BEDEVILIK-HADARILIK

369

 

BEDEVILIK-HADARILIK

 

Bedevîlik: Sözlük
anlamı zahir olmak, ortaya çıkmak, görünmek olan bedevilik İbn Hal­dun’un
nazariyesinde bir başkasına göre önce çıkan, başlayan (hedavetü’ş-şey) iptida,
iptida­ilik; buna bağlı olarak çölde oturan, çadırlar­da yaşayan, kırda,
arazide olan ve yerleşik ha­yata geçmeyen insanların genel hayatı tarzı de­mektir.
Bedevilik İbn Haldun’a göre Hadarili-ğin karşıtıdır.

Hadaıiiik: Hazır
olmak, kişinin civarı, önü, yanı kök anlamlarından türeme bir kelime olup
bedeviliğin karşıtı demektir. Ehl-i hader veya hadeti dendiğinde köylerde,
kasaba veya büyük şehirlerde İskan eden, yerleşik hayat ya­şayan insan
toplulukları akla gelir.

İslam’ın ilk
dönemlerinden itibaren yazılmış çeşitli sözlük ve ansiklopedik eserlerde
“bede­vilik ve haderilik” kelimeleri ele alınmış, eti-mojik ve
semantik anlamlan araştırılmıştır. Ne var ki, İbn Haldun’a gelinceye kadar hiç­bir
eserde bu kelimelerin lamamiyle beşeri münasebetlerin kökeni, gelişmesi, toplum
ha­yatında devlet, yönelim, mülk, siyaset, hukuk ve tarihin değişme seyrini
tayin eden köklü sosyolojik anlamlarda kullanıldığını tespit et­mek mümkün
değildir. Nitekim dünün klasik ve bugünün modern çalışmalarına baktığımız­da
aynı olgunun söz konusu olduğunu görüyo­ruz. Bazı araştırmacıların dediği gibi,
“II-mu’l-Umran”ı yani “umran ilmini” kuran tbn Haldun’un bu
alanda ne öncesi vardı ne de sonrası. Umran ilmi İbn Haldun’a özgü bîr
bİIİmdİr.

İbn Haldun’un
geliştirdiği umran biliminde onun teorisini ayakta tutan temel kavramlar
vardır: Asabiyet, bedevilik, haderilik, umran, mülk, siyaset vb… Biz burada
bedeviliği ve ha-deriliği ele alacağız.

Haderİ olana
“karari” demek de mümkün­dür. Çünkü ist ikrar ve yerleşik olmakla
doğru­dan ilişkili bir tanımlamadır haderilik. Badİye-de yaşayan bedevi insanın
karar ve İstikrarı yoktur. Duruma, şartlara ve mevsime göre bir yerden bir yere
göçer durur. Haderi olanın ise yeri yurdu bellidir; o, belirli bir coğrafi
bölge­de, bir toprak parçası üzerinde karar kılmış, yerleşmiş, yerleşik hale
gelmiştir. Çok sayıda İnsanın bir takım nedenlerle belirli bir yerde
yerleşmesi, o yeri küçük bir yerleşim birimi olan köy, kasaba (karye) veya
büyük bir yerle­şim birimi olan şehir (medine-belde) haline getirir. İbn Haldun
da diğerleri gibi karye, bel­de ve medine kelimelerini yerleşme düzeni ve nüfus
yoğunluğuna göre farklı anlamlarda kul­lanır.

Şam, Bağdat, Fustal,
Kudüs, Medine, Mek­ke gibi büyük şehirlerde yaşayanlara haderi denir; ama her
şehir veya köyde yaşayanlara haderi, buna mukabil her göçer topluluğa da bedevi
denebilir mi? İbn Haldun, genel bir ta­nımlama ile mağara, orman, sahra ve
çadırlar­da, yurtlarda, obalarda, köylerde ve daha kü­çük yerleşme
merkezlerinde oturanlara bede­vi der. Bu da gösteriyor ki, göçebelik ve şehir­lilik,
bedevi ve haderi hayat tarzının tek ve ni­hai değil, en esaslı vasfıdır. Yoksa
kimi şehir varoşlarında yaşayanlar da bîr şehirde veya bîr şehre bitişik
yaşıyor olmalarına rağmen gerçekte bedevi sayılırlar. Nitekim, ziraat, yer­leşik
hayatla yakından bağlantılı olmakla birlikte, İbn Haldun’a göre hayvancılık ve
ziraat bedeviliğe aykırı değildir.

İbn Haldun’un gözünde
asıl olan bedevi ha-yatur; haderilîk sonraları ortaya çıkmıştır, üs-ıclik kökü
bedeviliktir. Çünkü haderi hayatın olmadığı zamanlarda bedevi hayat tarzı
vardı. İnsanoğlu pek de erken sayılmayacak bir dö­nemde mağara, orman, ağaç
kovuğu, sahra, çöl, dağ başları gibi yerlerde yaşarken, önce çadır hayatına
(hayme) geçmiş, ardından köy, kasaba ve şehirler teşekkül etmiştir. Ona gö­re,
kelimenin etimolojik anlamına uygun ola­rak “Her şeyin en Önce ortaya
çıkan kısmına bedavet ve bedevi dendiği gibi, insan topluluk­larının ilk ortaya
çıkan iptidai biçimlerine de bedavet ve bedevilik” denir.

Haderilik ise tarihte
sonraları ortaya çıkmış bir olgu dur: “Hadaret Önceki devletlerden son­raki
devletlere intikal eder.” Burada İbn Hal­dun’un haderiliği umran’a
yakınlaştırarak ge­nel kültür ve medeniyet anlamlarında kullandığı görülür.

Bedevi bir
topluluğunun haderi bir topluma dönüşebilmesi için gerekli ve kaçınılmaz bir
süreç var. Bu süreç, o toplumun bedevilik de­recesi de dahil olmak üzere, bir
takım coğrafi, tabii, sosyolojik, maddi ve özellikle iktisadi şartlarıyla
yakından ilgilidir. Hiç bir bedevi topluluk bir anda göçebelikten yerleşik haya­ta
geçip haderi olamaz. Haderi olacak bir gö­çebe topluluğun gelişmesinin son
aşamasında olması ve asabiyetinin üstün gücünü ve hızım koruması gerekir. Yoksa
asabiyetini kaybet­miş veya gevşetmiş bir topluluğa kıyasla un­dan daha geri
bir merhalede olan bir başka be­devi topluluk yeni bir hamle yapar, onu geçer
ve haderi olabilir. Tarihle bunun örneklerine bol bol rastlamak mümkündür.

Kimi bedevi
topluluklar tarımla da uğraştık­ları halde, genelde onların geçim kaynakları
doğrudan tabiatta var olan zenginliklerdir. Bundan dolayı bedevilerin geçim
şekillerini hayvancılık, avcılık, toplayıcılık ve yer yer de ziraaıçilik tayin
eder. Büyük şehir merkezle­rinde yerleşik hayal süren medeni toplumlar ise
geçimlerini daha başka yollar ve şekillerle temin ederler. Burada hayat
incelmiş, İlişkiler

organize olmuş, insanlar
arasında iş bölümü teşekkül etmiştir. Bilimler, teknik, sanatlar, za­naat,
hırfet ve ticaret, haderi hayatın belli baş­lı görünümleridir. Bedeviler hanı,
ilkel ve iş­lenmemiş maddeler üretirken, haderiler çeşit­li teknik ve
zenaatlerle işlenmiş, mamul ve ya­rı mamul ürünler, maddeler üretirler. Bu te­mel
olgu, bedevilerle haderiler arasındaki ikti­sadi ve ticari münasebetlerde
dengenin daima haderiler lehinde ve bedevilerin aleyhinde ge­lişmesine yol
açar; böylece bedeviler haderilc-re bağımlı hale gelir. Bedeviler, haderilcre
ham veya işlenmemiş mal satar, onlardan ince sanat ve üstün tekniklerle
işlenmiş mamul ve yarı mamul madde ve mallar satın alırlar. Bu da bedevilerin
daima hadarilerin arkasında sü­rüklenmesi demektir. Geçmiş insan topluluk­larının
ve kavimlerin larih tecrübesi gösteri­yor ki, bedeviler hep günün birinde
haderi ol­mayı düşlemiş ve bunun için çalışmışlardır.

Burada üzerinde
durmamız gereken bir nok­ta var. İbn Haldun tarihi ve sosyolojik bir rea­liteyi
tespit edip tasvir etmeye çalışırken, de­ğer hükmü ortaya koymaktan özenle
kaçmı­yor. Çünkü ona göre bedevilik de, haderilik de tarihsel gelişmede tabii
ve kaçınılmaz olay­lardır. Bundan dolayı ahlaki bakımdan haderi hayat tarzına
kıyasla bedevi hayat tarzını aşa­ğılamak, küçümsemek için makul ve haklı bir
neden yoktur. Kaldı ki her ikisinin de kendile­rine göre gelişmiş bir ahlak ve
kültür anlayışla­rı vardır. İbn Haldun, işte burada “ümran” kav­ramını
kullanarak, ümranın hem bedevilerin, hem haderilcrin gelişmiş hayat tarzlarını
ifade edebileceğini söyler. Bedevilerin kendilerine özgü ümran ve kültürlerini
“Umraıuı’l-Bede­vi” adlı umran-alt bilimi inceler; Binaü’1-Bcdc-vi,
Sınaatü’l-Bcdcvi veya Mülkü’l-Bedcvi gibi daha alt kollar da yine umran’a bağlı
olarak Umranu’l-Bedevi’nin birer türevidirler. Hatta dikkatle İncelendiğinde,
İbn Haldun’un şahe­seri olan Mıtkaddime’ûe bedevi hayatın tabi­ata daha yakın
olması dolayısıyla daha sade ve tabii olduğu, bedevilerin ahlak, mertlik, cesa­ret,
şecaat, erdem ve dayanışmada haderilcre göre daha İleri ve üstün görülüp
Övüldükleri, yer yer yüçeltiklikleri anlaşılabilir.

Bedevilerin gelişmiş
siyasal organizasyonla­rı, devlet örgütleri ve kurumlaşmış toplumsal yapılan
yoktur. Herşey kabile dayanışması ve asabiyeti temeli üzerinde yükselir. Göçebe
ha­yat yaşayanbedevilerin siyasi sistemleri riyase­te, karşılıklı rıza ve
kabule, “şûra”ya ve geliş­miş, köklü törelere bağlıyken, haderiler
mülk içinde ve gelişmiş bir siyasi organizasyona bağ­lı olarak yönetilirler.
Haderilerİn kurumlaş­mış askeri ve güvenlik örgütleri vardır, hüküm­dar bunlar
kanalıyla halk üzerinde hükmünü İcra eder. Haderi toplumlarda gözlenen mülk ve
devlet örgütü ile buna dayalı idari sistem (rejim), zor, baskı ve otoriteye
dayanır; bede­vilerde ise mutlak İtaat yoktur, karşılıklı bağlı­lık, dayanışma
ve köklü töreler vardır.

Bir topluluk
bedevilikten haderİlİğe geçer­ken, aşamalı olarak riyaset sistemi de mülke
dönüşür. Bu köklü bir değişikliktir ve bir bakı­ma kaçınılmazdır. Çünkü
riyasetle yönetilen kabile asabiyetinin nihai amacı mülktür. Aslın­da haderi
toplumlarda gözlenen mülk ve dev­let de, bedevi ha/attan haderi hayata geçildi­ğinde
riyaset tabii olarak mülke dönüşür, sade ve yalın hayat tarzının yerini külfet,
şa’şaa, ih­tişam ve gösteriş alır. Bu tarihsel ve toplumsal kaçınılmaz değişimin
süresini, biçim ve gücü­nü doğrudan asabiyet belirler. Asabiyeti güçlü ve üstün
olan bedeviler bir süre sonra asabi­yet güçleri içinde yaşadıkları yerleşik
hayat yü­zünden hayli zayıflamış haderilerle savaşa tu­tuşurlar ve onları
yenilgiye uğratarak yerlerini alırlar. Ibn Haldun’a göre başından beri insan­lık
tarihini oluşturan temel olgu budur.

Ibn Haldun’un 14.
yüzyılda ortaya attığı bu köy-şehir ya da kırsal-kentsel hayat karşıtlığı tezi
ondokuzuncu üyzyıl sosyolojisinde yeni­den ele alınmaya başlanmıştır, önce
araların­da keskin bir karşıtlık olduğu varsayıl irken, sonraları birinden
öbürüne tedrici bir geçiş ya­şandığı öne sürülmüştür. Örneğin R.Redfield küçük
kırsal birimlerden (köylerden) büyük kentlere doğru bir süreklilik içinde
geçildiğini iddia eder. Şehirleşmek daha seküler, daha bi­reyci ve daha fazla
işbölümünü gerektirmekte-

dir. Fakat son
zamanlarda bu tartışmalar gün­demden kalkmakta olup kent-köy karşıtlığı önemini
kaybetmektedir.

Ali BULAÇ Bk.Asabîyet;
Göçebelik.