Beylerbeyi Camii ve Külliyesi -Edirne- Tarihi, Mimari, Özellikleri, Hakkında Bilgi

18

Beylerbeyi Camii ve Külliyesi, Edirne’de XV. yüzyılın ilk yarısında yapılan cami ve etrafındaki külliye.

Esasında cami, türbe, hamam ve med­reseden meydana gelmiş küçük bir kül­liye olup şehrin merkezinden Sarayiçi’ne uzanan caddenin sağında bir yamaç üze­rinde inşa edilmiştir. Kurucusunun tür­besi de caddenin solundaki mezarlığın içinde, caminin karşısındadır.

Caminin bir kitabesi yoksa da vakıf ka­yıtlarından kurucusunun II. Murad devri ümerâsından, önce Tırhala (Trikkala) be­yi, sonra Rumeli beylerbeyi olan Mîrimî-ran Sinan Bey yani Sinâneddin Yûsuf Pa­şa olduğu öğrenilmektedir. Edirneli Abdurrahman Hibrî Çelebi’nin Enîsül-müsâmirin’inde caminin 832’de (1428-29) Yûsuf Paşa tarafından yaptırıldığının be­lirtilmesine rağmen Bâdî Ahmed Efendi’nin, kurucusunun adını Şarabdar Ab­dullah Bey olarak göstermesi yanlıştır. Ayrıca Rıfat Osman Bey, Osman Nuri Pe­remeci gibi bazı yazarların caminin esas kurucusunun Abdullah Bey, sonra tamir ettirenin Sinâneddin Yûsuf Bey (Paşa) olabileceğini ileri sürmeleri de esassızdır. M. Tayyib Gökbilgin’in “Mahalle-i Mescid ve İmâret-i Mîrimîran Sinan Bey” başlı­ğı ile bu hayratın 833 (1429-30) tarihli vakıf kaydını ve evkafını tesbit etmesiy­le kurucusu hakkında hiçbir şüphe kal­mamıştır.

XVII. yüzyılda Edirne hakkında etraflı bilgi veren Evliya Çelebi, Beylerbeyi Camii’nin ferah ve güzel olduğunu bildir­mesi dışında bir açıklama yapmaz. Edir­ne’nin geçirdiği felâketler, bilhassa Bal­kan Harbi ve işgaller bu değerli külliyenin harap bir hale girmesine yol açmış­tır. 1950’li yıllarda Beylerbeyi Camii’nin büyük bir kısmı Özellikle mihrap tarafı çökmüş, son cemaat yeri tamamen yok olmuş, minaresinin ise şerefe ile daha yukarı parçası yıkılmış halde idi. Türbe­nin kubbesi çökmüş, duvarları çatlamış, hamam son derecede harap bir halde bulunuyordu. Medrese ise daha önceden ortadan kalkmıştı. Edirne’nin eski Türk eserleri hakkında hazırlanan raporlar­da caminin beşinci derecede değerli bir yapı olduğunun belirtilmesine rağmen uzun yıllar bir girişimde bulunulmamış­tır. 1960’lı yıllarda Vakıflar fdaresi’nce caminin ihyasına girişilerek yıkık kısım­lar yeniden yapıldığı gibi son cemaat yeri tekrar inşa edilmiş, minare tamam­lanmış ve mâbed yeniden ibadete açıl­mıştır.

Beylerbeyi Camii plan bakımından Os­manlı devri Türk sanatında zâviyeli ca­miler olarak adlandırılan tiptedir. İki ya­nında kubbeli birer tabhane mekânı bu­lunmaktadır. Taş ve tuğladan karma tek­nikte yapılan caminin önündeki son ce­maat yeri eski temeller üzerine tama­men yeniden yapılmıştır. Mermer söveli giriş sivri kemerli bir taçkapı halinde­dir. Esas mekân iki bölümden meydana gelmektedir. Bunlardan ilki yüksek bir kubbe ile örtülü olup bu bölümün kapa­lı bir avlu şeklinde tasavvur edildiğinin işareti olarak ortasında bir aydınlık fe­neri yer almıştır. Herhalde aslında bu tip camilerde usulden olduğu gibi bu mekânının merkezinde bir şadırvan bu­lunuyordu. Büyük bir kemerle ayrılan ve aslında döşemesi öncekinden biraz daha yüksekte olması gereken diğer bö­lüm esas namaz mekânı olup yine bir kemerle ikiye bölünmüştür. Birinci bölümü çok değişik bir geçiş sistemine sa­hip sekiz dilimli küçük bir kubbe örter. İçinde mihrabın yer aldığı kıble tarafın­daki ikinci bölüm ise üç cepheli olarak yapılmış ve üstü istiridye kabuğu biçi­minde dilimli bir tonozla örtülmüştü. 1950’lerde bu bölümü tamamen yıkılmış olan Beylerbeyi Camii, bu üç cephe­li mekânı bakımından 1441’e doğru Ti­re’de Halil Yahşi Bey tarafından yaptırı­lan Yeşil İmaret Camii’ni hatırlatmakta­dır. Büyük kubbeli ve kapalı avlu gele­neğini sürdüren birinci bölümün iki ya­nındaki tabhâneler pencereli kare me­kânlardır, içlerinde ocaklar bulunan bu mekânların üstleri ise birer kubbe ile örtülüdür. Minare soldaki tabhâne hüc­resinin köşesinde yükselir. Tabhânele-rin yolcuları misafir etmeleri geleneği ortadan Kalktıktan sonra bütün bu bö­lümler namaz mekânı halini almış ve bu­gün de öylece kullanılmaktadır.

Bu tip camilerde ekseriyetle görüldü­ğü gibi en öndeki mihraplı esas namaz mekânının duvar, kemer ve tonozları çok zengin biçimde malakârî nakışlar, renkli süslemeler ve yazılarla bezenmişti. Ne yazık ki caminin harabe halinde durdu­ğu uzun yıllar içinde bu eşine az rast­lanır güzel süsleme de mahvolmuştur. 1960 yılına doğru düşmek üzere olan büyükçe malakârî bir süsleme parçası buradan alınarak İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde muhafaza edil­miş, cami ihya edildikten sonra çerçe­velenmiş olan bu parça caminin içinde saklanması İçin Edirne’ye gönderilmişti.

Caminin karşısında olan Beylerbeyi Sinâneddin Yûsuf Bey Türbesi ise son de­recede harap bir durumdadır. Sekiz kö­şeli bir plana göre kesme taştan inşa edilmiş olan türbenin evvelce kubbeli olduğu ve bazı sırlı tuğla kalıntılarından dışında süslemeler bulunduğu anlaşılıyor. Aynı sıradaki hamam da kubbeleri­nin geçiş unsurlarının zenginliğinden ilk yapıldığında zarif ve zengin görünüşlü bir yapı olduğunu belli eder. Nitekim Hibrî Celebi de sanat değerini övdüğü bu yapıdan, “…bf-nazîr dilküşâ hamamdır, havuzu vardır…” diye söz ettikten son­ra uzun süre harap kalan hamamın Ek-mekçizâde Ahmed Paşa (ö. 16İ8) tara­fından tamir ettirildiğini bildirir. Bugün ise çok harap ve yıkıntı halindedir. Çok yıl önce yıkılarak ortadan kalkan med­resenin 935’te (1528-29) “cihet-i tedrîs”i 25 akçe olarak görülmektedir. Hâriç pâyesindeki altı medreseden dördüncüsü burası olup, 1046’da (1636-37) müder­risi Yûsuf Hanzâde iken 1050’de (1640-41) yerine muhasip Mehmed Efendi ta­yin edilmiştir.

Diyanet İslam Ansiklopedisi