
Evrim

Evrim fikrinin köklerini gizli hikmet geleneklerinde
araması nedeniyle Blavatsky’yi önemli buluyoruz.

Steiner ile birlikte evrim fikri psikolojik karakter
kazanmıştır.

Gizli hikmetin kozmik dönüşüm fikrinin temelinde
aşkın potansiyeller fikri yatıyordu. Bu bir tek fikir içinde Darwinci
biyolojinin modern bilimsel düşünceden sürgün ettiği üç kavramı birden
buluyoruz; kıyamet, kader ve maksat…

Evrimi yönelimin ve yön duygusunun olmadığı boş bir
şans oyunu olarak görürsek üste doğru gelişme şansımızı yok etmiş oluruz,
kendimizi güçsüz ve durgun bir dünyaya mahkûm ederiz.

Konuşmanın başladığı o ilk nesilde konuşma kavramı
ve pratiği kişilerin zihni potansiyellerine oranlı olarak gerçekleşmiş
olmalıdır. Zamanın spiritüel iklimi dile hazır bir hale geldiği içindir ki
konuşma başlayabilmiştir. Birinin konuşması ötekindeki gizli yeteneği ortaya
çıkarmış ve dil, insanoğlu için evrensel bir unsur olarak çiçeklenip
açılmıştır. Şu anda içinde yaşadığımız kültürel anda visionary yeteneklerle
dolu olgunlaşmış bir ruhi iklimi sunmaktadır bize ve çok geçmeden evrensel
düzeyde bir olgunlaşmanın yaşanacağı görülecektir. (s. 158)

VII

Üçgenler,
Kutsal ve Lâdini Kültürün Visionary Kökenleri

İnsan
bilgelik makamına eriştiğinde yaşayacağı yalnızlık tıpkı ölümdeki yalnızlık
gibidir…
Yeats

Düalite
Alışkanlığı

Hayatımızın bütünlüğünü acımasızca bölerek bir denge
oluşturmaya çalışıyoruz. Cennet ve cehennem…

Beden ve ruh…

Tabiat ve Tanrı…

Zihin ve madde…

Kültürel mirasımız çıldırtıcı zıtlıklarla dolu.

Bu düalite alışkanlığı biraz da dini mirasımızdan ve
Hıristiyanlığın Tanrısı birdir, ama bu Tanrı (Panteistlerin Tanrısı gibi) her
şey demek değildir. Tabiat, onun yaptığı, yarattığı bir nesnedir. Dünyaya nüfuz
etmez bu Tanrı, onu yönetir ve hayatiyetini idame ettirmesini sağlar. O kanunlar
koyan bir Tanrıdır ve bir kanun koyucu nihayetinde, kanuna karşı gelenleri de
yaratmış olur. (s. 160)

Metafizik ve psikolojik düalitelerde bir taraf
seçmek de aynı ruh bölünmüşlüğünü tekrar yaşamamıza neden olur. Dikotomi,
problemin kendisidir, ruhumuzu bölen, bir tarafın bastırılmasına yol açan bir
zorlamalardır.

Artık Batı toplumunu tiranlığı altında ezen
zıtlıkları birleştirmek, beden ve ruhu, zeka ve içgüdüyü bir araya getirmek
gerektirmektedir.

“Üstteki nasılsa, alttaki de öyledir.” Yani kutsalı
lâdini olanda bulabilir, lâdiniyi kutsaldan süzebiliriz. (s. 162/163)

En azından seçkin azınlık bunu böyle anlar,

Kültürün en önemli işlevi şu olmalıdır;
kalabalıklara, seçkin azınlığın bilgisini paylaşma imkânı verecek semboller,
imgeler ve ritüeller sağlamak. (s. 163)

Tema ve
Çeşitlemeler

İmge ve ifade, kelime ve semboller, seçkin azınlığın
ışığını taşımayı yarayan araçlardır. Ama bir kez icad edildi mi, kültür artık
kendi hayatiyetini kazanmaktadır. Zihinden zihne aktarılacak, gelişmesini
sürdürmekte ve yeni ufuklara yol almak için kutsaldan gittikçe uzaklaşmaktadır.
Kültürün unsurlarını kullanarak oyunlar oynar, onları eğip bükerek değişik
durumlara uyum sağlamalarını temin ederiz. Sonunda lâdini dediğimiz şey,
kültürün kullanıla kullanıla “visionary” bağlantılarının görülemez hale geldiği
kısımdır. Lâdini, kutsalın tanınmayacak kadar değiştirilmiş bir yüzüdür. (s.
164)

Ateist Olan
Kültür

Visionary ateşe ne kadar yaklaşabiliriz? Ve cevap;
mit, büyü ve gizemin bizi yaklaştırabildiği kadar.

                        Mit

Büyü                                       Gizem

Popüler zihinlerde, bu üç önemli kavramın orijinal
özelliklerinden eser yok artık.

Bunlar popüler anlamda geriledikçe yerlerine başka
olanlar ikame etti kültürümüz. Mitin yerini tarih, büyünün yerini teknoloji,
gizemin yerini akıl aldı.

                        Mit

Akıl                                        Teknoloji

Büyü                                      Gizem

                        Tarih

Her kültürel dönüşümde, eskinin yeni olan tarafından
alt edilip, gözden düşürüldüğü keskin bir an vardır. (s. 165/166)

Mitten Tarihe

Mit, insanın zaman ve dolayısıyla ölümlülükle
karşılaşmasını düzenler. Bu yolla bize hatırlattığı zaman içinde yaşadığımız
maceraların her birinin ezeli bir anlamın yansımaları olabileceği fikridir. (s.
167)

Yunan tiyatrosunun yaratmaya çalıştığı ortam
efsanevi ve kontrol edici güçlerin içinde, onlara karşı gelmek için kurulan bir
hareket ve kurgudur.

Mitin amacı, olayların gelişigüzelliğini anlamlı bir
sıraya sokup, zekamızın zaman kaosu karşısında yenik düşmemesini sağlamaktır.
Bu yolla mit, fanilik ölüm dışında geriye hiçbir şey bırakmayan zamanın acımasız
akışından anlar çalarak tarihi katlanılabilir kılar.

Mitik referanslar kaybedildiğinde sahneyi tekil
olaylar kaplar. Tarih çalışması, milyarlarca anlamsız veri parçacığının bir
araya getirilip içlerinden anlam üretilmeye çalışıldığı manasız bir çaba haline
gelip, o günün akademik veya politik çerçevesini teyid etmeye başlar.

Tarih kitapları artarken kitapların içindeki anlam
aynı hızla yok olmaktadır artık. (s. 168)

Mit, hem tarihin arketipi, hem de anti-tezidir.
Arketip olarak, zaman-dışı hikâyelerle ilgilidir. Tıpkı J. Joyce’un Odysseia’yı 20.
yüzyıl Dublin’inin sokaklarında tekrar kurması gibi, olayların arka-planı ve
mitik örgüyü tarihin içinde kurgulayabiliriz. Bu algılama gücünü
kaybettiğimizde mit, tarihin anti-tezine dönüşür.

Tarihin dramatik ve öğretici yapısını mitler öğretir
bize, insani işlerde anlam arama çabamızda ihtiyaç duyduğumuz paradigmaları
mitlerden alırız. (s. 169)

Büyüden
Teknolojiye

Büyü, insanın tabiatla karşı karşıya gelmesini
düzenler. Büyüsel duyarlığın kökünde/özünde, zihnin evrene nüfuz edebileceği ve
her tabii nesneye canlı bir varlık olması hasebiyle dua, ibadet ve kutsamalarla
ulaşılabileceği inancı yatar. (s. 170/171)

Büyücüler ve onların takipçileri, taşta, suda,
rüzgârda veya tabii her tür varlık ve olguda gördükleri ilahi ya da şeytani
tarafa hitap ederek, yardım ve ilgi isterler.

Tabiata yakınlık, ilkel ya da pagan denilen dinlerde
daha güçlü bir düzeyde gözlenebilmektedir.

Otantik büyünün peşinde olduğu şey, güç elde etmek
değil, güvenlik sağlamaktır.

Gül-haç yeminine göre “büyücü, hizmet edebilmek için bilmek istemektedir.” Amaç,
Wordsworth’un ifadesiyle, “eşyanın
künhünü görebilmek
”tir ve bunu transın gücüyle elde ederiz, araçların
gücüyle değil. Güvenlik yerine bu anlamda hikmet kavramını koyabiliriz sanırım.
Bilmekten gelen kabul ve güvenme hikmeti: Hintli yogacı bunu tat tvam asi diye ifade ediyor “bu sensin, hepsi sen…” (s. 172)

Böyle bir güvenlik, eğer bir güç ise bu, bir olma
gücüdür.

Ama yapma gücüyle örtüştüğü anlarda olacaktır. Bu,
tam da teknolojinin köklerini büyüde bulma fikrimizin ortaya çıktığı noktadır.

Büyüsel anlayış insanları düşman olduğu varsayılan
tabiat karşısında savunmasız ve çaresiz bırakmamıştır hiç. Çevrenin büyük
güçlerinden korunmak, onları tanımak ve kullanmak konusundaki bu ilk insani
gayret, teknolojinin de kaynağıdır. (s. 172)

Tabiat ile ilişkimiz iki varlık arasındaki saygılı
bir ilişki olmaktan çıktığında, efendi, insanın, köle tabiatla karşılaşması
bizi bir başka tür büyüyle tanıştıracaktır: kara büyü…

Açık biçimde, sanayi toplumu tam da bu yönde
gidiyor.

Nasıl kara büyü baskı kurarak, zarar verecek veya
sömürerek amacına varmaya çalışıyorsa, teknolojimiz de zirvesine savaş
imkânlarını gelişmesi yolunda kullanarak ilerliyor bugün.

Güç hırsının en ileri gittiği yerlerde, büyü
anlayışı en bozulmuş haliyle ortaya çıkmaktadır. (s. 173)

Gizemden Akla

Gizemler insanın ikinci doğuşunu yani kişinin
spiritüel krizlerle karşılaşmasını düzenler. Amaçları bize asli kimliğimizi
öğretmektir.

Benin içindeki beni bilmektir aslolan.

Dünya kendisine yük olarak gelmeye başlarsa, insanın
yolu gizeme yönelmiş demektir.

Aynada görülen yüzün arkasında ölüm görüldüğü zaman,
varolmak için sığınılan özürler kurtaramaz insanı.

O anda yenilenme ihtiyacı müthiş biçimde büyür
içimizde.

Kuvvetli düşmanlar, sosyal egonun yapaylığı ve
ölümlülüğün getirdiği dehşet.

Böyle bir kriz anı bir çöküş veya kendini yanlış
yolda dönüştürmeye yol açabilir.

İnsanın bir yerden bir yere geçerken yaşayabileceği
en riskli bölgede gizemler yardımcı olur ona…

Bizim toplumumuz gizemi tüm iyi niyeti ile reddetti.
Akıl ve özgürlük peşinde koşarken yolun kenarına ittik/attık onu.

Tarihte bilgiye en düşkün toplum biz olduk.

Akıl denen bu tutkuyu kökenlerine kadar
incelediğimizde bulacağımız şey çok şaşırtıcı olacaktır. Peşinde olduğumuz
gnosistir; vecdin sınırında elde edilen gizemlerin bilgisi. (s. 180)

Çıkmaz Sokak

Ekonomik ve sosyal faciadan öğreneceğimiz tek şey,
şehirli sanayileşmiş toplumumuzun imkânsız tutkular peşinde krizden krize,
felaketten felakete sürüklendiği olmuştur. Bu mutsuz senaryonun son sahnesi ne
olacaktır? Bunu göremeyen kim var? Küresel bir çorak ülke…

Gölge, nesnenin efendisi olmaya başlar, yansıma
orijinalini bloke eder.

Bu bilgisizlik, farkında olmayış durumunun adı
Budistlerde Samsara, Hindularda Maya, Eflatun’da mağaradaki yansımalardır. (s.
183)

VIII

Yüksek
Akıl Sağlığı ve Rakipler

İnanç çağı

Akıl çağı

Kaygı çağı

Terapi çağı

Tüm hasta ruhlar tedaviye ihtiyaç duyunca ruh ve
akıl sağlığı lafları kapladı ortalığı…

Ama kime göre akıl ve ruh sağlığı?

Ruhun derinlikleri, toplumumuzun geleceğine ilişkin
savaşın verileceği bir mücadele alanıdır.

Günümüz psikoterapisi insan doğasının
derinliklerinden bahsederken tıp jargonunu kullanıyor, ahlak ve metafiziği
kapılarından içeri sokmuyor. Sonuçta yüreğimizdeki hastalıklar septomlara,
komplekslere bağlanıp klinik teşhis sağlanmış oluyor. (s. 187)

Ruh sağlığını tarif etmek için öncelikle insani
olarak neyin normal olduğunu tanımlamamız gerekiyor.

İnsani olarak normal sınırları içinde/içine,
nesiller boyu gericilik veya normal dışı diye kabul edilen peygamberleri,
zahitleri, şamanları ve azizleri de almamız gerekir.

Çünkü bunlar aşkın ihtiyaçlarımızı dile getiren
sembolleri en iyi biçimde göstermiş kaynaklardır; lotusun içindeki mücevher,
felsefe taşı, yeniden diriliş, sefirot merdiveni, Şiva dansı… Yüksek akıl
sağlığı durumu için bu kişiler ve fikirleri psikolojinin asıl ilgilenmesi
gereken alan olacaktır.

Görevimiz, onların kökenindeki anlamı tecrübelerimiz
arasına katmak ve yaşamlarımızı dönüştürücü bir güç olarak kullanmaktadır. (s.
189)

Freud: İnsani
Trajedinin Sağladığı Akıl Sağlığı

Her tür psikiyatrinin amacı, insanda gizli olan “ben”i
araştırmaktır. Bu ilke dinlerin en temel konusudur. Apollo’nun Sokrates’e
verdiği görev “kendini bilmek” olmuştur. 19. yüzyıl pozitivisti olan Freud için
kendini bilmek, insani edimlerin kişisel nedenlerini bilmekten ibaretti. Aşkın
ihtiyaçları hiç hesaba katmıyordu.

Marx, kültürü: sınıf mücadelesi ve iktisadi
ihtiyaçları içeren gerçekliği maskeleyen “zihindeki hayaletler” olarak
görüyordu.

Freud bu indirgemeciliği daha da ileri götürdü.

Freud’un kanaatine göre yüksek siyasi idealler ve
iktisadi hayatın dürtüleri dahil her şey kültürel bir maskeli balodan ibaretti;
hepsinin arkasında bastırılmış, arzuları engellenmiş ve yaralanmış
cinselliğimiz yatıyordu. (s. 190)

Freud’a göre din, kültürel fantezilerimiz içinde en
çocukça olanıydı. Freud’un niyeti dini, biyolojik ve psikolojik kökenlerine
indirmek ve yerine tamamen seküler bir gereklilik ilkesi yerleştirmekti. Eros
ve Thanatos, kozmik varlıklar olarak konuşlandırıldı. Freud aslında maddeler
bir mitoloji oluşturmuştu.

Ölüm ve cinsellik arasındaki çelişkiyi öylesine
dramatik hale getirmişti ki, trajik bir çözüm dışında hiçbir çözüm yoktu.
Neticede Freud’un terapisi insanı onurlu bir umutsuzluğa yönelmek dışında bir
şey önermemekteydi. Çağındaki pek çok maddeci gibi o da, maddeyi Tanrı olarak
görmüş ve sorgulama yoluna gitmemiştir.

Maddeye inanan din, insanlık tarihindeki en kısa
ömürlü din olmuştur. (s. 191/192)

Freud için ruh sağlığı, tüm illüzyonların ortadan
kaldırılması ve yabancı bir evrende mutlak yalnızlığımızın kabulünden ibarettir.

Freud’un atladığı tek nokta, yalnızlığın uçlarına
varmak fikrinin aslında en büyük illüzyon olabileceği ihtimalidir. Bu ise
yaralı ruhumuzun ihtiyaç duyduğu tedaviyi sunmuyor bize, aksine hastalığın en
zehirli, en bulaşıcı hali, bunu kavrayan yüksek akıl sağlığı umutsuzluktan
umuda doğru bir yol bulabilecektir. (s. 192)

Davranışçılık,
İntibakın Sağladığı Ruh Sağlığı

Davranışçı psikolojinin hedefi, tüm kaba ve toplum
dışı köşelerimizi yontarak dışımızdaki dünyaya uyum sağlamamızdır. Normalite
anlayışı toplumsal uzlaşmanın, özellikle de toplumsal otorite tarafından
seslendirilen kısmının içinde kalanlar kadardır.

Davranışçı psikolojinin yapacağı iş bu uzlaşmayı
sağlamaya çalışmaktır, onu sorgulamak değil.

Psişik intibak savunucuları, ruh sağlığının nihai
olarak bir sosyal bağlam ve kamusal standart gerektirdiğini biliyorlardı.
Cemaatle bireyi uyum haline getirmek. Psişik bütünlüğün sağlanmasında bu, son
derece önemli bir zemindir. Fakat intibak takipçilerinin göremediği şey, böyle
bir idealin sağlanmasında bireyden çok topluma rol düştüğüdür. İşin başında
toplumsal uzlaşma noktalarını standart olarak kabul ediyorlar, ama en medeni
toplumların her zaman içlerindeki en çılgın üyeden daha çılgın olabildiğini unutuyorlar.
(s. 194)

Radikal Terapi

Toplumsal
İlişkinin Akıl Sağlığı

Radikal terapistler sağlıklı bir toplum olmadan ruh
sağlığının sağlayamayacağını bilecek kadar bir bilgelik göstermişler. Mevcut ve
sağlıklı bir toplumun bulunmadığını da görebiliyorlar elbette. Bu yüzden o
sağlıklı topluma varmak için devrimci değişimler peşinde koşuyorlar.
İntibakçıların müşterileri devlet ve şirketler kesiminin orta-üst tabakaları
iken radikal terapi sömürülen, dışlanan kesimlerle ilgileniyor.

Radikal terapi, bir kendini analiz etme süreciyle
yaşanan toplumsal faaliyetler üzerine kuruludur. İnsanlar çevrelerindeki
kötülükleri tespit edemeden kendi ruhlarını temizleyemezler, çünkü bu
kötülükler nevrozun asli kaynağıdır. Ön kabulünden yola çıkar radikal terapi.
(s. 195)

Radikal terapinin soyağacı W. Reich’ın “Freudcu Marksizm”ine
sıkı sıkıya bağlıdır. Reich, Freud sonrasında, siyasi sistemi nevrozun kaynağı
olarak ortaya giren ilk kişidir.

Claude Steiner “tüm yabancılaşma, baskıdan ve bu
baskı yaratılırken baskı görenin aldatılması, mistik hilelerle kandırılmasından
doğar” derken en fazla toplumsal yabancılaşmadan bahsedilir. Ancak Kierkegaard,
Nietzsche, Kafka, Beckett ve Camus’de görülen yabancılaşma duygusunu sınıf
ilişkilerine indirgeyemeyiz. Tabii bu kişilerin yaşadıklarını önemsiz kılma
tutumu içinde olmadan. Evet, yabancılaşma toplumsal düzeyde olabileceği gibi
kozmik düzeyde de hissedebilir. Üretim araçlarını sosyalleştirerek tedavi
edilebilecek bir yabancılaşma vardır ama bir başka yabancılaşma (ruhen hiçbir
yere bağlı olmama) daha vardır ki, sömürenler ortadan kaldırılsa bile ortadan
kalkmaz. (s. 197)

R.D. Laing:
Deliliğin Akıl Sağlığı

Lain’in iddiasına göre delilik kişinin içinden
kaynaklanan nedenlere indirgenemeyecek toplumsal bir yaratımdır. Delilik
insanlar arasında oluşur. Delilik insanların ortak deneyimlerinin bir
karışımıdır. Bu haliyle delilik, yaralanan ve kötü muamele gören kişilerin
meşru bir kendini savunma mekanizmasıdır.

Deliler hayranlık duyulması gereken kişilerdir, zira
onlar çağın şehit verilmiş bilincidirler. (s. 200)

Birbirimizden
yabancılaşmamız, kutsal olandan yabancılaşmamızın bir yansıması.
Buber

İnsani
Potansiyeller

Tatminin
Sağladığı Akıl Sağlığı

Psikolojik rahatsızlığı bulunanlarla çok ilgilenmez
bu akımın terapistleri: daha çok işlevsel olarak aklı yerinde ama kişilik
olarak az gelişmiş kişilerle ilgilenirler. Amaç salt tedavi değil, gelişme
sağlamaktır. (s. 203)

Son iki asırda modern Batı’nın geleneksel ve egzotik
değerleri özümleme çabası kendi geleneği yarattı; Goethe’nin büyük sufi şair
Hafız’dan yaptığı parlak uyarlamalar, Blake’in İncil ile Gizli Hikmet arasında
gidip gelerek dokuduğu karışım, Wordsworh’un paganizm anlayışı, Baudelaire’in
simya ve büyü alanlarından etkiler taşıyan çalışmaları… Bunların hepsi artarak
sekülerleşen Batı ile dünyanın dini kültürleri arasında köprü kurma
çalışmalarıdır. (s. 209)

Günümüzde diyalog daha da gelişmiş ve güçlenmiştir.

Aldous Huxley, tüm modern dünyayı Vedanta ile
yoğrulmuş bir duyarlılığın penceresinden izliyor.

Joseph Campbell, karşılaştırmalı mitoloji

Journal of Comperative  Religion dergisinde kutsal geleneğin
metafiziğin metafizik açıdan incelemeleri yapılıyor (Titus Burckhardt, S.H.
Nasr, F. Schuon).

Ezra Paund ve Kenneth Rexroth, şiirde uyumlu bir
eklektizmi yakalıyor.

Paul Goodman, taocu tabiat anlayışıyla geştalt terapisini
harmanlıyor.

Gery Snyder, şiirinde zen ve Kızılderili etkilerini
tutturuyor.

Allen Ginsberg ve Ram Dass, Hinduizmi bize taşıyor.

Alan Watts, Doğu dinleri ile Batı psikolojisi
arasında zekice sentezler sağlıyor.

Dane Rudyar, astroloji söylencelerinden
zekice/sofistike uyarlamalar çıkarıyor.

Jacob Needleman çağdaş felsefe anlayışımızı batınî
geleneklere açmaya çalışıyor.

Jerome Rothenberg ilkel şiiri bize tercüme etmeye
çalışıyor.

Gershom Scholem, kabalacılığı müphem yapısından
kurtarıyor.

Gay Luce, Tibet mistisizmi ile Batı kökenli beden
terapileri entegre ediyor.

Jung, modern psikiyatri alanı içine dünyanın dinsel
ve büyüsel geleneğini yerleştirmeye çalışıyor. (s. 210/211)

IX

Ahlak
ve Vecd

Pathanjali’nin
Bir Afozrizması Üzerine Düşünceler

Yama, Niyama,
Asana, Pranayama, Prathayana, Dharma, Dhayana ve Samathy, yoganın 8 aşamasıdır
.”

Pathanjali

Dikkat çeken şey: asana ve pranayama’dan samathy’ye
olan aşamaların yama aşamasından sonraya konulmasıdır.

Peki, nedir yama?

Aforizmalarda tanımlandığı kadarıyla şiddetin,
hırsızlığın, açgözlülüğün, yalan söylemenin, iradesizliğin mutlak anlamda reddi
olan bir ahlaki görev.

İnsanlar huy,
karakter, çevre bakımından farklıdırlar ama hepsi “ben” denen bir kayanın
üstünde durur: bir diğerin karşı şiddet uygulayan insan, bunu kendi ‘ben’i
üzerine uygulamış olur.

Sri Prohit
Suvami

Pathanjali bize yamanın yoldaki ilk aşama olduğunu
söylüyor.

Şimdi merak ediyorum böyle bir merdiveni kim
tırmanabilir?

Yamayı doğru anladığımızda tüm ahlaki değerleri bu
kavramın içinde bulabiliriz.

İnsanlar yama ile niyananın yoganın temelini
oluşturduğunu, bunlar sağlanmadan pratik egzersizlere geçmemeleri gerektiğini
unutuyorlar. (s. 215)

İçinde yaşadığımız sistemi oylarımızla, yaşam
biçimimizle, verdiğimiz vergilerle, suskunluğumuzla biz ayakta tutuyoruz.  

İçinde yaşadığımız ekonomik hayat, şiddet, hırs ve
yanıltmaca temelleri üstüne kurulu.

Tüm zenginliği güçsüzlerden çaldıkları ile oluşmuş,
devamlılığı ise insanların bir şey yapmaması ile sağlanıyor. Şirket ortakları
ve tüketiciler bu sistemi ayakta tutmak için el ele vermişler.

Tüm ürünler en büyük yalanlar üretilerek satılıyor.

Centilmenlik, eli açıklık ve hakikat düşkünlüğü
ekonomimizin liderlerince kabul edilmesi mümkün olmayan şeyler.

Hoşgörü duygusundan uzak ve kurumsallaşmış baskı
sistematik olarak ahlaki değerleri eziyor. (s. 216)

Sonuçta toplumumuzun içindeki apaçık kötülüklere
nadiren karşı çıkıp sonra da şiddet, hırs ve yanıltmacayı reddettiğimizi
övünerek ilan ediyoruz.

Hiçbir kaçış yok.

Yama hakiki yogacının ilk adımıdır, yüksek bilinç
öncelikle vicdandan başlar. (s. 217)

Bilinç/vicdan bu kavramlar İngilizcede birbirine çok
yakındır.

Belki yolun çok ilerisinde kelimelerin ötesinde bir
vecd hali yakalandığında iyi ile kötünün Tanrı’nın iki eli olduğunu kavramak
mümkün olacaktır. Ama yola girmek için ancak şiddeti, hırsı ve yanıltmacayı
samimiyetle reddeden ruhların bir şansı olacaktır ve o ilerideki vizyonu
yaşamak sadece onların hakkı olacaktır. (s. 217)

Bugün ruhunu kurtarmak isteyen kişi nereye
kaçabilir?

Küresel bir sanayi şehrine dönerek cehennem haline
gelen dünyamızda kötülüklere iştirak etmemek tek başına nasıl mümkün olabilir?

Boş kırlar boru hatları, çöller petrol kuyularıyla
dolduruldu.

Dünyanın herhangi bir köşesinde turistlerin ziyaret
etmediği bilgeler ve azizler hâlâ kaldı mı acaba?

Kaldıysa bile merak etmeyin onlar da çok geçmeden
aslanın ağzına düşecek, çiğneyip tükürüleceklerdir. (s. 219)

Eğer yamanın amacı iyilik ve hakikatin
çiçekleneceği, dini tetkiklerin ve ruhi huzurun gerçekleştirileceği bir yeri
tarif etmekse, bu yerin artık bir yerlere giderek bulunamayacağını bilmeliyiz.
Bu yeri etrafımızdaki çöplüğü temizleyerek, burada kendi mekânımızda bulmamız
gerekiyor.

Bizim için ruhi yaşamın zirvesi olan şey, diğer
geleneklerde “dağın eteği” olarak biliniyor.

Kafalarımızın içinde bizleri meşgul eden şeyleri
susturmalı, bir çözüme bağlamalıyız ki sessizliğin öğreteceği şeyleri dinlemeye
başlayabilelim. (s. 230)

Aklın koyduğu hedefleri şaşırtan, huzuru bozan ve
insani ilişkilerin zeminini dinamitleyen bu duyguların kökeni nedir?

Bu soruyu sormak aslında tarihin asıl enerjisinin ne
olduğunu sormakla eşdeğerdi.

Biz, ta özümüze kadar dinsel yaratıklarız ve ruhi
ihtiyaçlarımızı daha önemli, daha temelli ihtiyaçlar olarak kavrayana kadar ne
ruhsal bütünlüğümüzü sağlayabilecek, ne de akıl sağlığımızı koruyabileceğiz.

…yerkürenin kocaman bir çöplüğe çevrilmesi, sınırsız
üretim, aptalca tüketim, ideoloji propagandalarının ortalığı kaplaması. Bütün bunları
insanlar içlerindeki boşluğu doldurmak için yapıyor ve sonuçta seküler uzlaşma
öneri olarak, içimizdeki boşluğu doldurmak için önümüze koya koya beyinsiz
kitle hareketlerini koyuyor. (s. 234)

Ancak boşluk öyle büyük ki…

Bu şey bizim umutsuzluğumuz, umutsuzluk yani
içimizdeki memnuniyetsizliğin şeytanı.

İçimizdeki boşluktan kaçabilmek için uzaya
astronotlar bile gönderdik. (s. 234)

X

Uzlaşma
Merkezleri

Bir
Sonraki Gerçekliğin Araştırılması

Maddi Basitlik
Visionary Zenginlik

Son iki yüzyıldır fiziki güç olarak
dışsallaştırdığımız şeyleri deneyim olarak içselleştirmenin zamanı gelmiş
görünüyor. Kültürümüzdeki dağınık pek çok parçada visionary enerjilerimizin
yabancılaşmış ve harcanmış veçhelerini görmek mümkün. Aşkın dürtülerin milyonlarca
nesneye bölünerek tuzağa düşürüldüğü bir çağda yaşıyoruz.

İnsanın asli kültüründeki asıl hassanın maddi
basitlik ve visionary bolluk olduğuna daha önce işaret etmiştim.

Bu, mit, büyü ve gizemin asıl meslekler, deneyim
zenginliğinin de asıl servet olduğu kutsal bir kültürdür. (s. 242)

Maddi basitlik, visionary zenginlik…

Böylesi bir kültür stili beraberinde kim bilir ne güzellikler
getirir!

Bir zamanlar büyücülük dairesi içinde anılan
güçlerin hepsi gerçek olabilir.

Belki hayalini kurabildiğimiz hiçbir şey imkân
sınırları dışında değildir de, sadece şu andaki bilgi düzeyimizle mümkün
olmamaktadır.

Aşkın potansiyelleri insan tabiatının özü olarak
kabul ettiğimizde, maddi bolluk ve fiziki gücün neden insanlara yetmediğini,
şiddetin neden ortaya çıkıp vahşeti doğurduğunu, ne kötüsü de varoluştan niye
bu kadar sıkıldığımızı anlamak mümkün olacaktır. Bütün bunlar olsa olsa bir
amaca giden yolda araçlardır; yolun sonunda aradığımızın aslında bunlar
olmadığını anlamaya yararlar. Bütün bu zenginlik, kazanımlar ve her türlü
dünyevi haz aslında bir tek şeyi göstermek için yararlıdır.

Bunların sonunda anlıyoruz ki, bütün bu şeylere
sahip olmak insanı mutlu etmiyor ve yolun sonunda asıl büyük ihtiyacımızı fark ediyoruz:
zaman, mekân ve ölümlülüğün sınırlarını aşarak gelişme ihtiyacı…

Gelecekteki psikoterapi, ruhi hastalıkların kökenini
içgüdüsel itkilerin çatışmasında değil, insandaki potansiyel ile
gerçekleştirebildiklerinin çatışmalarında arayacaktır.

Psikiyatri görecektir ki insanın görevi “neyse o
olmaktır.”

Bilinçaltımızdaki en önemli ve bir ölçüde de
patolojik taraf, Tanrısal olan konusundaki potansiyelimizin büyüklüğüdür. Bu
fikir zihnimizin köşelerini zorlamakta, inkâr edilen bu enerji bizden kendi
yerini talep etmektedir. Hak ettiği yere kavuşmadıkça da ruhumuzu rahatsız
etmeye devam edecektir. (s. 246/247)

Aydınlanma çağında Batı toplumundaki şüpheci
aydınlar, Tanrıyı yıldızların ardında, denizlerin altında ve yeryüzünde
bulamayınca ilk işleri dini bir yanılsama olarak ilan etmek oldu.

Şimdi bizler mitler ve sembollerin izlerini bilinçaltının
derinliklerine doğru sürdükçe üçüncü bir ihtimal çıktı karşımıza; spiritüel öğretiler
zihinden kaynaklanan yansımalar değildir. Aksine kişi üstü bir gerçekliğin
zihindeki izdüşümleridir. Nasıl fiziksel şeyler algılarımıza hitap ediyorsa, bu
üst gerçeklik de zihnimize hitap etmektedir.

Gelecekte hakikat sadece kendilerinin temsil
ettiğini iddia eden her disiplin utanç verici saldırganlıkları yüzünden
kaybolup gidecektir. Açıklık, evrensel bir çağa yakışan tek tutumdur. (s. 252)

İnsanın
kanındaki en küçük alyuvardan daha küçük yerler bile ebediyete bir kapı olarak
açılır

Dünya ise bir
gölgeden ibarettir.

Blake

Unfinished
Animal: The Aquarian Frontier and The Evolution of Consciousness

Türkçeleştiren: Bedirhan Muhib

İnsan Yayınları

Mart 1995