Beyazıt Bestami Kimdir, Hayatı, Tarikatı, Hakkında Bilgi

35

BAYEZİD BİSTAMİ ( ? – 874)

Iranlı mutasavvıf. İslam ülkelerinde, “Varlık Birliği” inancına dayanarak insanın tanrısal bir nitelik taşıdığını ileri sürmüştür.

İran’ın Horasan bölgesinde Bistam’da (Bastam) doğdu, gene orada öldü. Gerçek adı Ebu Yezid Tayfir ibn Saruhsah Bastamî’dir. Kimi kaynakların bildirdiğine göre Mazdek ya da Zerdüşt inançlarına bağlı, eski bir ailedendir. İlk bilgileri dedesinden ya da babasından edindiği, sonraları çağının ünlü mutasavvıfı Ebu Ali el-Sindî’den “Varlık Birliği” konularını içeren bir öğrenim gördüğü söylenir.

Bayezid Bistami önceleri Mazdek ve Zerdüşt inançlarını içeren bilgiler edindi, sonra İslam dinini, tasavvuf konularını öğrendi. Bu düşünceyle uzun süren gezilere çıktı, o dönemin ünlü ve etkili mutasavvıflarıyla, bilginleriyle yakınlık kurdu. Sonra doğduğu yere döndü, etkili konuşmaları, geleneklere pek uymayan bağımsız davranışları ve ilginç düşünceleriyle kısa sürede üne kavuştu, çevresinde uzak yörelerden gelen birçok kimsenin toplanmasını sağladı. Bir süre içekapalı bir yaşam sürdü. Daha sonra çevresinde toplananlara kendi görüşlerini açıklamaya, anlatmaya başladı, çağının en saygıdeğer bilgini oldu.

Bayezid Bistami İslam ülkelerinde insanın tanrısal bir özle donatıldığını, öteki varlıklardan yalnız bu niteliğiyle ayrıldığını etkili, inandırıcı bir söyleşiyle ileri sürerek “Varlık Birliği” anlayışına yeni bir içerik kazandıran en ilginç kimse olarak bilinir. Onun yaydığı düşüncelere göre insanla Tanrı özdeştir, insanda görünen Tanrı’dır. Bütün varlık türleri “bir” dir, ayrılık yalnız “görünüş”tür. Tanrı “görünüş alanı”na çıkınca bütün varlık türleri “oluşur”. Bütün varlık türleri belli aşamalara göre Tanrı’yı yansıtır. Varolmak Tanrı’da bulunmak, Tanrı’da bulunmak “Varlık Alam”na çıkmaktır. Görünüş bir biçimdir, görünmeyen ve gerçek olan öz ise “tanrısal nesne”dir. Bilgi edinmenin ereği insanı, insanda “görünüş alanı” na çıkan Tanrı’yı kavramaktır. İnsanda tanrısal bir öz olarak bulunan en yüce varlık “ruh”tur. Ruh ölümsüzdür, gövdeden ayrılınca yüce kaynağına, Tanrı’ya kavuşur. Bu nedenle ölüm bir ayrılık, bir yokluk değil, ölümsüzlüğe ulaşmaktır. Konuşan, eylemde bulunan, düşünen, kızan, sevinen, gülen “görünüşte” insan, gerçekteyse Tanrı’dır. Bu yüce gerçeği kavrayabilecek gönül olgunluğuna ulaşamayanlar insanla Tanrı’yı ayrı varlıklarmış gibi görürler, bu bir “yanılma”dır, gerçeği kavrama yeteneğinden yoksun kalmanın sonucudur.