Bezirganbaşı Camii Tarihi, Mimari, Özellikleri, Hakkında Bilgi

20

Bezirgânbaşı Camii, İstanbul Kocamustafapaşa’da XVI. yüzyılda Mimar Sinan tarafından yapılan cami.

Kocamustafapaşa semtinde Kuvây-ı Milliye caddesi üzerinde bulunmaktadır. Bezirgânbaşı Hâce Hüsrev Çelebi adında bir tüccar tarafından yaptırıldığından bu adla tanınmış, yanında kurulan tekkenin ilk şeyhi Mahfî Ramazan Efendi’den do­layı Ramazan Efendi Camii olarak da ad­landırılmıştır. Ticaretle uğraşanlara veri­len bir lakap olan “hâce” kelime­si halk arasında “hoca” ve “hacı” şeklin­de de söylendiğinden caminin banisi Hüs­rev Çelebi her üç şekilde de anılmıştır. Caminin kurucusu Hâce Hüsrev hakkın­da bilgi yoktur. Caminin inşası, hayatının son yıllarını yaşamakta olan Mimar Si­nan’a sipariş edilmiş ve bir tekke İle bir­likte yapılan caminin kitabesi, XVI. yüz­yılın tanınmış şairlerinden, aynı zamanda Mimar Sinan’ın da yakın dostu olan Sâî Mustafa Çelebi tarafından manzum ola­rak düzenlenmiştir. Hüseyin Ayvansarâyî”nin Hadîkatü’l-cevömi’ ve Mecmûa-i Tevârih adlı eserlerinde metni yanlış ola­rak verilen bu altı beyitlik kitabeden öğ­renildiğine göre yapı Sultan İli. Murad devrinde, Hâce Kemal adlı bir kişinin ye­tiştirmesi olan Hâce Hüsrev tarafından tekke ile birlikte 994 (1586) yılında yaptı­rılmıştır. Tekkenin ilk şeyhi olan Ramazan Efendi, Karahisarlı Şeyh Muhyiddin Efendi’nin müridlerinden olup 1025 (1616) yılında vefat ederek caminin yanındaki türbeye defnedilmiştir. Halvetî tarikatı­nın Ramazâniyye kolunun kurucusudur. Hadikatül’Cevâmi’de, yazıldığı XVIII. yüzyılın sonlarındaki son şeyhi Abdülaziz Efendi’ye kadar şeyhlerinin adlan ve her birinin ölüm tarihleri verilmiştir. Zâkir Şükrü Efendi’nin tekkelere dair eserin­de ise daha sonraki şeyhlerin adları bil­dirilmektedir. Ramazan Efendi Tekkesi tekkelerin kapatılması tarihine kadar açık kalmıştır.

Mimar Sinan 1588’de öldüğüne gö­re bu eser onun olgunluk çağında ve vefatından iki üç yıl önce yapılmıştır. Si­nan’ın eserlerinin adlarını bildiren tez­kirelerde Hâce Hüsrev Camii olarak ka­yıtlıdır. Caminin tarihçesi hakkında bilgi olmamakla beraber, 24 Temmuz 1782′-de Haliç kıyısında Dibek mahallesinden çıkarak Marmara sahiline kadar uza­nan büyük yangın âfetinin tam içinde kaldığına göre büyük ölçüde zarar gör­müş olması muhtemeldir. Nitekim Ha-dîkatü’İ-cevâmi’ın bazı yazma nüsha­larında rastlanan bir kenar notunda. Be­zirgânbaşı Camii’nin harap bir halde ol­duğu sırada, Yenikapı Mevlevîhânesi’nde çile çıkarmakta olan ve daha sonra padişahın musâhibliğine yükselen, mü­tevellisi bestekâr Hammâmîzâde İsmail Dede Efendi tarafından 1234 (1818-19) yılında tamir ve ihya ettirildiği bildiril­mektedir.

Bezirgânbaşı Camii etrafı duvarla çev­rili geniş bir avlunun içindedir. Bu du­vara bitişik olarak Edirne kadılarından Çavuşzâde Ahmed Efendi’nin ruhu için 1106’da (1694-95) klasik üslûpta yaptı­rılmış küçük bir çeşme yer almaktadır. Avlunun iki tarafında hazîre bulunmak­tadır. Buradaki mezarlar arasında, ca­minin kurucusu Hüsrev Çelebi’nin kabri olarak kabul edilen, mermerden tarih­siz ve isimsiz bir mezar da vardır. Cami­nin etrafındaki hazîrede ayrıca kubbeli dikdörtgen biçiminde bir türbede Şeyh Ramazan Efendi yatmaktadır. Aynı tür­bede altı sanduka daha vardır. Bu tür­be mimari üslûbundan açıkça anlaşıl­dığına göre çok geç bir dönemde yapıl­mış veya eski temeller üzerine yeniden inşa edilmiştir.

Bezirgânbaşı Camii’nin, mütevazi mi­marisine ters düşen, âdeta Süleymaniye Camii’nin avlusunu süsleyen sahte şadırvanın daha basit ve daha iddiasız bir benzeri olan çok zarif bir şadırvanı vardır. Dikdörtgen biçiminde olan bu şa­dırvan mermer şebekelerle bezenmiş olup üç tarafındaki musluk aynaları Bur­sa kemeri biçiminde işlenerek aralarına selvi kabartmaları yapılmıştır. Haznenin üst kenarında da bir dizi tomurcuk ku­şak halinde dolanır. Caminin sağ tarafı­na bitişik olan kesme taş minaresi Si­nan’ın üslûbuna uygun biçimde uzun ve gösterişlidir. Kürsü kısmı caminin du­varları gibi bir sıra kesme taş üç sıra tuğla şeritler halinde örülmüş, gövdede ise pahların aralarına ince dikey çubuk­lar işlenmiştir. Bu çubuklar altta birer çiçek kabartması ile birleşirler. Mukarnaslı çıkmalar üstündeki şerefenin iki ayrı motife göre şebeke halinde işlen­miş klasik üslûpta korkulukları vardır.

Cami dikdörtgen bir plana sahip olup giriş kısmında geç bir devirde yapıldığı anlaşılan ve esas binanın mimari karakterine uymayan kısmen ahşap kapalı bir son cemaat yeri vardır. Esas caminin duvarları, aralarda üçer sıra tuğla hatıl­lar olan tek sıra kesme taş tekniğinde inşa edilmiştir. Çift renkli taşlardan ya­pılmış yay kemerli cümle kapısının üs­tünde kitabe yer alır. Duvarlarda iki sıra halinde pencereler açılmıştır. Caminin çi­ni süslemesinin zenginliği göz önüne alı­nırsa üst sıra pencerelerde evvelce renk­li camlı müzeyyen pencerelerin bulundu­ğuna ihtimal verilebilir. Bu güzel eser bir yangından veya bir zelzeleden büyük ölçüde zarar görmüş ve bu arada mü­zeyyen pencerelerini de kaybetmiş ol­malıdır. Aynı husus örtü sistemi için de söylenebilir. Caminin evvelce kubbeli ol­duğunu belli edecek bir iz yoktur. Ayrı­ca yapıldığı devirde, esnaftan olan bir hayır sahibinin kubbeli bir cami yaptır­masına da pek ihtimal verilemez. Her­halde ilk yapıldığında da şimdi olduğu gibi ahşap bir çatı ile örtülü olmalıydı. Ancak az sonraki bir tarihte yapılan Takkeci İbrahim Ağa Camii gibi, burada da çat içinde ve yalnız içeriden görülen ah­şap bir kubbe bulunduğu düşünülebilir. Bu ahşap kubbenin de zengin nakışlar ile bezenmiş olması gerekirdi. Pencere­ler gibi bu ahşap tavan ve kubbe de kay­bolmuş, yerine sadece bir göbek motifi­nin süslediği düz ve iddiasız bir tavan yapılmıştır. Mermerden olan minber de bu caminin en azından bir yangın felâ­keti geçirdiğini belli etmektedir. Bu min­berin yakın tarihlere kadar üst kısmı ah­şap iken son yıllarda mermer olarak ta­mamlanmıştır. Mermer mihrap da sa­de, zarif ve iddiasızdır.

Bu küçük caminin mimarisinin göste­rişsizliğine karşı, içinin XVI. yüzyıl İznik çiniciliğinin en parlak devrinde yapılmış çinilerle kaplanmış oiduğu görülmeKte-dir. Duvarların iç yüzleri, ikinci sıra pen­cereleri alt kenarları hizasına kadar ta­mamen çinilerle kaplanmıştır. Alt sıra Bezirgânbaşı Camii harimindeki cini alınlıklardan biri pencerelerin alınlıkları da yine çini pa­nolar ile bezenmiştir. Bu harikulade gü­zellikteki çini kaplamanın yakın tarih­lerde yer yer merhametsizce tahribe uğ­radığı dikkati çektiği gibi zaman içinde bu çinilerde acemice yapılmış tamirler ve yamalar da farkedilmektedir. Bezir­gânbaşı Camii’nin içine bir bahar hava­sının tazelik ve renkliliğini veren bu çini­lerde, Türk çini sanatının belli başlı mo­tiflerinin XVI. yüzyılın üstün tekniğiyle yerleştirildiği görülür. Nar çiçekleri, şa­kayıklar, iâleler, karanfiller, çin bulutla­rı, yapraklar, rûmî ve hatâî kıvrımları bu çinileri doldurmaktadır. Böylece küçük ibadet mekânı, bu çinilerin zengin mo­tifleri, göz alıcı renkleri ve parlak sırları ile canlı, ışıltılı bir görünüm kazanmıştır. Bezirgânbaşı Camii, Mimar Sinan’ın tasarladığı ve herhalde gerçekleştirdiği ilk süslemesiyle ne yazık ki günümüze kadar gelememiştir. Fakat kaldığı ka­darı ile tezyinatı, bu küçük ve mütevazi caminin mimarisinin bütün sadeliğine karşı ne kadar zengin bir süsleme ile bezendiğini belli eder. Cümle kapısının üst sövesinde görülen kalem işi nakış kalıntıları da evvelce burada varlığı an­laşılan başka tekniklerdeki süslemele­rin son izleridir. Bugün daha çok Rama­zan Efendi Camii olarak tanınan Bezir­gânbaşı Hâce Hüsrev Camii, Mimar Si­nan’ın hayatının son yıllarında ortaya koyduğu bir eser olarak önemli olduk­tan başka Osmanlı devri Türk sanatının genellikle üstünde durulmayan küçük eserlerinin değerli bir örneği olarak da sanat tarihinde yer almaktadır.

Diyanet İslam Ansiklopedisi