Beykoz Kasrı Tarihi, Mimari, Özellikleri, Hakkında Bilgi

Beykoz Kasrı, İstanbul Boğaziçi’nde yapılan ilk kagir kasır.

Kasrın yapımı bir tarihî olaya dayan­maktadır. Mısır Hidîvi Kavalalı Mehmed Ali Paşa kuvvetlerinin Konya’da Osmanlı ordusunu yenmesi  karşı­sında Babıâli’nin, tarihinde ilk defa Ruslar’dan yardım istemesi üzerine Şubat 1833’te Rus ordusu ve donanması ku­zeyden İstanbul’a girdi. Donanma Büyükdere ve Beykoz koylarında demirle­di, ordu ise Selviburnu’nda ordugâh kur­du. Osmanlılarla Ruslar arasındaki bu yakınlaşma, ileride Türkler’in başına gai­le açacak olan Hünkâr İskelesi Antlaşması’yla sonuçlanmış ve Ruslar Selviburnu’nda Rusça ve Türk­çe yazılı bir taş anıt dikerek olayı kaba biçimde belgelemişlerdir. Kavalalı Meh­med Ali Paşa ihtiyarlık günlerinde İstan­bul’u ziyaret ettiği zaman (1845), isya­nından dolayı padişaha kendini affettir­mek ve Ruslar’ın diktikleri kaba görü­nümlü anıtın tesirini azaltmak için. Hün­kâr İskelesi tepesinde 200 dönümlük bir arazi içinde Abdülmecid’e armağan edilmek üzere yaptırmak istediği Bey­koz Kasrı’nın temelini attı. Kasrın yapı­mı on bir yıl sürdü ve Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu Said Paşa tarafından tamamlanarak 1855’te Abdülmecid’in ye­rine geçen kardeşi Abdülaziz’e armağan edildi. Zîver Efendi’nin (Paşa) düşürdü­ğü manzum tarih bir kitabeye işlenerek kasrın bulunduğu koru-parkın deniz ta­rafındaki kapısına konuldu. İstanbul’da inşa edilen bu ilk kagir kasrın plan ve projelerinin Nikogos Balyan’a, müteah­hitliğinin de Sarkis Balyan’a yaptırıldığı iieri sürülmekteyse de bu bilgilerin ke­sin belgelere dayanmadığı görülmekte­dir.

Kırım Savaşı (1853-1856) sırasında ta­mamlanan kasırda bir süre, bu savaşa katılan ve “başıbozuk” diye adlandırılan gönüllü askerler barındırılmıştır. Abdülaziz bu kasrı dinlenme amacıyla yaz ay­larında kullanmıştır. Burada kalarak Boğaz’ı seyrettiği, Beykoz çayırında güreş müsabakaları düzenlettiği ve Tokat kö­yündeki av korusunda avlandığı söylen­mektedir. Sultanın Fransa’ya yaptığı zi­yarete karşılık İmparator Napolyon adı­na iâde-i ziyarete gelen İmparatoriçe Eugenie Beykoz Kasrfnda ağırlanmış, burada şerefine ziyafetler verilmiş ve av partileri düzenlenmiştir. Abdülaziz’in ölümünden sonra bakımsız kalan kasır harap olmuştur. II. Meşrutiyet’in Meclis-i Meb’ûsan Reisi Ahmed Rızâ Bey za­manında mebuslara, ayan azalarına ve hükümet erkânına Beykoz Kasrı korusun­da bir bahar ziyafeti verilmiştir [1910). I. Dünya Savaşı sırasında kasır kız yetimevi olarak kullanılmıştır. Yine bu dö­nemde bir süre trahom hastahanesi ola­rak hizmet görmüş, ayrıca burada göç­menler de kalmıştır. Cumhuriyet döne­minde Önce Boğaz Komutanlığı emrine verilen kasır, 1953’te İstanbul Valisi Fah­rettin Kerim Gökay’ın önerisi üzerine Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na dev­redilmiş ve zamanın Sağlık Bakanı Dr. Ekrem Hayri Üstündağ tarafından da restore ettirilerek Yüksek Tahsil Genç­liği Prevantoryumu’na dönüştürülmüş­tür. Prevantoryumun ilk müdürü olan Haydarpaşa Numune Hastahanesi Baş­hekimi Dr. Ali Rıza Temel’in çabalarıyla da tekrar restore edilmiş ve onarım sı­rasında Güzel Sanatlar Akademisi öğ­rencileri çalıştırılarak harap olmuş du­rumdaki bezemeleri tamamlattırılmış, ayrıca döşeme, parke ve mermer kapla­maları da yenilenip koru-parkı tekrar düzenlenmiştir. Bu arada bahçe içinde­ki “Hava Hamamı” adıyla tanınan hama­mı da onarılmış ve eski suyu yeniden ge­tirilerek koru-parkta yeni mutfak ve ça­maşırhane binaları yaptırılmıştır. Kasrın yazlık olarak planlanması sebebiyle mev­cut olmayan ısıtma tesisatı eklenmiştir. Rıhtım onarılmış, deniz ve kum banyo­su yerleri yapılmıştır. Koru-parka yeni ağaçlar dikilmiş, meyve fidanlığı ve se­ra yapılmıştır. Güney girişinin sağındaki köşe odası tuvalet olarak düzenlenmiş­tir. 1963’te prevantoryum kapatılarak bina 0-14 yaş arası çocuklar için Bey­koz Çocuk Göğüs Hastalıkları Hastaha­nesi olarak kullanıma açılmıştır.

Kare plan içinde çözümlenmiş olan Beykoz Kasrı hareketli bir kütleye sa­hiptir. Zeminde ana kütlenin dört cep­hesinde iyon düzeninde dört sütundan oluşan birer revak bulunur. Bu revaklardan deniz yönünden giriş aksı üzerinde­kiler birinci katta balkon olarak devam etmektedir. Bu katta korent düzeni kul­lanılmıştır. Yan cephelerde ise revakların üstü kapalı mekâna .dönüştürülmüştür ve ana kütleye geçiş yuvarlatılarak sağ­lanmıştır. Dört cephede revak kullanı­mıyla yapı Palladio’nun (ö. 1580) Villa Capra’daki tasarımını hatırlatmaktadır. Bir kaide üzerine oturtulmuş olan kasır zemin kat, birinci kat ve birinci katın or­ta salonunun tavanını yükseltmek ve bu mekâna bol ışık sağlamak amacıyla ya­pılan bir çekme kattan meydana gel­mektedir. Çekme katın yan cephelerine yine birer revak yerleştirilerek bu katla alt yapı arasında kütlesel bir ilişki ku­rulmuştur.

Yapıya deniz cephesinden girildiğinde kare planın üç dikdörtgene ayrıldığı gö­rülür. Ortadaki dikdörtgen geniş bir sa­londur. Yanlarda, köşelerde birer kare planlı oda ile bu odaların arasında elips biçimli mekân birimleri bulunur. Bu bi­rimlerden sağdaki, barok üslûp özellik­leri gösteren bir çift merdivenle değer­lendirilmiştir. Merdivenin son bulduğu birinci kattaki çıkışa, padişahın merdi­veni çıkarken bendegânlar tarafından alkışlanması için parmaklıklı dar bir ko-ridor-balkon yapılmıştır. Üst katın planı zemin katın planını tekrarlar. Salon 14 metre yükseklikteki kasetlenmiş tava­nı, kemer, pencere, kapıpilasterle oluş­turulan duvar düzeni, desenli mozaik parkesi, büyük duvar aynaları ve perde kornişieriyle görkemli bir görünüşe sa­hiptir. Eski fotoğraflardan bu salonun Avrupa üslûbunda ve zengin biçimde döşendiği anlaşılmaktadır. Burası Avru­pa saraylarında görülen büyük baio sa­lonlarının tam bir benzeridir.

Dış kütlede yarım yuvarlak kemerli ve dikdörtgen çerçeveli pencerelerle dı­şarı açılan kasır, derzli duvar düzenine sahip olan zemin katta pencere üzerinde eşkenar dörtgenler içinde bitkisel mo­tifli kabartmalarla, birinci katta ise pen­cere altında girlantlar ve arşitravda az derin kabartmalarla bezenmiştir. Yapı­nın köşeleri pilasterlerle daha belirgin hale getirilmiştir. Kasır mantar ağacı, ıh­lamur, manolya ve çam gibi çeşitli ağaç­larla oluşturulmuş bir koru-parkla çev­relenmiştir. Koru-parkta ayrıca dar do­lambaçlı bir koridorla girilen iki küçük mekândan oluşan bir hamam bulunmak­tadır. Hamamın duvarları istridye kabu-ğuyla kaplanmış ve içerideki havayı serinletmesi için yukarıdan akıtılan sular­la duvarlar devamlı ıslak tutulmuştur.

Diyanet İslam Ansiklopedisi