Bey Mescidi Tarihi, Mimari, Özellikleri, Hakkında Bilgi

28

Bey Mescidi, İstanbul Eyüp’te XVI. yüzyılda yapılan mescid.

Haliç kıyısına paralel olarak uzanan Zal Paşa caddesinde Zai Mahmud Paşa Camii’nin tam karşısında bulunmakta­dır. Ayvansarâyî Hüseyin Efendi’nin ifa­desine göre banisi Silâhşor Mehmed Bey olup kabri de mescidin yanındadır. Yine aynı kaynakta bu mabede Sürahi Mesci­di de denildiğine işaret edilmiştir. İsmail Beyzade Osman ve Halil Ethem ise mes­cidi SilâhT Mehmed Bey Mescidi olarak kaydetmişlerdir. Mescidin hangi tarihte inşa edildiği bilinmediği gibi banisinin şahsiyeti hakkında da bilgi yoktur. Fa­kat yapı tekniği ve mimari özelliklerin­den bir XV!. yüzyıl eseri olduğu anlaşıl­maktadır. Bu küçük eser yapı düzeni ba­kımından o derecede değişik ve zariftir ki bu sebeple Mimar Sinan’ın eseri ol­duğu ileri sürülmüştür. Fakat Sinan’ın eserlerinin listelerini veren tezkirelerde adına rastlanmaz. Zal Mahmud Paşa Ca­mii’nin sokak aşırı tam karşısında ve bu büyük caminin hemen hemen yanında oluşu da bu küçük mabedin ondan da­ha önce inşa edilmiş olabileceğini dü­şündürmektedir.

Bey Mescidi 1928’de çıkarılan, cami ve mescidleri tasfiyeye tâbi tutan yönet­melik gereğince “kadro dışı” bırakılarak kapatılmış ve harap olmaya terkedilmiş­ti. Halbuki adı geçen yönetmeliğin 7. maddesinde, “Cami ve mescidlerin tas­nifinde tarihî veya mimari bir kıymeti haiz olanlar… tercihen ibka olunur” de­nilmesine rağmen Bey Mescidi’nin sa­nat değeri kadroda bırakılmasını sağla­yamamıştır. Bu yüzden uzun yıllar üstü açık bir harabe halinde kalan mescid 1970’li yıllarda tamir edilerek ihya olun­muştur.

1961 yazında Bey Mescidi’ni gören R. Ekrem Koçu, onun hâlâ pek güzel oldu­ğunu belirttikten sonra, “Büsbütün çök­meden tez elden tamiri gerekir; Bey Mescidi’nde Türk yapı sanatı bir şahese­rini kaybederse pek yazık olur. Gelecek nesiller neslimize lanet eder” derken çok haklıdır. Gerçekten Bey Mescidi İstan­bul’daki mescidlerin içinde bir şaheser­dir. Önünden geçen yoiun kenarında yük­sekte kesme taş ve tuğla hatıllı olarak inşa edilen kare planlı mescide etrafı duvarla çevrili bir avludan geçilir. Bu av­luyu caddeye bir merdivenle çıkılan ka­pı bağlar. Merdivenin bitişiğinde mes­cid duvarından ayrı olarak küçük bir mi­nare yükselir. Mescidin yanında dikdört­gen planlı bir son cemaat yeri vardır. Bunun girişi karşısında ise kare planlı küçük bir türbe bulunmaktadır. Son ce­maat yerinden geçilen esas mescid me­kânının üstü evvelce ahşap bir çatı ve tavan ile örtülü olmalıydı. Mescid iba­det mekânı, son cemaat yeri ve türbe ile minarenin yerleştirilişi bakımından Türk sanatında başka bir benzerine rastlan­mayan biçimdedir. Geleneğe aykırı ola­rak kıble duvarı önüne yerleştirilen mi­nare ise zarif bir görünüşe sahiptir. Ca­minin kendisi gibi minare de kesme taş ve tuğla sıralar halinde yapılmıştır. Ka­re planlı olan minare kürsüsünün üze­rindeki pabuç kısmında gövdeye geçiş üçgenlerle sağlanmıştır. Ancak bu üç­genlerden ucu yukarıda olanlar taştan, tersine olanlar tuğladandır. Kısa gövde bir çokgen biçimindedir. Dışarı taşkın olmayan şerefe, ince mermer çerçeve­ler ve aralarına yerleştirilmiş korkuluk levhalarından meydana gelmiştir. Ka­bartma şebeke süslemeli korkuluk lev­halarının üstlerindeki ezan okuma göz­leri, Türk ahşap iç mimarisinde çok rast­lanan ocak etrafındaki küçük nişlerin benzeri olarak taştan yontulmuştur. Bu kapalı şerefenin üstü ise yine poligon bi­çiminde kurşun kaplı bir külahla örtül­müştür. Mescidin yanında bir hazîresi olduğu gibi ayrıca etrafında ağaçlar da bulunuyordu.

Diyanet İslam Ansiklopedisi